Bisikletin
üstünde giderken hiç iki elinizi de bıraktınız mı?
Sarı
saçlarını sevimli bir şapkanın altına kıvırmış güzel
kadın yokuş aşağı bir bisikletin üstünde giderken yüzüne
güneş çarpar ve gözleri kamaşır. Sonra uzaktaki bir kuşu görür
gibi olur, dışarıda ormanda ya da ruhunun içinde. Nereden
geldiğini bilmediği bir ilhamla birden ellerini bisikletin üstünden
çeker ve iki yana doğru mutlu bir leylek gibi açar. Sanki
kanatlanmıştır. Yüzüne vuran muzip güneş bu sefer yana geçmiştir.
Arkada deli bir orman koşar güzel kadının yanı sıra. Mutlu
bir sevişmenin terli sevincine benzer bir mutlulukla kadın başını
geriye atar. Onu izlerken yaşamı anladığını biliriz çünkü
yüzünde ancak yaşamı ve aşkı anlayabilen insanlarda görülebilecek
o gülümseme vardır. Bisiklet yokuş aşağı mutluluk ve
bilgelikle giderken kollarını açmış bu mutlu meleğin gökyüzüne
uçmasını bekleriz. Bisiklet gider. Kadın kendi içinde
kanatlanmıştır. O artık mutluluğun bile gölge kabul edildiği
ışıklı bir yerdedir.
Orayı,
sadece gidenler bilir....
Aslında
yazıya şöyle başlamalıydım, “bisiklete binmeyi biliyor
musunuz? Eski okurlarımın “yine mi bisiklet” dediklerini
duyar gibiyim. Evet yine bisiklet. İki tekerlek ve metalden oluşma
bu taşıma aracına nedense anlaşılması güç uzak doğulu
bilgeler gibi bakıyorum. Gerçekten de öyle sanırım. Bir çok
kitaptan ve bir çok insandan daha çok şey öğretmiştir bana
bisiklet.
Konumuza
dönelim. Hiç bisiklete binerken iki elinizi de bıraktınız mı?
yani kontrolü tamamıyla bırakıp bisikleti kendi akışına bıraktınız
mı? Belki çocukken?
Bisikletin üstünde
giderken birdenbire iki elinizi de bırakıp, kollarınızı yana
açmak, kontrolü bırakmak ve sonra bisikletin kendi seyri
içinde gitmesine izin vermek biz yetişkinler için inanılmaz
zor bir şeydir. Hani neredeyse imkansız gibidir. Bu işin gerçek
hayatta karşılığını yapmak ise çok daha zordur; yaşamınızın
gidonunu bırakıvermek, ruhsal olarak yaşadığınız hayata güvenmek,
ona inanmak, kontrolü bırakmak zordur. Bahsettiğim Türk usulü
içip içip alkol duvarına tırmanıp rezalet çıkarmak değil.
Çok daha farklı ve özel bir şeyden bahsediyorum.
Biz yetişkinler
her zaman için gidonu tutmak ve bisikleti kontrol altında tutmak
isteriz. Gidonu bırakınca dengemizin bozulmasından ve ardından
yere düşmekten korkarız. Hem de ölesiye korkarız. Yere düşmenin
çok bir zarar vermeyeceği çimenli bir yolda bile düşmek bizi
korkutur.
Bisikletin üstündeyken
elinizi bırakmak teknik olarak çok zor değildir. Sanıldığı
gibi bu dengeyle falan da alakalı değildir. Bir çok insan
gidonu tutarak bisikletin dengesini sağladığını düşünür.
Yanlış bir düşünce. Bisikletin dengesini sağlayan onun akışıdır.
Daha önceki “bisiklet bilgeliği” yazımı okuyan okurlarım
hatırlayacaklardır, bisiklet gittiği müddetçe dengede kalır.
Yani dengeyi sağlayan öncelikle bacaklarınızdır, yani gücün
kaynağı... Durduğunuz anda bisikletin dengesi kaybolur ve düşer
ya da devrilirsiniz.
Gidonun asli
görevi yönlendirmedir. Yönlendirmenin denge üstünde etkisi
vardır. Aslında bunu öğrenmek yetişkinler için çok zordur.
Belli bir yaşın üstündekiler bisiklete binmeyi bir türlü öğrenemezler
çünkü bisiklet belli bir yöne doğru dengesini yitirip o yöne
doğru devrilmeye başladığında “sağduyulu” insanlar
gidonu ters yöne doğru telaşla çevirirler ve pat diye düşerler.
Aslında yapılması gereken tam tersi şekilde gidonu devrildiği
yöne doğru yöneltmektir. Bisiklet şaşırtıcı bir şekilde
dengesini bulur. Çocuklar bunu hemen öğrenir ama büyükler bir
türlü beceremezler. Kontrolün, kontrolsüzlükten geçtiğini
bir türlü kabul edemezler. Sonuçta yere düşen bir sürü
komik yetişkinin etrafında ona bisiklete binmeyi öğreten
azimli çocuk topluluğunun komik görüntüsü oluşur.
