Röportajlar

Star Gazetesi 31-11-2002

                    
               

KURUYOR DA YAZIYOR

 

Ankara’daki bir kamu kurumunda çalışan Mehmet Emin Arı’nın yazdığı bilimkurgu hikayeleri herkesin dilinde. İnternet ortamında okunabilen bu öyküler uzayda değil günümüzde, Amerika’da değil Türkiye’de geçiyor. Uzaylıları ya da androidleri değil “normal” insanları konu alıyor. İşte nadiren rastlanan bilimkurguculardan biri olan Mehmet Emin Arı’nın öyküsü...

 

Önce “Kuzey Anadolu Fay Hattı”, ardından da “Süpermarketi çıldırtan bilgisayar mühendisi” hikayesi internete girdi... ODTÜ’de ve bilim köşelerinde bu bilimkurgu hikayelerin çeviri olabileceği üzerinde duruldu. Tüm bunların yazarı, önce sanal alemde meşhur olan Mehmet Emin Arı... O, Ankara’da yaşayan bir devlet memuru. Ünlü deprem hikayesi çocuk bahçesinde sallanan çocukları izlerken aklına gelmiş. İşte bilimkurgu yazarı Mehmet Emin Arı:

 

 

  • 1966’da Isparta’da doğdum. Ankara’da büyüdüm. ODTÜ Makine Mühendisliği Bölümünde “Puslu Mantık” üzerine master yaptım. (Puslu mantıkta normal mantığa ters bir şeyler var. bir şey hem doğru hem yanlış olabiliyor.  Hayatta rotasyonlar var. Genç, akıllı ve bunun gibi... Tam olarak sınırlar belirlenemiyor. Kısmi aidiyet diye bir şey var. Ben “Mehmet genç” dediğim zaman  kümenin nerede başladığını ve nerede bittiğini bilemiyorsunuz. 30 yaşındaki insan bir gecede genç ya da yaşlı olamaz. Puslu mantık diyor ki, sınırlar belirsizse kısmi aidiyet koyalım.)

 

TANRI’NIN YÜZÜNCÜ ADI.

 

  • Bir kamu kurumundayım. Mühendis olarak çalışırken yazmaya başladım. Önce deneme ve şiir geldi. 5 – 6 yıldır yazıyorum. Okurlarıma İnternet üzerinden ulaşıyorum. Bilimkurgu çalışmalarını son iki yıldır yapıyorum. Bu ikisi güncel olduğu için ilgi çekti. Devam etmekte olan 5- 6 hikaye var. Deprem hikayesini senaryolaştırmayı düşünüyorum.
  • İlk yazdığım bilimkurgu “Tanrı’nın Yüzüncü adı’ydı.  İleriki zamanlarda sanal gerçeklik yaratabiliyor. Adam hayali bir kadını gerçek bir aşkla arıyor. Efsaneye göre Tanrı’nın 99 adı var. Yüzüncü adıyla seslenirseniz dilekleriniz yerine gelecek... Hikaye böyle gidiyordu.
  • Bilimkurgu altyapı olmadan olmaz tabi ki. Aldığım mühendislik eğitiminin büyük yararı oldu. Öbür taraftan edebiyat kısımlarını eksik etmedim. Beraber götürdüm.
  • Bilimkurgu deyince akla lazer tabancalar, bilmem kaç metre hızla giden uçaklar geliyor. Bunlar değil. İçinde bilim olan her şey bilimkurguya girer.
  • Türkiye’de bilimkurgu yetim evlat muamelesi görmüş ve görmekte. Polisiye edebiyat gibi. Bilimkurgu yazarı da yok. Genelde İslami kesimden birkaç kişi hatırlıyorum. Ama şöyle baba bir bilim kurgucu yok. Türkiye’de ya bilimi oluyor kurgusu olmuyor ya kurgusu oluyor bilimi olmuyor.
  • Market hikayesinden sonra ODTÜ Bilgisayar Mezunları Derneği Grubu’nda –ki 400 kişilik bir grup- çok ciddi tartışmalar olmuş. En sonunda diyorlar ki, “Bu öykü yazılmış. Çok güzel öyleyse yurt dışından alınmıştır. Türkiye’ye uyarlanmıştır ya da çalınmıştır”. Öyle bir önyargı var ki, bir Türk bilimkurgu yazamaz.
  • Türk insanında bilime ve bilimkurguya bir yatkınlık yok evet. Evreni yorumlarken başka şeylere dayanıyoruz. O yüzden komplo teorilerini çok seviyoruz. Aşırı bağlanıyoruz. Deprem hikayesinden sonra bir sürü mail aldım, “Emin bey bu doğru mu?” diye.

 

ANKARA’NIN HAVASI

 

