Attar 

               

Dokuz yaşlarındayken hayatı öğrensin diye Beypazarı’ndaki halamın kocasının, çırakların toz kalkmasın diye suladıkları arnavut kaldırımlı çarşı içindeki büyük camekanlı, dışarıda fındık, fıstık ve leblebi çuvalları duran şekerci dükkanına çıraklık yapmak için yazları giderdim. Şeker kazanlarını ısıtmak için kullanılan korkutucu mazot alevinin sıcağıyla insana halamın ilmihal kitabında anlatılan cehennem tasvirlerini anımsatan imalathanede yapılan helva, akide ve reçeller vitrinde başka dünyadan gelmiş gibi ışıltıyla dururlardı. Eşyalar ve akidelerle olan ilişki şimdiki gibi sıhhi paketler içindeki vakum bir yabancılaşma içinde değildi. Ankara’dan gelmiş okumuş memure hanımlar dışında kimse akideyi elimizle kesekağıdına doldurmamıza ses çıkarmazdı. Elleri nasırlaşmış yörükler ve beyaz örtüler içindeki sarı tereyağını kutsal bir emaneti açar gibi özenle enişteme gösteren köylülerin ilgilendiği tek şey terazinin akide tarafına gelen kısmın bir iki fazla akide ile ağırlaşmasıydı. Bazen “elini korkak alıştırma sarı oğlan” deyip bir iki akideyi atmamı isterlerdi. Böyle elde edilen fazladan birkaç akide, tereyağından alamadıkları fiyatın hayal kırıklığını bir nebze olsun giderirdi.

Raflarda akıllı askerler gibi dizilmiş rengarenk çikolata kutularının içi boştu. Kız istemeye giden delikanlı ve aileleri dükkana genellikle bir cumartesi öğleden sonrasında gelir ve çikolatalarını yaptırırlardı. Kadife kaplı veya parlak renkli kutular bir özenle sıra halinde çiçek biçimli çikolataların –tabi madlen yada bitter- özenle dizilmesine ve daha sonra hevesli bir sanatçı edasıyla rengarenk ipler ve seffaf kağıtlarla hediye paketi haline getirilmesini özenerek seyrederdim. Astronotluk, atom mühendisliği ve Saadettin Bilgiç – o zamanın ünlü bir politikacısı- olma isteklerim arasına kız isteme çikolatası yapan biri olmayı da eklemiştim. Bu kutsal görevi yapmama tüm yalvarmalarıma rağmen yaşımın bu işe uygun olmadığını düşünüp izin vermezlerdi. İçmeyi ve birbirlerine müstehcen şakalar yapmayı seven gönlü kırık memurlarla dolu olan bankaya cebimde o zamanın parasıyla bir ev almaya yetecek kadar fazla banknotlarla gitmemi normal karşılarken bu kız isteme çikolatalarından yapmama asla izin vermezlerdi. Bu işi genellikle dükkan sahibi olarak eniştem burnunun üstüne düşürdüğü yakın gözlüklerinin üstünden bakarak kız istemeye giden kişiyle tatlı bir sohbete girerek (eski zamanlardan bahsetmek revaçtaydı) biraz abartılı bir özenle neredeyse yarım saate yakın bir sürede yapardı. Kız istemeye gidecek kişi gelen çayı yudumlarken bizlerle birlikte bu kutsal çikolata paketleme işini büyük bir huşu içinde seyreder, diğer taraftan gözlerini paketten ayırmadan sohbete gönülsüzce katılırdı.

 

Bütün bu rengarenk dünya, arnavut kaldırımlı dar çarşı sokakları ve teorik olarak istediğiniz kadar yiyebileceğiniz fındık, fıstık ve çikolata o yaşlardaki bir çocuk için tek anlama geliyordu: cennet. Bu saklı cennetin içinde her gün yeni bir şey keşfederken, ağda ve miyane karışımının büyülü bir dokunuşla değil elimizi yakan pürmüz ateşiyle bembeyaz saçlı pişmaniye hanıma dönüşmesini öğrendiğim günlerde attar dükkanını keşfettim.

