Her
şey bir belediye otobüsünde giderken o kadına benzeyen bir kadını
görmemle başladı. O kadına benzeyen diğer kadın otobüsün
arka taraflarında bir yere geçip oturduktan sonra ben o kadınla
yaşadıklarımı hatırlamaya başladım. Kısa, oldukça kısa
bir ilişkiydi. Belki bir ilişki bile sayılmazdı, kim bilir
belki bir kaçamak. Buraya kadar her şey normaldi. Normal
olmayansa o kadının adını hatırlamakta zorlanmamdı. Adı
neydi o kadının? Çok değil bir yıl önce birlikte olmuştum.
Büyük bri şirketin finans bölümünde çalışıyordu. İthalat
ihracat işlerine bakıyordu. Omuzlarına kadar dökülen düz, açık
sarı saçları vardı ve gözleri hafif grimsiydi. O kadına
dair ruhsal ve fiziksel tüm detayları hatırlıyordum, sol omuz
başındaki büyük bene kadar ama... Ama kadının adı neydi?
Belediye
otobüsü şehre doğru öfkeyle ilerlerken hafızamı deliler
gibi zorluyordum. Leyla? Füsun? Ayla? Neydi ya...
Sorun
“kadının adı yok” cinsinden bir ucuz espri ile örtbas
edilemeyecek kadar vahimdi. Evine gittiğim ve benim evime gelen
bir kadının adını dahi hatırlamıyordum. Tanrım bir insana
yapılabilecek bundan daha büyük bir hakaret olabilir miydi? On
yıl önce seyrettiğim bir filimdeki bir kısa sekansı hatırlayıp,
tekrar canlandırabilen kuvvetli hafızam o kadının ismini bir türlü
hatırlayamıyordu. Ne kadar zorlasam da ismi aklıma bir türlü
gelmedi. Bütün gün uğraştım ama nafile.
Bütün
gün boyunca beynimi zorlayarak kadının ismini hatırlamaya çalıştım.
Akşam vakti pes etmiştim. Bu unutkanlığın sadece bayan x (artık
ona x diyordum, yani bilinmeyen) ile sınırlı olup olmadığını
çözmek için son bir yılda hayatıma giren başka kadınların
da ismini hatırlamaya çalıştım. O elektronik şirketinde çalışan
kısa boylu kadın? Ya o güzel gözlü muhasebeci? Peki manken
gibi salına salına yürüyen dişçi adı neydi? Sonuç tam bir
hüsrandı benim için.... dehşetle irkildim. Allahım inanamıyordum.
Çoğunun ismini hatırlayamıyordum. Tamam ukala ve kendini beğenmiş
biriydim ama bu kadar saygısızda değildim herhalde. Bu kadınların
isimlerini nasıl olmuşta unutmuştum? Kısa süreli vur kaç türü
ilişkilerdi ama one night stand değildiler. Yani hepsiyle öyle
yada böyle bir hukukum olmuştu. Peki isimlerini niye hatırlayamıyordum?
Kadınların
ismini hatırlamayı bırakıp (çünkü beceremiyordum) niye hatırlamadığımı
çözmeye karar verdim. Muhakkak ki bunun altında
psikolojik bir mekanizma vardı.
Çok
fazla düşünmeme gerek kalmadan kendi kendime teşhisi koymuştum.
Maalesef
ben bir kronik çapkındım.
Ucuz
mu yada kart mı? bilmiyordum ama işte düpedüz öyleydim. Öylesine
çabuk ve derinliksiz yaşamıştım ki bir çok ilişkiyi kadınların
ismi bile aklımda kalmamıştı. Durumun vahameti gün gibi
ortadaydı. Kendimi bir anda Teomanın klibinde baş rolü
oynarken görür gibi oluyordum “çok kadın hiç kadındır,
yalnızlıktır sonu” diyerek barı terk ederken görüyordum.
Efendim bir daha mı çekeceğiz? Peki rejisörün dediği olur.
