Annemi
tek bir cümle ile tanımlamam istenirse sanırım şöyle derdim;
“annem bir alemdir”. Yani gerçekten bir alemdir.
Neredeyse fıkra olacak anektodları ile bizleri inanılmaz bir şekilde
dumura uğratmaya pek sever. Yakında “bir ingiliz, bir fransız
ve annem” diye başlayan fıkralar çıkarsa hiç ama hiç şaşırmam.
Aklıma gelen birkaç olayını size aktarayım. Bunlar tamamen
gerçek ve yaşanmış olaylardır.
“Lady
Diana ve annem”
Annemin dördüncü
evladı sayılabilecek üst komuşumuz Nezaket’in amcası İngiltere’de
yaşıyor. Her nasıl olmuşsa bu adam zamanın birinde Lady Diana
ile bir hatıra fotoğrafı çektiriyor. Eh! Lady Diana bu, boru
değil, fotoğrafların kopyalarından birer taneyi eşe dosta gönderiyor.
Bunlardan biri de Nezaket hanıma geliyor, o da doğal olarak fotoğrafı
sağa sola ve tabi ki anneme de gösteriyor. Buraya kadar her şey
gayet normal. Annem, fotoğraftaki Lady Diana’ya uzun uzun baktıktan
sonra Nezaket hanıma dönüp şöyle bir soru soruyor;
“Amcan
bu fotoğrafı Lady Diana ölmeden önce mi çektirmiş?”
“Açma
telefonu anne”
Eskiden
oturduğumuz evde, ablamın oturduğu evle, bizim ev neredeyse cam
cama olduğu için karşılıklı pencereden konuşulabiliyordu.
Bu olanaktan faydalanmak için şöyle basit bir metod geliştirmiştik.
Telefonu bir kez çaldırıp kapatıyorduk. Bu karşı taraf için
“cama çık, konuşmak istiyoruz” anlamına geliyordu. Böyle
bir kodlama olduğu için telefon en az üç kere çalmadan açmıyorduk.
Bu basit fakat işlevsel iletişim sistemi oldukça iyi çalışıyordu.
Neyse. Her şey yine buraya kadar normal. Bir gün annem ve kızkardeşim
evde otururken telefon çalar. Annem üç kez çalmasını
beklemeden ilk çalışta telefonu kaldırır. Daha ahizeyi kulağına
götürmeden kız kardeşim “Anne niye açtın belki ablamdır”
der. Bunu duyan annem telefona alo bile demeden hemen kapatır.
“Annemin
Dişleri”
Hayırlı
bir evlat olarak belirli aralıklarla annemi telefonla ararım.
Telefon konuşmasında dişlerinin yapılacağından bahsetti.
Annemin dişleri takma olduğu için değiştirilmesi gerekiyordu.
Babamla birlikte hastaneye sevk çıkarmışlar. Üniversite
hastanelerinde öğrenciler öğrensin diye emeklilerin dişlerini
genelde öğrencilerin yaptığını biliyordum. Öğrencilerin
hepsi tecrübesiz oldukları için, annemin dişlerinin öğrenciler
tarafından yapılmasını istemediğim için telefonda sordum;
-
Anne dişlerini öğrenciler mi yapacak?
-
Yok, yok merak etme. insanlar yapacak.
Annemin
dişlerinin Kripton gezegeninden gelen uzaylılar tarafından değil
de insanlar tarafından yapılacağını bilmek bir evlat olarak
beni epey bir rahatlattı. O gece huzur içinde uyudum.
“Sen
evde değilsin di mi?”
Birkaç
günlüğüne bende kalmaya gelen annem, akrabalarımızdan birini
eve misafirliğe davet etti. Kadın kadına oturacaklar,
çay pasta faslı yapacaklar vs.. Gelen akrabamız benim oturduğum
evi bilmediği için annem telefonda kabataslak önce evi ardındanda
durağı tarif etti ve sonra “ben seni duraktan alırım”
dedi. Sonra evden çıktı misafiri karşılamaya gitti. Ben de şehire
inmek için hazırlanıp çıktım. Bir baktım annem durakta
bizim akrabayı bekliyor. Annemi görünce merakla sordum, “ e,
anne sen burdasın evde kimse yok, ya Gülşen abla gelirse
kimseyi bulamayacak“ dedim . annem bunu duyunca biraz şaşırdı.
Sanki onu hayal kırıklığına uğratmışım gibi bana baktı
ve “sen evde değilsin di mi?“ dedi.
“Hayır
anne, ben evdeyim bu aslında sanal bir görüntü” diyecektim
ama ses çıkarmadım. Anneler her zaman haklıdır.
“Defter-i
Kebir”
Annemin tam
olarak ne olduğunu bilmediğim ve çözemediğim bir defteri var.
