|
KURUYOR DA
YAZIYOR
Ankara’daki
bir kamu kurumunda çalışan Mehmet Emin Arı’nın yazdığı
bilimkurgu hikayeleri herkesin dilinde. İnternet ortamında
okunabilen bu öyküler uzayda değil günümüzde, Amerika’da
değil Türkiye’de geçiyor. Uzaylıları ya da androidleri değil
“normal” insanları konu alıyor. İşte nadiren rastlanan
bilimkurguculardan biri olan Mehmet Emin Arı’nın öyküsü...
Önce
“Kuzey Anadolu Fay Hattı”, ardından da “Süpermarketi çıldırtan
bilgisayar mühendisi” hikayesi internete girdi... ODTÜ’de ve
bilim köşelerinde bu bilimkurgu hikayelerin çeviri olabileceği
üzerinde duruldu. Tüm bunların yazarı, önce sanal alemde meşhur
olan Mehmet Emin Arı... O, Ankara’da yaşayan bir devlet
memuru. Ünlü deprem hikayesi çocuk bahçesinde sallanan çocukları
izlerken aklına gelmiş. İşte bilimkurgu yazarı Mehmet Emin Arı:
- 1966’da Isparta’da
doğdum. Ankara’da büyüdüm. ODTÜ Makine Mühendisliği Bölümünde
“Puslu Mantık” üzerine master yaptım. (Puslu mantıkta
normal mantığa ters bir şeyler var. bir şey hem doğru hem
yanlış olabiliyor. Hayatta rotasyonlar var. Genç, akıllı
ve bunun gibi... Tam olarak sınırlar belirlenemiyor. Kısmi
aidiyet diye bir şey var. Ben “Mehmet genç” dediğim
zaman kümenin nerede başladığını ve nerede bittiğini
bilemiyorsunuz. 30 yaşındaki insan bir gecede genç ya da yaşlı
olamaz. Puslu mantık diyor ki, sınırlar belirsizse kısmi
aidiyet koyalım.)
TANRI’NIN
YÜZÜNCÜ ADI.
- Bir kamu kurumundayım.
Mühendis olarak çalışırken yazmaya başladım. Önce
deneme ve şiir geldi. 5 – 6 yıldır yazıyorum. Okurlarıma
İnternet üzerinden ulaşıyorum. Bilimkurgu çalışmalarını
son iki yıldır yapıyorum. Bu ikisi güncel olduğu için
ilgi çekti. Devam etmekte olan 5- 6 hikaye var. Deprem
hikayesini senaryolaştırmayı düşünüyorum.
- İlk yazdığım
bilimkurgu “Tanrı’nın Yüzüncü adı’ydı. İleriki
zamanlarda sanal gerçeklik yaratabiliyor. Adam hayali bir kadını
gerçek bir aşkla arıyor. Efsaneye göre Tanrı’nın 99 adı
var. Yüzüncü adıyla seslenirseniz dilekleriniz yerine
gelecek... Hikaye böyle gidiyordu.
- Bilimkurgu altyapı
olmadan olmaz tabi ki. Aldığım mühendislik eğitiminin büyük
yararı oldu. Öbür taraftan edebiyat kısımlarını eksik
etmedim. Beraber götürdüm.
- Bilimkurgu deyince
akla lazer tabancalar, bilmem kaç metre hızla giden uçaklar
geliyor. Bunlar değil. İçinde bilim olan her şey
bilimkurguya girer.
- Türkiye’de
bilimkurgu yetim evlat muamelesi görmüş ve görmekte.
Polisiye edebiyat gibi. Bilimkurgu yazarı da yok. Genelde İslami
kesimden birkaç kişi hatırlıyorum. Ama şöyle baba bir
bilim kurgucu yok. Türkiye’de ya bilimi oluyor kurgusu
olmuyor ya kurgusu oluyor bilimi olmuyor.
- Market hikayesinden
sonra ODTÜ Bilgisayar Mezunları Derneği Grubu’nda –ki
400 kişilik bir grup- çok ciddi tartışmalar olmuş. En
sonunda diyorlar ki, “Bu öykü yazılmış. Çok güzel öyleyse
yurt dışından alınmıştır. Türkiye’ye uyarlanmıştır
ya da çalınmıştır”. Öyle bir önyargı var ki, bir Türk
bilimkurgu yazamaz.
- Türk insanında
bilime ve bilimkurguya bir yatkınlık yok evet. Evreni
yorumlarken başka şeylere dayanıyoruz. O yüzden komplo
teorilerini çok seviyoruz. Aşırı bağlanıyoruz. Deprem
hikayesinden sonra bir sürü mail aldım, “Emin bey bu doğru
mu?” diye.
ANKARA’NIN
HAVASI
- Bilimi sevmiyoruz ama
komplo teorilerine bayılıyoruz. Komplo teorileri tarihi ve
siyaseti anlamanın hurafeli kısmı.
- Market hikayesinde eğlendim.
Marketin tepkisi ne olur diye önce sordum. “Dikkate almazdık”
dediler. Baştan kurguyu yaparken o yüzden mükemmeliyetçi
bir Alman karakter koydum. Okuyucu kaçmasın diye. O açmazı
kapamaya çalıştım. Yine de hata yapmışım. Barkod olayını
bilmiyordum. Bilgisayarcılar hatırlattılar.