Bundan
kurtulmam gerektiğini anladım çünkü bu durumdan çok ama çok
rahatsız olmuştum. Çapkınlık erkekliğin şanındandır yada
erkeğin elinin kiridir, başının kepeğidir gibi ucuz açıklamalardan
uzak kalarak kendimce çareler aramaya başladım. Çapkınlık
kesinlikle benim kaderim ve de makus talihim olamazdı. Mücadele
edersem ve kendime inanırsam bu illetten kurtulabilirdim. Kendime
inanıyordum. Hadi oğlum, başaracaksın! Arka planda
“eye of tiger” çalıyor gibiydi. Ben çekirge, ustasına danışıyor
yada kendimi New York’un henüz uçak düşmemiş mahallerinde
koşuyorken hayal ediyordum.
Çapkınlık
illetinden, hastalığından, bağımlılığından yada siz ne
derseniz deyin işte o musibetten kurtulacaktım. Benimde kalıcı
bir ilişkim, tanışma yıl dönümlerim ve hatta bronz, gümüş
ve altın yıllarım olacaktı. Bu sevgililer gününde bakalım
kim olacak diye kendimle bahse girmeyecektim. Tanrım, tıpkı Küçük
Ev dizisindeki adam gibi ömür boyu tek bir kadına bağlanacaktım.
Bu hayal beni nasıl da mutlu etmişti. Mutluluk içinde göz yaşlarımı
sildim ve biraz olsun kendime gelince düşünmeye başladım.
Tamam
çapkınlıktan kurtulacaktım ama nasıl? İçkinin kötü bir şey
olduğunu bilen ama içmekten de kendini alamayan alkolikler
gibiydim. Geçmişte de her seferinde tövbe etmiş ama yine çapkınlığa
başlamıştım.
Ben
bağımlıydım. Fakat belirtmeden geçemeyeceğim benim çapkınlığım
biraz farklıydı. Hemcinsim olan diğer çapkınlardan farklı
olarak yeni yetmelerin dediği şekilde bir kadını yatağa attığım
zaman değil de, bir kadının şefkat ve sevgi dolu bir ifade ve
yumuşak bir bakışla “çok tatlısın” dediği zaman benim
kafamın içindeki hayali skor tabelası artı bir (+1) yazıyordu.
Bunun
bir psikolojik, ruhsal bozukluk yada daha bilimsel dille ifade
edersek mental disorder olduğuna kanaat getirdiğimi için bir
psikiyatristten profesyonel yardım almaya karar verdim. Tıpkı
TV programlarında dedikleri gibi, profesyonel yardım almalıydım.
Ankara’nın büyük üniversite hastanelerinin birinin psikiyatr
bölümüne başvurdum ve randevu aldım.
Randevu
veren dünya yarısı şişman sekretere üstüne basa basa
“erkek doktor istiyorum” dedim. Hani olur da bayan
psikiyatriste sarkma tehlikesi olmasın, kafam daha da karışmasın
diye. Her türlü sapık ve tuhaf hastaya alışmış dünya yarısı,
Bulgar grokoromen güreşçisi görünümlü seksi sekreter anlayışlı
bir ifadeyle kafasını sallayıp bana bir randevu verdi. Herhalde
bayan psikiyatriste açamayacağım bir cinsel problemim var düşüncesiyle
şöyle beni bir süzüp “Allahım daha neler göreceğiz”
edasıyla baktı.
Açıkçası,
doktora gitmeden önce çok ümitliydim. Öyle ya tıp ve tabi ki
psikiyatri çok ilerlemişti. Mutsuz olduğunuzda bir bardak suyla
yutabileceğiniz ve sizi bir haftada mutlu bir insana çeviren küçük
kırmızı haplar vardı. Depresyona ve hatta şizofrene bile çare
olabiliyordu bu mucizevi ufak kırmızı haplar. O halde beni bu
illetten kurtaracak mavi yada pembe haplar da olmalıydı
muhakkak. Hapın rengine en ufak bir itirazım olmayacaktı. Yani
cart bir pembe olsa da beni çapkınlıktan vazgeçirecek her hapı
içebilirdim. Kafamda bu ütopik hapla ilgili hayaller kurarak
(rengi ve adı konusunda mutlu spekülatif düşünceler kurarak)
psikiyatr ile olan randevuma gittim.