Aslında bu bir telefon defteri ama sağ olsun annem bu kendi
halinde ve masum telefon defterini kendi amaçlarına hizmet eden
çok işlevli garip bir deftere dönüştürmeye başardı. Defter
değil sanki mahlukat. Defterin ilk sayfasında yani “A”
harfinin olduğu kısımdan defter normal olarak başlıyor, Ayla
hanım (kimse hatırlamıyorum) ve karşısında bir telefon
numarası, sonra başka isimler ve numaralar. Defter böyle C
harfine kadar gayet düzgün gidiyor ama C’den sonra birden her
şey değişiyor. Ülkü hanımın telefon numarasından sonra (Ü
harfi ile başlayan bir ismin C harfine nasıl geldiği ayrı bir
merak konusu) bir kurabiye tarifi var. Kurşun kalemle yazılmış
bir kurabiye tarifi, un, yağ, şeker vs. Allah allah deyip
merakla defteri karıştırmaya devam ederken F harfinde Fehime
halamın numarasının hemen üstünden Hz. Mevlana’dan bir alıntı
var, “Neyi arıyorsan o’sundur. Zulmü arıyorsan zalim, aşkı
arıyorsan aşık”. İlerleyen sayfalarda şaşkınlığım daha
da artıyor çünkü annemin herhangi bir bilgi kategorisi kaygısı
taşımadan hemen not aldıkları arasında sabah erken vakitlerde
yayınlanan sağlık programlarından alınmış püf noktaları
var, örneğin yemekleri zeytinyağlı yapmanın faydaları ile
ilgili uzun bir açıklama. Sonra muhtemelen Cuma sabahları yayınlanan
bir din programından alınmış bir hadis ve hemen onun altında
Leyla hanımın telefon numarası.
Bir paradigma
şahikası olan bu harika defter hala aynanın önündeki
telefonluğun üstünde, zaman zaman telefonun altında ama çoğu
zaman annemin elinde durmakta. Aradan binlerce yıl geçince bu
telefon defterini bulan bir arkeolog yada bir uzaylı tıpkı
benim şu anda sorduğum gibi kendi kendine soracaktır;
“Bu
nedir?”
“Romeo
ve Müzeyyen”
Yine annem
bir gün babamla bende kalmaya gelmişti (fıkra gibi oldu ama hiç
farkı yok). Onun zamanında bir kızın okuyabileceği en son
nokta olan ilkokulu bitirmiştir ama her zaman hayret ettiğim bir
öğrenme isteğiyle doludur. Kitap okur, eğitici TV programlarını
hiç kaçırmaz ve sürekli kendini geliştirmeye çalışır.
Annem diye demiyorum ama eğer olanak tanınsaydı çok başarılı
bir akedemisyen olacağından adım gibi eminim. Neyse. Bende kaldığı
zamanlarda kütüphanemde duran ve kendine hitap ettiğini düşündüğü
kitapları alır okur. Öyle laf olsun diye okumaz, beğendiği
yerleri ufak bir deftere not alır, sonra o notları temize çeker.
Yani sıkı akademisyendir annem. “Tanrıyla sohbet” serisini
tamamladıktan sonra benden kitap istedi. Seveceğini bildiğim için
ufak bir Mevlana kitabını verdim. Mevlana’nın şiirleri ve sözlerinden
yapılmış ufak bir şeçkiydi. Tabi çok hoşuna gitti ve hemen
okumaya başladı. Aynı yayınevinin benzer bir şekilde çıkardığı
Sheakspere kitabını da anneme uzattım. “Anne al bunu da
oku”. “Bu kim” dedi. “Sheakspere anne” dedim. “Bu da büyük
yazardır“. Açıkçası amacım biraz hafif dalga geçmek ve
tepkisini ölçmekti. Okurken taktığı gözlüğü çıkarıp
bana şüpheyle baktı ama kitabı da hemen aldı. Ben de süpermarkete
gitmek için evden çıktım.
Eve
geldiğimde bir baktım annem Sheakspere kitabını büyük bir
dikkatle okuyor ve sık sık not alıyor. Ayağını bir
sandalyeye uzatıp, zaman zaman pencereden dışarı bakarak,
benim şaşkın bakışlarım arasında kitabı bitirdi. Aldığı
notları temize çektikten sonra (to be or not to be) bana döndü,
gözlüğünü çıkardı ve
“başka
Şekspir var mı?” dedi.
“Oğluma
akıl fikir ver Allahım”
Annem
namazını aksatmaz, günde beş vakit kılar. Eskiden, namaz kıldıktan
sonra dua kısmına geçtiği zaman eğer aynı odada ben de
varsam duanın benimle ilgili kısmına gelince, o ana kadar bir mırıltı
şeklinde olan duası birden yüksek sese erişir ve “OĞLUMA
AKIL FİKİR VER ALLAHIM!” falan deyip bana gıcık gıcık
bakar. Ben de hiç istifimi bozmadan “Anne, Allah kısık sesle
de seni duyar” derdim.
“Dolmuşlar
oradan geçer mi?”
Gitmek
istediğim bir yerin dolmuşlarının nerden kalktığını
bilmiyordum. Tahmin ettiğim bir yer vardı ama emin değildim.