  • Bilimi sevmiyoruz ama komplo teorilerine bayılıyoruz. Komplo teorileri tarihi ve siyaseti anlamanın hurafeli kısmı.
  • Market hikayesinde eğlendim. Marketin tepkisi ne olur diye önce sordum. “Dikkate almazdık” dediler. Baştan kurguyu yaparken o yüzden mükemmeliyetçi bir Alman karakter koydum. Okuyucu kaçmasın diye. O açmazı kapamaya çalıştım. Yine de hata yapmışım. Barkod olayını bilmiyordum. Bilgisayarcılar hatırlattılar.
  • Ankara’nın soğuk havası yazma yetisini geliştiriyor. Yazı yazarken renkli şeylerden değil can sıkıntısından yola çıkıyorsunuz. Ankara’nın bu gri rengini dengeleyecek renkli bir iç dünyanızın olması gerekiyor. Ankara ev kadını gibidir. Dehşetle sarılma isteği uyandırmaz, düzenli bir hayat sunar. İstanbul baş döndürücü bir kadın gibi hiçbir şeye vakit bırakmaz. O yüzden her zaman Ankara ile evli olup İstanbul ile metres hayatı yaşamak gerek.
  • 2 bilgisayar kitabım, 4 bilgisayar kitabı çevirim var. Deneme kitaplarını yayınevleri basmıyor. Satılabilir yazar olmadığı sürece basmak istemiyorlar. Kendilerine göre haklılar.
  • Türkiye’de yayınevi, eleştirmen ve edebiyat dergisi üçgeni bir çeşit mafya demesem bile kapalı bir grup. Bu kapalı gruba girmek zor. Türkiye’de Shakespeare bile yazdıkları ile geçinemez.
  • Fikrin nasıl geldiğini ben de bilmiyorum. Çok garip bir şekilde ya bulaşık yıkarken ya da bisiklete binerken geliyor. Onun için bulaşık makinesi almıyorum. Belki de Cem Yılmaz en doğru açıklamayı yapıyor, “bir yerimden uyduruyorum.” Yürürken, otobüse binerken dans kursuna giderken... Her an öykü gelebilir. Hemen yazmıyorum. Kafamda mayalıyorum.
  • Deprem birden bire geldi. Parkta sallanan bir çocuk gördüm. Rezonans hikayesi aklıma geldi. Şunu yazayım dedim. O şekilde geldi.
  • Bir kısım okur gerçek sanıp tebrik ettiler. “Emin bey sizin gibi kahramanlara ihtiyacımız var” diyen oluyor.
  • Sihirbazın yaptığı bir numara var. Tavşanın çıkacağını bilir sihirbaz. Ben de bir şeyleri okurdan gizliyorum ama tam olarak onun ne olduğunu söylemiyorum okura. Mesela deprem hikayesinde. Büyük fay hatlarının gerçekten rezonans frekansı var. ama bu fay hatları çok büyük kütleler. Rezonansa getirmek için ufak tefek patlamalar yetmez. Ben bunu bilerek okurdan gizledim. Tam anlamıyla gerçek bilimsel verilere dayanarak bir bilimkurgu yazmak çok zor. Buna “Hard Fiction” diyorlar. Bazı şeyleri gizliyorum. Depremi meydana getirecek rezonansı sağlamak teorikte mümkün ama pratikte imkansız. Atom bombası falan patlatmak gerekiyor. 17 Ağustos gibi bir depremde, Hiroşima’ya atılan gibi 100 atom bombasının enerjisi boşalıyor.

 

KAHRAMAN KENDİSİ

 

  • Kendi öykümde kendimi kahraman haline getirmem tamamen pratik bir nedenden kaynaklandı. Megolamanlığından değil. Yazılar internette dolaştığı zaman altındaki isim siliniyor. Buna karşı basit, kurnazca bir önlem aldım. Kendimi kahraman yaptım. Eş uydurdum. Okurum diyor ki, “Yaptığınız çalışmalar için teşekkür ederim. Hanımızın desteği de çok iyi.”.
  • Oradaki  Mehmet Emin Arı, gerçeği ile aynı değil. Ben mesela evcimen, o kadar karısına bağlı olan biri değilim. Evli değilim... Ama öyküdeki Emin öyle. Meraklı, problem, bilmece çözmekten zevk alan ben yaşlarda bir kahraman. Amaç her zaman başarı değil, bilmeceyi çözmek. Şöhret beklemiyor. Öyle bir kahraman yarattım.
  • Bir roman çalışmam var. Bilimkurgu yazarı olarak öne çıkmayı çok istemezdim. Denemelerin, şiirlerin üvey evlat muamelesi görmesini istemiyorum. Şair olarak ön plana çıkmayı isterdim ama bilimkurguda oldu bu.
  • Bir okurum kazak gönderdi. Bir diğeri tarhana... Açıkçası okuru dikkate almıyorum. Ne istiyorsam onu yazıyorum.
  • Hikayelerin çevirisi için uğraşmadım. Özellikle Amerikalılar çok seviyorlar. Market hikayesi çok ilgi çekerdi eminim. Ama inanıyorum ki, balınız iyiyse sineği Bağdat’tan gelir.
  • Uzun vadede Nobel Vakfı gibi bir vakıf kurmayı düşünüyorum. Ama bunlar komik para ödülleri olmayacak. Çok ciddi, teşvik eden para ödülleri olacak. Bir vakıf kurmak istiyorum. Bu yüzden para lazım. Bu yüzden şöhret olmam lazım ve soyunmadan şöhret olmam lazım.
  • Okurlarımla buluşuyorum. Çünkü yazar olarak savaş pilotu gibisiniz. Savaş pilotları bombayı sallarlar ve yaptıkları etkiyi göremezler. Yazı yazıyorum ve gönderiyorum. Yaptığım etkiyi görmek istiyorum.
  • Son iki yıldır bilim kitapları dışında bir şey okumuyorum. Etkilenmeyeyim diye. Benim düşünceme göre belli bir yaşa kadar delice okumak lazım. Ondan sonra kesmek lazım. Edebiyat dünyası ayağa kalkacaktır, ne diyorsun sen diye.

 

Son Not: Emin Arı’nın öykülerini www.eminari.com internet adresinden okuyabilirsiniz.

 


 

   

[ben/denem.htm]