Bütün
dikkatimi toplamış bir halde önümdeki kadın bacaklarının
hareketini takip ediyorum. Bacaklar güzel ve Ankara-Konya
yolundan daha düz. Ama ben bacakların estetiğinden çok
hareketleri ile ilgileniyorum. Sol bacak geriye doğru bir adım
zarif biçimde yere basıyor ve sonra aniden toparlanıp bir
dönüş noktası oluşturduktan sonra sağ ayak merakla onu takip
ediyor. Yere çok hafif ve narin bassa da her iki bacağın kaldırdığı
hayali tozları görebiliyorum. Hareket devam ediyor. İki ayak
birleşince bacakların sahibi olan kadın bana doğru dönüp
anlayışlı ama yine de öğretmenlere özgü otoriter sesiyle
beni uyarıyor, “Emin bey, bacağınızı o kadar açmayın,
daha ufak bir adımda aynı işi görür”. Mahcup bir
ifadeyle gülümsüyorum, neredeyse bir ilkokul çocuğu gibiyim.
Dediğini yapacağım der gibi usluca başımı sallıyorum.
Hocalar her zaman haklıdır!
Evet. Bir çoğunuzun
tahmin ettiği gibi dans öğreniyorum. Ne kadar becerikli ve
yetenekli olduğum tartışılır ama benim için dansın özel
bir anlamı var. Kesinlikle bir eğlence yada hobi değil.
Dans ederken oldukça eğleniyorum. Kabul, ama dans benim için
sadece basit bir eğlencenin ötesinde bir şey.
Kendime ve çevreme
sık sık dediğim gibi ben dans ederken ayaklarımla düşünüyorum.
Ayaklarla düşünmek fikri size yadırgatıcı geldi farkındayım.
İnsan sadece beyniyle düşünür değil mi? Hayır yanılıyorsunız.
İnsan bazende başka başka yerleriyle düşünür. Feministlerin
erkekler “penisleri ile düşünür” dediklerini duyar gibi
oluyorum. Bu zaman zaman doğru olan bir saptama. Doğru olabilir.
Neyse.
Konuyu dağıtmadan dans ve düşünme üzerine biraz kendimce
cesur açılımlarda bulunacağım.
Herman
Hesse’nin kitabı Bozkır Kurdu ’nda (Steppen wolf)
bunalım içinde bir Alman entellektüelini anlatır. İnanılmaz
bir yalnızlık içinde sürekli olarak kendi ruhuna düşmektedir.
Kahramanımız intiharın eşiğindedir. Sürekli olarak intiharı
düşünür ve bu düşünceyle garip bir şekilde huzur bulur.
Kafasında jilet imgeleri gelir gider. Bileğini kesmeyi ciddi
olarak düşünmektedir. Bu düşünceye git gide saplanır kalır.
Tam bu sırada cıvıl cıvıl ve rengarenk genç bir kadınla tanışır.
Kadın ona yaşamayı, sevişmeyi, gülmeyi ve en önemlisi dans
etmeyi öğretir. Kitabı okuyalı uzun zaman oldu tam hatırlamıyorum
ama kadınla birlikte sanırım o zamanın moda danslarından biri
olan Çarliston yaparlar yada ona benzer bir şey. Sonuçta ne
olduğunuda tam hatırlamıyorum ama dans imgesi kitaptan bana
kalan tek şey. Bunun dışında yaşı kemale ermiş olan adamın
ruhsal olarak yeniden doğuşuna tanık oluruz. Onu doğuran yada
doğumuna yardımcı olan ise ne gariptirki kendinden genç bir
kadındır. Bir erkek bir çok kez doğar ve bu doğumların
sadece biri anne tarafından yapılır. Sonra başka kadınlar
sizi doğurur ama bu bir erkeğin yaşamında pek de sık rastlanılan
bir şey değildir.