Hapın
adı “ZAMPAROX” olmalıydı, rengi de saks mavisi.
Neyse.
Doktorun odasına girince, tokalaştık ve bana gösterdiği yere
oturdum. Odaya ve kendisine uyum sağladığıma kanaat getirince
“Probleminiz nedir?” dedi. Ben de, kendimde olan ve ruhumda
yer etmiş büyük bir günahı, içimde yuvalanmış arsız bir
şeytanı ifşa ediyormuşum gibi boynu bükük bir şekilde
“ben çapkınım, eli ayağı düzgün bir kadın görür görmez
kur yapıyorum yada kelimenin tam anlamıyla sarkıyorum. Bu
durumdan çok ama çok rahatsızım ve kurtulmak istiyorum, ne
olur bana yardım edin doktor” dedim bir çırpıda. Bir çok
nevrotik, psikotik, şizofren, depresif ve manik vs. ve tabi
manyak hasta görmüş olan doktor dediklerime epey bir şaşırdı.
Gözlerini şaşkınlıkla açarak bana baktı. Şeytana taptığımı
yada kedileri kesip teflon tavada pişirdikten sonra kırmızı şarapla
birlikte Wagner müziği eşliğinde dolunay altında afiyetle
yediğimi söylesem sanırım bu kadar şaşırmayacak, anlayışla
başını sallayacaktı ve “Demek dişi penguenlere karşı
cinsel istek duyuyorsunuz, peki ne zaman başladı bu ilgi” diye
profesyonel bir ifadeyle söze girecekti. Ama “ben çapkınım
bundan şikayetçiyim ve kurtulmak istiyorum” deyince eni konu
şaşırmıştı ve yüzünde garip bir tebessümle bana baktı.
İçinden “daha neler göreceğiz bakalım” diye geçirdiğine
yemin ederim. Doktorun şaşkınlığını görünce pembe
hap zamparox (zampara isminden yola çıkarak böyle bir isim
uydurmuştum) konusundaki hayallerimden hemen o anda vazgeçtim.
Anlaşılan yoktu böyle bir hap.
Doktorun
şaşkınlığı geçince sorularla karşı atağa geçti.
“Neden
şikayetçisiniz çapkınlıktan?”
“Çünkü
beni gitgide daha da yalnızlaştırıyor. Yalnızlaştıkça
mutsuzluğum katmerleniyor” dedim.
Sınav
yaptığı bir asistanmışım gibi “Semptomları ne?”diye
sordu.
Hadiiiii,
buyur buradan yak. Sanki psikiyatride uzmanlık yapıyoruz anasını
satayım. Yine de edebimi bozmadım.
“Etrafta
eli ayağı düzgün bir kadın görsem hemen kur yapıyorum, sarkıyorum
yada baştan çıkartmaya çalışıyorum.”
“İyi
de bunu Türk erkeklerinin yüzde doksanı yapıyor. Geri kalanı
da çeşitli nedenlerden dolayı yapamadığı için yapmıyor”
dedi beni rahatlatmak için.
“Evet
ama doktor bey ben bu durumdan kurtulmak istiyorum. Bıktım bu çokluktaki
hiçlikten. Yardım edin” dedim. Kurduğum edebi cümle benim de
hoşuma gitmişti.
Hani
neredeyse dizlerimin üstüne çöküp yalvaracaktım.
Doktor
uzun süre hımlayarak bana baktı. Beni tedavi edemeyeceğini (çünkü
zamparox diye bir ilaç yoktu piyasada) ve doçentlik için
gerekli makalelerden birini çıkartamayacağını ikna olunca şunu
dedi;
“Daha
çok gençsiniz. Bunda anormal bir şey yok. Takmayın kafanıza,
hatta bilakis tadını çıkartın. Daha sonra durulursunuz ve çapkınlığı
bırakırsınız.”
Hastaneden
omuzları çökmüş bir vaziyette çıkarken modern tıbbın hiçbir
şekilde bana yardımcı olamayacağını anlamıştım (o genç
hemşire de çok hoştu hani, at teflon tavaya, hiç yağsız kızart,
ye. Yani öyle taze bir şeydi hatun)
Neyse.
