Bisiklet bilgeliği 2

               

Bisikletin üstünde giderken hiç iki elinizi de bıraktınız mı?

 

Sarı saçlarını sevimli bir şapkanın altına kıvırmış güzel kadın yokuş aşağı bir bisikletin üstünde giderken yüzüne güneş çarpar ve gözleri kamaşır. Sonra uzaktaki bir kuşu görür gibi olur, dışarıda ormanda ya da ruhunun içinde. Nereden geldiğini bilmediği bir ilhamla birden ellerini bisikletin üstünden çeker ve iki yana doğru mutlu bir leylek gibi açar. Sanki kanatlanmıştır. Yüzüne vuran muzip güneş bu sefer yana geçmiştir.  Arkada deli bir orman koşar güzel kadının yanı sıra. Mutlu bir sevişmenin terli sevincine benzer bir mutlulukla kadın başını geriye atar. Onu izlerken yaşamı anladığını biliriz çünkü yüzünde ancak yaşamı ve aşkı anlayabilen insanlarda görülebilecek o gülümseme vardır. Bisiklet yokuş aşağı mutluluk ve bilgelikle giderken kollarını açmış bu mutlu meleğin gökyüzüne uçmasını bekleriz. Bisiklet gider. Kadın kendi içinde kanatlanmıştır. O artık mutluluğun bile gölge kabul edildiği ışıklı bir yerdedir.

 

Orayı, sadece gidenler bilir....

 

Aslında yazıya şöyle başlamalıydım, “bisiklete binmeyi biliyor musunuz? Eski okurlarımın “yine mi bisiklet” dediklerini duyar gibiyim. Evet yine bisiklet. İki tekerlek ve metalden oluşma bu taşıma aracına nedense anlaşılması güç uzak doğulu bilgeler gibi bakıyorum. Gerçekten de öyle sanırım. Bir çok kitaptan ve bir çok insandan daha çok şey öğretmiştir bana bisiklet.

 

Konumuza dönelim. Hiç bisiklete binerken iki elinizi de bıraktınız mı? yani kontrolü tamamıyla bırakıp bisikleti kendi akışına bıraktınız mı? Belki çocukken?

 

Bisikletin üstünde giderken birdenbire iki elinizi de bırakıp, kollarınızı yana açmak,  kontrolü bırakmak ve sonra bisikletin kendi seyri içinde gitmesine izin vermek biz yetişkinler için inanılmaz zor bir şeydir. Hani neredeyse imkansız gibidir. Bu işin gerçek hayatta karşılığını yapmak ise çok daha zordur; yaşamınızın gidonunu bırakıvermek, ruhsal olarak yaşadığınız hayata güvenmek, ona inanmak, kontrolü bırakmak zordur. Bahsettiğim Türk usulü içip içip alkol duvarına tırmanıp rezalet çıkarmak değil. Çok daha farklı ve özel bir şeyden bahsediyorum.

 

Biz yetişkinler her zaman için gidonu tutmak ve bisikleti kontrol altında tutmak isteriz. Gidonu bırakınca dengemizin bozulmasından ve ardından yere düşmekten korkarız. Hem de ölesiye korkarız. Yere düşmenin çok bir zarar vermeyeceği çimenli bir yolda bile düşmek bizi korkutur.

 

Bisikletin üstündeyken elinizi bırakmak teknik olarak çok zor değildir. Sanıldığı gibi bu dengeyle falan da alakalı değildir. Bir çok insan gidonu tutarak bisikletin dengesini sağladığını düşünür. Yanlış bir düşünce. Bisikletin dengesini sağlayan onun akışıdır. Daha önceki “bisiklet bilgeliği” yazımı okuyan okurlarım hatırlayacaklardır, bisiklet gittiği müddetçe dengede kalır. Yani dengeyi sağlayan öncelikle bacaklarınızdır, yani gücün kaynağı... Durduğunuz anda bisikletin dengesi kaybolur ve düşer ya da devrilirsiniz.

 

Gidonun asli görevi yönlendirmedir. Yönlendirmenin denge üstünde etkisi vardır. Aslında bunu öğrenmek yetişkinler için çok zordur. Belli bir yaşın üstündekiler bisiklete binmeyi bir türlü öğrenemezler çünkü bisiklet belli bir yöne doğru dengesini yitirip o yöne doğru devrilmeye başladığında “sağduyulu” insanlar gidonu ters yöne doğru telaşla çevirirler ve pat diye düşerler. Aslında yapılması gereken tam tersi şekilde gidonu devrildiği yöne doğru yöneltmektir. Bisiklet şaşırtıcı bir şekilde dengesini bulur. Çocuklar bunu hemen öğrenir ama büyükler bir türlü beceremezler. Kontrolün, kontrolsüzlükten geçtiğini bir türlü kabul edemezler. Sonuçta yere düşen bir sürü komik yetişkinin etrafında ona bisiklete binmeyi öğreten azimli çocuk topluluğunun komik görüntüsü oluşur.