 

Aslında attar dükkanı bize çok yakındı ama hiç gitmemiştim. Bir sürü kiyafeti uzun sopasıyla zahmetsizce alıp yerine koyan tuhafiyeciyi, paralardan intikam alır gibi önündeki cepte toplayan manavı, gaz tüpünün yanı sıra güzel gülümseyen kadın resimleri yapıştırılmış buzdolapları satan beyaz eşyacıyı ve ıhlamurdan başka bir şey içmeyen huysuz kuyumcuyu para almak, para bozdurmak, çek vermek bahanesiyle keşfetmiştim ama attar bu keşifler listesinde yer almıyordu. Eniştemin günü birliğine aldığı parayı iade etmek için (esnaflar arası hayali bir fonda para sürekli dolanır) attarın kapısından içeri girdiğimde birden farklı ve büyülü bir dünyaya girivermiştim. Manavların coşkulu bağrışmaları, külüstür arabaya gaz tüplerini metalik bir umursamazlıkla koyan tüpçünün çıkardığı ses ve esnaflar arasındaki yüksek sesli şakalaşmalar dışarıdaki dünyada kalmış gibiydi. Attar tıpkı eniştem gibi burnunun ucuna düşürdüğü gözlüğünün arkasından bakarak törensel bir havayla paraları sayarken, ben bu büyülü mabedi kutsal bir yere elinde pabuçla giren inananlar gibi büyük bir heyecan ve tedirginlikle keşfediyordum.

 

Kutu kutu dikiş ipleri, rengarenk kurşun kalemler, üzerinde neşe ve sağlıkla gülümseyen ve yüzünde traş köpüğü olan traş kremleri, bir çobanın yegane serveti olan pilli radyolar, pilli radyoya hayat veren çeşitli boy ve renkte yabacı isimli piller, metalden yapılmış geceye az ışık ama çok sevgi vermeye hazır fenerler, bir adamı değil bir aileyi doyurmaya yetecek kadar yiyecek alabilen karmaşık kapatma mekanizmalı sefertasları, cımbızlar, gündüz vakti güneşe tutup otları yakabileceğiniz büyüteçler, renk renk orlonlar, çalışacakmış gibi duran oyuncak arabaların yanında elleriyle sizi kucaklamaya hazır oyuncak bebekler, toplu iğneler, dikiş iğneleri, ataçlar, zamanı olduğu kadar Mekke ’nin nerede olduğunu gösteren garip saatler ve içlerinde ne olduğu belli olmayan bir sürü kutu şaşılacak bir düzen ve kurgu içinde ufacık dükkanı tarif olunmaz bir kardeşlik duygusu içinde dolduruyorlardı.  Büyük helva kalıplarını eriten yaz güneşi çarşıya inen çocukların hayran bakışlarını toplayan ıvır zıvır dolu dükkan vitrininden içeri giremiyordu. Köylülerin bir servet niyetiyle baktıkları ve gece erkenden söndürdükleri mumların kutuları arasından sızan gün ışığı, bütün bu eşya karmaşasına yada düzenine ağır ve kutsal bir loşluk katıyordu. Şarkın anlam ve esrarını bir sandık odasında keşfetmiş bir oryentalist heyecanı ve sevinciyle büyülenmiş bir halde eşyaların oluşturduğu kutsal mabedi inceliyordum.

 

Bütün gizemli eşya zenginliği, herkeslerden gizli bir kimya deneyi yapar gibi pompasıyla çalıştırılan açık tütün ve hanımeli kolonyasının kokusuna eklenmiş gülsuyu, naftalin ve yünlerin sentetik kokusuyla gizli mabed kutsanıyordu. Belki tezgahın altında bir yerde ufak bir misk yada amber şişeleri vardı. Ellerindeki cam enjektörün içindeki kokuyu gün görmüş bir doktor edasıyla cam tüplere dolduran sokak satıcılarının o iç bayıltan kokuları gibi değildi. Daha çok herkesin sonsuz bir huşu içinde cehennem azabını coşkuyla dinlediği merkez camisinin tesbihlerinin bir arada durduğu yerin kokusunu andırıyordu.

 

Asıl üretim ve varoluş amaçlarından farklı ve gizli bir amaçları varmış gibi duran eşyalar, piller ve bebekler bu huzurlu tapınakta kendileri olmanın mutluluğu içinde sanki bana bakıyorlardı. Hiçbir şey yoktu. Dış dünyanın tedirgin ve acımasız koşuşturmacasından uzakta, dükkana gelen müşterilerin sorduğu her soruya duraksamadan cevap veren sahibiyle ,(“peynir mayası kalmadı”, “radyo 10 bin lira daha aşağısı kurtarmaz”) sarp kayalarda özgürlüğünü ilan etmiş mutlu bir tarikat, bir yeryüzü cenneti, bir varoluş hafifliğiydi.