Neyse konuyu
dağıtmayalım. Bozkır Kurdu’nun kahramanı yaşama aklıyla
sorduğu soruları yine aklıyla cevaplamaya kalkmış ve tabi ki
başarısızlılğa uğramıştır ve sonuçta da intiharın eşiğinie
gelecek kadar bunalıma düşmüştür. Akıl sorular sorar ama
kendi sorduğu sorulara cevap bulamaz. Varoluşa verilecek yanıtlardan
biri de danstır. İnanıyorum ki insanoğlu konuşmayı öğrenmeden
önce dans etmeyi öğrendi.
Dansın
basit tanımı bence bedenin ve ruhun müzikle uyumudur. Güzel
bir müzik olunca beden gayri ihtiyari ona uyum göstermek ister.
Bedenin uyumunu ruhun uyumu takip eder ve siz birdenbire kendinizi
bambaşka bir ruhsal düzeyde bulursunuz çünkü müzik Tanrının
ve meleklerin dilidir. Tanrının dilini dinlediğiniz zaman
varoluşu kavrarsınız. Bu kavrayış dile gelmez. Kelimelere dökemezsiniz.
Yazım ve şiir konusunda biraz yetenekli olsam bile bunu bende
yapamam çünkü bu kavrayış birinci elden yaşanması gereken
bir andır.
Siz,
hareketler ve müzik aynı hizaya geldiğinde varoluşu kavrarsınız.
Aklın sorduğu sorular omuza dökülen ipeksi saçlar gibi zarif
bir utangaçlıkla size kendisini açar. Kasvetli felsefe kitaplarının
başında bir ömür boyu geçirsenizde dansın verdiği bilgeliği
bulamazsınız.
Ama hangi
dans? Discolarda yapılan katarsis törenlerine benzeyen dans değil
tabi ki. O tür dansı dandsan kabul etmiyorüm. Ukalalık ettiğimin
farkındayım ama müzikle uyum yoktur o danslarda. Eski Yunanlıların
tanımladığı şekilde harmoni eksiktir. Bir tür boşalım
verir, bir nevi katarsis; hepsi bu. Benim favorim ise tangodur.
Kadın kokusu filmindeki o sahneyi hatırlar mısınız? Al Pacino
kördür ama harika dans eder. Partneri olan genç kadınla
neredeyse bütünleşir. Genç kadın dahil olmak üzere herkes
hayran kalır bu dansa çünkü tam anlamıyla varoluş vardır
danslarında.
Bütün
bunları yazdım diye harika dans ettiğimi düşünmeyin. Oldukça
beceriksizim ama bir o kadar da azimliyim. Aklım zaman beni
elimden tutup bilincin karanlık noktalarında yalnız bırakıyor.
Bir sürü soru sordurtuyor ama hiç birine tatmin edici bir cevap
veremiyor çünkü düşünce varoluşun çok gerisinde.
Kelimelerin bir adım ötesinde ama dans bana sadece hissedebildiğim
ama kesin olarak ifade edemediğim sadece elimle gösterebildiğim
bir ışığı ve cevabı veriyor. Varoluşun sırrının şöyle
bir tül perdenin ardından gösteriyor. Belki en güzeli bu.
Varoluşu çırılcıplak görseydim buna dayanamayıp sevinçten
cıldırabilirdim sanırım.
“Şimdi
hayali bir kareyi ayaklarımızla tamamlıyoruz. Partnerimizi sol
elimizle iterek işaret veriyoruz ve dansa başlıyoruz”. Dans
hocama hayranım. Sadece genç ve güzel bir kadın olduğu için
değil, aynı zamanda o çok iyi bir feylesof çünkü çok iyi
dans ediyor.
Yazıyı bağlayamadım
farkındayım. Kimin umrunda. Demek istediğim tek şey var: Aklın
çözemediğini ayaklar çözer. Ara sıra ayaklarınızla düşünün.
Pişman olmayacaksınız.
Mehmet Emin Arı