 

 

Bisikletin üstündeyken elinizi bırakmak, altınızda akıp giden yola, akışa, bisiklete, tekerlere, gelip geçen arabalara ve tümüyle o ana inanmak, güvenmek ve tümüyle her şeyi olduğu gibi kendi haline bırakmanın gerçek yaşamdaki karşılığı nedir? Gelin isimleri, terimleri ve kavramları değiştirelim. Yaşarken (bisikletin üstündeyken) bütün kalbinizle yaşama inanmak (tümüyle bisiklete güvenmek), yaşamın akışına kendini bırakıvermek (bisikletin gidişine güvenip ellerinizi gidondan çekivermek) düşüncesi bile yetişkinler, şehir insanı ve özellikle kadınlar için bir kabustur. Onlar için değil bunu yapmak, denemek ve hatta deneme düşüncesi bile imkansızdır. Hele bazı kadınlar ve erkekler... Kontrol ettikçe boğdukları yaşamlarla her şeyi kokuturlar. Önce ruhlarını sonra çevrelerini. Bir tahta çamaşır mandalına on tanesini değişirim. En azından mandal burnumu kapatıp ruhlarından sızan kötü kokuyu duymama engeller. Neyse bu ayrı yazı konusu.

 

Tıpkı bisiklette olduğu gibi, yaşamın ve özelde ruhlarının dengesinin ellerinde tuttuklarını sandıkları kontrolden geldiği sanırlar. Oysa tıpkı bisiklette olduğu gibi yaşamda da dengeyi sağlayan kesintisiz akıştır, iradi çaba yada kontrol değil. Bunu en güzel sanırım Mevlana söylemiştir;

 

“Her gün bir yerden göçmek ne güzel

Bulanmadan donmadan akmak ne hoş”

 

Kontrolü bıraktığınız anda değil, durduğunuz anda düşersiniz. Durmamak sanıldığı gibi deli danalar gibi koşuşturmak, bir toplantıdan bir toplantıya gidip, sürekli zamanın baskısı altında yaşamak değildir. Kendi içinde yaşamla birlikte akıvermektir.

 

Bisikletin üstündeyken elinizi bıraktığınızda düşeceğinizden korkarsınız. Benim gibi ilk denemelerinizde elinizi fazla uzağa koymadan, hele hele yanlara açmak gibi o an için çılgınca gelen düşüncelerden uzakta denediğinizde pat diye düşeceğinizi beklersiniz. Ama düşmezsiniz. Dengeniz bozulur ama bunun nedeni elinizi bırakmanız değildir. Bu, panik halinde “kontrolü ele alma çabasının” sonucudur. Zamanla gereksiz kontrolü ele alma çabasını bırakınca denge yerine iyice oturur.

 

Bunu yapmak için alabildiğine alçak gönüllü olmanız gerekir. Bisiklet, yol ve sizden oluşma bir bütünün parçası olmanız gerekir. Aksi takdirde yapamazsınız. “efendi benim” dediğiniz anda bisiklet, yol ve kenardaki ağaçlardan oluşma bütün sizi hemen dışlar ve dengeniz bozulur, düşersiniz.

 

 

Bütün bunları okuduktan sonra haklı olarak bana şunu sorabilirsiniz  “ya bisiklete binerken elini bırakıp iki yana açmak çok mu önemli? Ya da bisiklete binmek önemli mi? Konforlu ve güvenli arabalarımız var. Ne o çocuklar gibi ellerini açmak falan. Rüzgarsa rüzgar, açarsın arabanın penceresini dolar içeri.

 

 

Bisikletin üstünde giderken hiç ellerinizi bıraktınız mı? 

 

Bu yaşantı kelimelerle anlatılmayacak kadar yaşadığınız ana özel bir mutluluk ve sevinçtir. Her şey kendiliğinden oluşur. Nereden geldiğini bilmediğiniz tanrısal bir bilgelikle yaşam bulmuş ve canlanmış bisiklet yolda akmaya başlar. Kollarınızı iki yana açtığınızda siz de bu bütünün bir parçası olduğunuzu hissetmeye başlarsınız. Bütünün önce bisiklet ve siz olduğunu sanırsınız. Tek kale maç oynamaya katılan sevinçli çocuklar gibi rüzgar da aranıza katılır. Saçlarınızı, alnınızı ve yüzünüzü okşar. Yolun asfaltı, gökyüzündeki beyaz bulutlar, gıcır gıcır ses çıkartan tekerlek, yanı başınızdan geçip giden buram buram kokan hanımelleri, ayağınıza yapışmış makine yağı lekesi, uzanıp giden sonsuz ufuk, size merakla bakan insanlar ve tabi hayretler içinde gözlerini açmış o minnacık bebek. Her şey bir bütün olur, her şey anda kaybolur. Bütün bu an içinde, artık “ben” demeyi bırakırsınız. Ortada bir “biz” de kalmaz. Her şey tek olur.

 

 

Hiçbir lüks arabanın veremeyeceği bir yaşantıdır bu. Rüzgarın, yolun, asfaltın, hanımellerinin ve kocaman gözlü bebeklerin efendisi değil, rüzgarın kardeşi, yolun çocuğu, asfaltın abisi, hanımellerinin sevdalısı ve bebeklerin babası olursunuz. Bebekler de sizin öğretmeniniz...

 

Yaşamın içindeyken, bisiklette olduğu gibi ellerinizi bırakmak neye benzer? İnanın ben de bilmiyorum. Herhalde bebek gibi olmaktır. Durduk yerde uçan bir kuş görünce ellerinizi hızla çırpıp gülümsersiniz. Ağzınızın kenarından akan salyayı umursamadan elinizi ısırırsınız.

 

Sonra gülümsersiniz, gülümsersiniz ve gülümsersiniz....

 

 

Mehmet Emin Arı