Bisikletin üstündeyken
elinizi bırakmak, altınızda akıp giden yola, akışa,
bisiklete, tekerlere, gelip geçen arabalara ve tümüyle o ana
inanmak, güvenmek ve tümüyle her şeyi olduğu gibi kendi
haline bırakmanın gerçek yaşamdaki karşılığı nedir? Gelin
isimleri, terimleri ve kavramları değiştirelim. Yaşarken
(bisikletin üstündeyken) bütün kalbinizle yaşama inanmak (tümüyle
bisiklete güvenmek), yaşamın akışına kendini bırakıvermek
(bisikletin gidişine güvenip ellerinizi gidondan çekivermek) düşüncesi
bile yetişkinler, şehir insanı ve özellikle kadınlar için
bir kabustur. Onlar için değil bunu yapmak, denemek ve hatta
deneme düşüncesi bile imkansızdır. Hele bazı kadınlar ve
erkekler... Kontrol ettikçe boğdukları yaşamlarla her şeyi
kokuturlar. Önce ruhlarını sonra çevrelerini. Bir tahta çamaşır
mandalına on tanesini değişirim. En azından mandal burnumu
kapatıp ruhlarından sızan kötü kokuyu duymama engeller. Neyse
bu ayrı yazı konusu.
Tıpkı
bisiklette olduğu gibi, yaşamın ve özelde ruhlarının
dengesinin ellerinde tuttuklarını sandıkları kontrolden geldiği
sanırlar. Oysa tıpkı bisiklette olduğu gibi yaşamda da
dengeyi sağlayan kesintisiz akıştır, iradi çaba yada kontrol
değil. Bunu en güzel sanırım Mevlana söylemiştir;
“Her
gün bir yerden göçmek ne güzel
Bulanmadan
donmadan akmak ne hoş”
Kontrolü
bıraktığınız anda değil, durduğunuz anda düşersiniz.
Durmamak sanıldığı gibi deli danalar gibi koşuşturmak, bir
toplantıdan bir toplantıya gidip, sürekli zamanın baskısı
altında yaşamak değildir. Kendi içinde yaşamla birlikte akıvermektir.
Bisikletin üstündeyken
elinizi bıraktığınızda düşeceğinizden korkarsınız. Benim
gibi ilk denemelerinizde elinizi fazla uzağa koymadan, hele hele
yanlara açmak gibi o an için çılgınca gelen düşüncelerden
uzakta denediğinizde pat diye düşeceğinizi beklersiniz. Ama düşmezsiniz.
Dengeniz bozulur ama bunun nedeni elinizi bırakmanız değildir.
Bu, panik halinde “kontrolü ele alma çabasının” sonucudur.
Zamanla gereksiz kontrolü ele alma çabasını bırakınca denge
yerine iyice oturur.
Bunu
yapmak için alabildiğine alçak gönüllü olmanız gerekir.
Bisiklet, yol ve sizden oluşma bir bütünün parçası olmanız
gerekir. Aksi takdirde yapamazsınız. “efendi benim” dediğiniz
anda bisiklet, yol ve kenardaki ağaçlardan oluşma bütün sizi
hemen dışlar ve dengeniz bozulur, düşersiniz.
Bütün
bunları okuduktan sonra haklı olarak bana şunu sorabilirsiniz
“ya bisiklete binerken elini bırakıp iki yana açmak çok mu
önemli? Ya da bisiklete binmek önemli mi? Konforlu ve güvenli
arabalarımız var. Ne o çocuklar gibi ellerini açmak falan. Rüzgarsa
rüzgar, açarsın arabanın penceresini dolar içeri.
Bisikletin
üstünde giderken hiç ellerinizi bıraktınız mı?
Bu
yaşantı kelimelerle anlatılmayacak kadar yaşadığınız ana
özel bir mutluluk ve sevinçtir. Her şey kendiliğinden oluşur.
Nereden geldiğini bilmediğiniz tanrısal bir bilgelikle yaşam
bulmuş ve canlanmış bisiklet yolda akmaya başlar. Kollarınızı
iki yana açtığınızda siz de bu bütünün bir parçası olduğunuzu
hissetmeye başlarsınız. Bütünün önce bisiklet ve siz olduğunu
sanırsınız. Tek kale maç oynamaya katılan sevinçli çocuklar
gibi rüzgar da aranıza katılır. Saçlarınızı, alnınızı
ve yüzünüzü okşar. Yolun asfaltı, gökyüzündeki beyaz
bulutlar, gıcır gıcır ses çıkartan tekerlek, yanı başınızdan
geçip giden buram buram kokan hanımelleri, ayağınıza yapışmış
makine yağı lekesi, uzanıp giden sonsuz ufuk, size merakla
bakan insanlar ve tabi hayretler içinde gözlerini açmış o
minnacık bebek. Her şey bir bütün olur, her şey anda
kaybolur. Bütün bu an içinde, artık “ben” demeyi bırakırsınız.
Ortada bir “biz” de kalmaz. Her şey tek olur.
Hiçbir
lüks arabanın veremeyeceği bir yaşantıdır bu. Rüzgarın,
yolun, asfaltın, hanımellerinin ve kocaman gözlü bebeklerin
efendisi değil, rüzgarın kardeşi, yolun çocuğu, asfaltın
abisi, hanımellerinin sevdalısı ve bebeklerin babası
olursunuz. Bebekler de sizin öğretmeniniz...
Yaşamın
içindeyken, bisiklette olduğu gibi ellerinizi bırakmak neye
benzer? İnanın ben de bilmiyorum. Herhalde bebek gibi olmaktır.
Durduk yerde uçan bir kuş görünce ellerinizi hızla çırpıp
gülümsersiniz. Ağzınızın kenarından akan salyayı
umursamadan elinizi ısırırsınız.
Sonra
gülümsersiniz, gülümsersiniz ve gülümsersiniz....
Mehmet Emin Arı