Annem gezmeyi sevdiği için ve orada bir akrabamız bulunduğu için
bileceğini düşündüm. İçerde kitap okurken yanına gittim,
“Anne,
Topraklık dolmuşları Ulusta nerden kalkıyor” diye sordum.
Annem
bakışlarını uzaktaki hayali bir noktaya dikip pencereden dışarı
bakmaya başladı. Baş parmağını da dudaklarına götürüp
derin düşünme pozisyonu aldı. O dışarı ben de ona bakarak
abartısız iki yada üç dakika geçti ve birden davranışçı
psikolojinin “ah-ha” deneyimi olarak adlandırdığı şekilde
yeni bir enerji ve coşkuyla dolmuş gibi silkinerek
“bilmiyorum”
dedi ve kitabına geri döndü.
“Kırmızı
noktalı film”
Annem
ve babam bana geldikleri zaman televizyonu alıp kaldıkları
odaya götürürler. Birkaç program dışında benim televizyonla
pek alakam olmadığı için ses çıkarmam. Onlar durmadan
seyredecek bir şey bulurlar. Gece vakti bilgisayarda çalışırken
dur bakayım ne yapıyorlar bunlar diye odalarına gittim. İkisi,
edi ile büdü şeklinde çay içip “Harem” filmini
seyrediyorlardı. Filimde, saray, Osmanlı İmparatorluğu ve daha
önce gördükleri harem dairesi olduğu için filme dalmışlar.
Filmdeki birkaç çıplak sahne yüzünden mi yoksa ilgi çekmek için
mi bilmiyorum TV kanalı kırmızı nokta koymuş. Normalde erotik
filmlere konan bu kırmızı nokta filmle alakalı değildi ama
yine de ben takılmak için
“ooo
bakıyorum kırmızı noktalı film seyrediyorsunuz, kolay
gelsin” dedim fakat ikisi filmde geçen saray entrikalarına o
kadar dalmışlardı ki hiç oralı olmadılar, istiflerini bile
bozmadılar.
Aradan
birkaç gün geçtikten sonra hep beraber ablamda otururken anneme
takılmak için “abla” dedim, “annemle babamı bende kırmızı
noktalı film seyrederlerken yakaladım” dedim.
Kırmızı
noktanın ne anlama geldiğini bilmeyen annem
“aaa!
evet kırmızı noktalı film çok güzel” dedi.
Annemden
mektup var
Bundan
epey bir zaman önce ne olduysa şimdi hatırlamıyorum annemle
kavga etmiştik ve küsmüştük. Annem, biraz yüreği küslüğe
dayanmadığı için biraz da seyrettiği iletişim programlarının
verdiği fikirlerle tekrar iletişimi oluşturmak için kendince
harika bir yol bulmuş.
Kavganın
ertesi sabahı uyandığımda, yorganın üstünde haşır huşur
kağıt sesleri duyunca şaşırdım. Uyku sersemi ne olduğunu
bir türlü anlayamadım. Yorganın hemen üstünde yastığa yakın
yerde iki tane kağıt. “Allah Allah nedir? Bunlar” dedim. Hiçbir
anlam veremedim. Baktım annemden bana gelmiş bir mektup. Annem
kurşun kalemle oturup “Emin” diye başlayan üç sayfalık
mektup yazmış. Dili ve üslübuyla biraz diplomatik (kavga etsek
bile ben onun son tahlilde evladıydım ve bu değiştirilemez gerçeğe
dikkatimi çekiyordu), biraz duygusal (babamla şimdiye kadar ne
yaptılarsa hepsi evlatları içindi, kendi adlarına yaşamdan
istedikleri en ufak bir şey yoktu) ve uzlaşmacıydı (kendi
evladıyla küs kalmak istemiyordu haliyle).
Mektubu
okuyunca acayip pişman oldum. Gidip hemen elini öpüp, özür
diledim ve barıştık.
Mektup
diplomasisinin işe yaradığını ve etkili olduğunu gören Müzeyyen
hanım sık aralıklarla bu türden mektuplar göndermeye başladı.
Küs olmasak bile kendince önemli gördüğü konularda açıklamalarda
bulunmak üzere mektup göndermeye başladı. örneğin bekar
evimde beni yalnız görünce “senin evlenip çoluk çocuğa karışmanı
yüce Allahımdan niyaz ediyorum” cümlesiyle başlayan
mektuplar yazmaya başladı. Her bir mektubu dosyaya koyuyorum. En
son çalışma masasının üstünde imza kısmında “Annen”
diye biten mektup var. Zarfsız, pulsuz sevgi.
Bakmayın
annemle tatlı tatlı dalga geçtiğime. Gittiği yemekli bir
davette yediği köfteden birkaç parça alıp ekmek arası yapıp,
annelerimiz dışında kim getirir. Kim bizi bu kadar sever,
sevebilir ve düşünür? Tek kişi:
Annem.
Mehmet Emin Arı