- Ankara’nın soğuk
havası yazma yetisini geliştiriyor. Yazı yazarken renkli şeylerden
değil can sıkıntısından yola çıkıyorsunuz. Ankara’nın
bu gri rengini dengeleyecek renkli bir iç dünyanızın olması
gerekiyor. Ankara ev kadını gibidir. Dehşetle sarılma isteği
uyandırmaz, düzenli bir hayat sunar. İstanbul baş döndürücü
bir kadın gibi hiçbir şeye vakit bırakmaz. O yüzden her
zaman Ankara ile evli olup İstanbul ile metres hayatı yaşamak
gerek.
- 2 bilgisayar kitabım,
4 bilgisayar kitabı çevirim var. Deneme kitaplarını yayınevleri
basmıyor. Satılabilir yazar olmadığı sürece basmak
istemiyorlar. Kendilerine göre haklılar.
- Türkiye’de yayınevi,
eleştirmen ve edebiyat dergisi üçgeni bir çeşit mafya
demesem bile kapalı bir grup. Bu kapalı gruba girmek zor. Türkiye’de
Shakespeare bile yazdıkları ile geçinemez.
- Fikrin nasıl geldiğini
ben de bilmiyorum. Çok garip bir şekilde ya bulaşık yıkarken
ya da bisiklete binerken geliyor. Onun için bulaşık
makinesi almıyorum. Belki de Cem Yılmaz en doğru açıklamayı
yapıyor, “bir yerimden uyduruyorum.” Yürürken, otobüse
binerken dans kursuna giderken... Her an öykü gelebilir.
Hemen yazmıyorum. Kafamda mayalıyorum.
- Deprem birden bire
geldi. Parkta sallanan bir çocuk gördüm. Rezonans hikayesi
aklıma geldi. Şunu yazayım dedim. O şekilde geldi.
- Bir kısım okur gerçek
sanıp tebrik ettiler. “Emin bey sizin gibi kahramanlara
ihtiyacımız var” diyen oluyor.
- Sihirbazın yaptığı
bir numara var. Tavşanın çıkacağını bilir sihirbaz. Ben
de bir şeyleri okurdan gizliyorum ama tam olarak onun ne olduğunu
söylemiyorum okura. Mesela deprem hikayesinde. Büyük fay
hatlarının gerçekten rezonans frekansı var. ama bu fay
hatları çok büyük kütleler. Rezonansa getirmek için ufak
tefek patlamalar yetmez. Ben bunu bilerek okurdan gizledim.
Tam anlamıyla gerçek bilimsel verilere dayanarak bir
bilimkurgu yazmak çok zor. Buna “Hard Fiction” diyorlar.
Bazı şeyleri gizliyorum. Depremi meydana getirecek rezonansı
sağlamak teorikte mümkün ama pratikte imkansız. Atom
bombası falan patlatmak gerekiyor. 17 Ağustos gibi bir
depremde, Hiroşima’ya atılan gibi 100 atom bombasının
enerjisi boşalıyor.
KAHRAMAN
KENDİSİ
- Kendi öykümde
kendimi kahraman haline getirmem tamamen pratik bir nedenden
kaynaklandı. Megolamanlığından değil. Yazılar internette
dolaştığı zaman altındaki isim siliniyor. Buna karşı
basit, kurnazca bir önlem aldım. Kendimi kahraman yaptım. Eş
uydurdum. Okurum diyor ki, “Yaptığınız çalışmalar için
teşekkür ederim. Hanımızın desteği de çok iyi.”.
- Oradaki Mehmet
Emin Arı, gerçeği ile aynı değil. Ben mesela evcimen, o
kadar karısına bağlı olan biri değilim. Evli değilim...
Ama öyküdeki Emin öyle. Meraklı, problem, bilmece çözmekten
zevk alan ben yaşlarda bir kahraman. Amaç her zaman başarı
değil, bilmeceyi çözmek. Şöhret beklemiyor. Öyle bir
kahraman yarattım.
- Bir roman çalışmam
var. Bilimkurgu yazarı olarak öne çıkmayı çok
istemezdim. Denemelerin, şiirlerin üvey evlat muamelesi görmesini
istemiyorum. Şair olarak ön plana çıkmayı isterdim ama
bilimkurguda oldu bu.
- Bir okurum kazak gönderdi.
Bir diğeri tarhana... Açıkçası okuru dikkate almıyorum.
Ne istiyorsam onu yazıyorum.
- Hikayelerin çevirisi
için uğraşmadım. Özellikle Amerikalılar çok seviyorlar.
Market hikayesi çok ilgi çekerdi eminim. Ama inanıyorum ki,
balınız iyiyse sineği Bağdat’tan gelir.
- Uzun vadede Nobel Vakfı
gibi bir vakıf kurmayı düşünüyorum. Ama bunlar komik
para ödülleri olmayacak. Çok ciddi, teşvik eden para ödülleri
olacak. Bir vakıf kurmak istiyorum. Bu yüzden para lazım.
Bu yüzden şöhret olmam lazım ve soyunmadan şöhret olmam
lazım.
- Okurlarımla buluşuyorum.
Çünkü yazar olarak savaş pilotu gibisiniz. Savaş pilotları
bombayı sallarlar ve yaptıkları etkiyi göremezler. Yazı
yazıyorum ve gönderiyorum. Yaptığım etkiyi görmek
istiyorum.
- Son iki yıldır bilim
kitapları dışında bir şey okumuyorum. Etkilenmeyeyim
diye. Benim düşünceme göre belli bir yaşa kadar delice
okumak lazım. Ondan sonra kesmek lazım. Edebiyat dünyası
ayağa kalkacaktır, ne diyorsun sen diye.
Son
Not: Emin Arı’nın öykülerini www.eminari.com
internet adresinden okuyabilirsiniz.
|
|
|
|
|
|