Parayı verip şekerci dükkanına geri döndükten sonra her fırsatta inanmış bir mürit gibi bu kutsal mabedi ziyaret ettim. Her bozuk para gerektiğinde, dükkanda olmayan bir şeyi sormak gibi çoğu zaman benim uydurduğum sebeplerden soluğu o yaştaki bir çocuk için bir yeryüzü cenneti sayılan, hatta belki de vaat edilmiş topraklarda aldım. Krallığını akla ve tecrübelere göre değil de, gizli işaretler ve anlamlara göre yöneten eski gizemli kralları andıran dükkan sahibi burnunun ucuna düşürdüğü gözlüğünden bakarak okuduğu ciltli Mesnevi yada dükkanda satılan ve “Hayber kalesinin fethi” yada eski bir mankenin mayolu ve başörtülü fotoğrafının yan yana olduğu “Nasıl müslüman oldum?” türünden kitaplardan gözünü ayırmadan kesin bir sesle, sorduğum sorulara “hayır” yada “evet” derdi. Kutsal krallığından nadiren dışarı çıktığında ya manavdan kendi eliyle bir şeyler seçer yada eniştemin davetini lütfen kabul edip birlikte kahve içerlerdi. Tabi kahveden, kahveyi uyduruk bir alüminyum askıyla koşa koşa getirmek bana düşerdi. Dükkanındaki gizemli ve esrarengiz havayı yanında bir bulut gibi taşıyarak girdiği her dükkanda gizli bir tarikatın güçlü nefesi olan şeyhi gibi her zaman hürmet ve heyecanla karşılanırdı. Köpüklü kahvenin ve gösterilen saygının yüzü suyu hürmetine orada bulunanlara bir peygamber hikayesi yada Kıbrıs savaşında pilotlara yol gösteren aksakallılara dair hikayelerinden birini anlatırdı. Hikayesini anlattıktan sonra oluşan hayran sessizliğinin ve çayın tadını çıkarırdı. Sonra ağır aksak bir yürüyüşle dükkanına giderdi.

 

Zaman geçti. Ben büyüdüm. Ellerindeki bond çantalardan bir sürü ıvırı zıvır broşürü sevimli bir gülümsemeyle gösteren satıcılar, müşteri temsilcisi, sekreterlerde yönetici asistanı oldu. Kaybettiği anlamı ve esrarı, belki de en önemlisi şiiri Proustvari bir saflıkla arayan ben kırık kalpli orta yaş erkeği, yitirdiklerinin gizemli işareti ve attar dükkanını görmek için bir Cumartesi günü güneş arabayı yakarken Beypazarı’na gittim. Attar dükkanı ve eniştemin uzun zaman önce devrettiği şekerci dükkanı yerli yerindeydi. Her ikisi de suyu kurumuş köy çeşmelerini andırıyordu.

 

Akıtacağı kesin gözüken ucuz pillerden alma bahanesiyle girdiğim dükkanda şiirden, esrardan ve bilgelikten uzak bir surat Ankara’dan gelen beyefendiyle ayak üstü sohbet etti. Dükkan eskisi gibi loş değildi. Tavanda imamını bekleyen bir ceset gibi duran floresan lambadan dökülen nursuz bir ışıkla her yerde görebileceğim anlamsız bir eşya yığınını aydınlanıyordu. “Evet, rahmetli çok iyi bir insandı. Cenazesine çok kalabalıktı, çok kişi gelmişti. Dükkanı Ankara’da oturan mühendis oğlu devretmişti”. Devlet Su İşlerinde çalışan mühendis oğlun hikayesini daha fazla dinlemek istemediğimden dükkandan ayrıldım. Arnavut kaldırımları yerini anlamsız ve kişiliksiz bir asfalta bırakmıştı. Tahta kaşıkların Ankara’da bulunmayacağını ikna etmeye çalışan satıcıyı kırmayıp teflon tava dostu tahta kaşıkları alıp hemen geri döndüm. Büyük ve fırtınalı bir aşkı yaşadığınız sevgilinizi yıllar sonra o “sıradan” haliyle görüp yaşadıklarınız ve yaşanan arasındaki uçurumu görmeye benzer bir duyguyla uzaklaştım. Çocukluğumun kutsal mabedi artık yoktu. Üç metre karelik dükkanda bulduğum esrar, sevinç ve şiiri bir daha hiçbir yerde bulamayacaktım. İnsanın kendini sevmediği bir akrabada misafirlikte olduğunu hissettiren yüzlerce metrekarelik hijyenik soğukluğu olan süpermarketlerde ve garip isimli, bol ışıklı alışveriş merkezlerinde de bu anlam ve şiiri bulamadım. Bırakın anlam ve şiiri yada esrarı, eni konu sıkıldım.

Çocukluğumun mu attar dükkanına şiir verdiğini yoksa attar dükkanının mı çocukluğumun şiirini verdiğini bilemiyorum. Tıpkı bir aşkta, aşkı aşkın mı yoksa sizin mi doğurduğunu bilemeden aşkı yaşamak gibi bir şeydi bu.

 

Eve varıp gelen e-mailleri okumak için bilgisayarı açtığımda ekranda parlayan ışıkların arasında görür gibi olduğum eski zamanları hatırladığımda şunu hüzünle anladım: artık bende kendi yurdunda mutsuz bir Piyer Loti’ydim. 

Allah rahmet eylesin sevgili attar.

 

Mehmet Emin Arı