Profesyonel yardım bir halta yaramıyordu. Bunu anlamıştım.
“Allahhhhhhh!
Psikiyatrdan da icazeti aldım, artık kim tutar beni, savulun
hatunlar ben geliyorummmmmm” DEMEDİM.
Bu
sorunu kendi kendime çözmeye karar vermiştim. Neden böyle çapkın
olduğumu bilirsem, ruhumda çapkınlığa yol açan problemi çözersem
bu sorundan kurtulabilirdim ve benimde kalıcı bir ilişkim
olabilirdi. Fikir basit ve bir o kadar da akıllıca görünüyordu.
Bu
mantıkla, “ben çapkınım çünkü...” ile başlayan
teoriler üretmeye başladım;
Ben
çapkınım çünkü;
teori
no:1
“binlerce
yıllık evrimi gereği, bir erkek olarak türün devamını sağlamada
doğanın bana biçtiği rolü oynuyordum. Ben ne yapayım?
Genlerim böyle, değiştiremem ki...”
(biyolojik
teori, suç bende değil doğada)
teori
no:2
“çağdaş
her insan gibi ben de aşka olan inancımı yitirmiştim. Bu inanç
eksikliği yüzünden ciddi bir ilişki kuramayacağımı düşündüğümden
gelip geçici ve kalıcı olmayan ilişkiler kuruyordum” (aşk
teorisi, artık aşk burada oturmuyor)
teori
no: 3
“çapkınlık
erkeğe modern yaşam içinde asla yaşayamayacağı bir av
heyecanı yaşatıyor. Tavlamak, baştan çıkarmak vs. bu da sıkıcı
olan yaşamıma biraz olsun renk katıyor. Herkesin yaşamı sıkıcıdır
zaten”. (heyecan teorisi, yaşam ve Ankara gerçekten sıkıcı.
Ankara beni çapkın yaptı)
teori
no: 4
“şiir
yazmak için insanın aşık olma halinde olması gerekir.
Dikkatinizi çekerim aşık olmalı demedim, aşık oluyor gibi
olması gerekli. Bu yüzden, yani edebiyat için çapkınlık yapıyorum.
Amaçlar, araçları haklı kılar mantığı ile hareket
ediyordum. “
(edebiyat
teorisi, ruhum kafiyeli değil ki)
teori
no 5
“Yeni
bir kadınla tanışınca daha canlı, daha sevimli ve daha insani
oluyordum. Yapay değil ama kesinlikle farklı. O hali yeniden yaşamak
için çapkınlık yapıyordum. Tıpkı çarpışan arabalar yada
tüple denize dalmak gibi bir şey (benim hobimde çapkınlık).
Bu
listeyi epey bir uzatım. Yukarıdakilere benzer bir sürü teori
ürettim. Sanırım o sıralar dünya üzerinde en çok teori üreten
iki kişi vardı: biri ben diğeri ise Stephen Hawking’di.
Teorilerin
hepsi tek başına doğruymuş gibi görünüyordu. Belki neden
tek değil, yukarıda sıraladığım nedenlerin vektörel
bir bileşkesi şeklindeydi. Bilemiyorum. Her halükarda çapkınlığımın
altında yatan nedeni net bir şekilde bulamadım.
Sonra
aklıma harika bir fikir geldi. Çeşitli vesilelerle tanıştığım
kadınlara çapkın olduğumu baştan dürüstçe söylersem ve
onları uyarırsam (bakın ben çapkınım haaaa!), onlar
kendilerini koruma içgüdüsü ile bana hayır diyecekler ve ben
çapkınlık yapmak istesem bile bütün girişimlerin başarısız
olacaktı. Tıpkı geceleyin kurt adama dönüşen adamın
filmlerde, kendini kurt adama dönüşmeden önce bağlatmasına
yada zincirlemesine benzer harika bir fikirdi. Böylece “arkamda
kırık kalpler bıraktığım” düşüncesi ile gelen vicdan
azabından da kurtulacaktım.
Böylece
çeşitli vesilelerle tanıştığım kadınlara daha ilk buluşmada,
utana sıkıla, toplum içinde yüksek sesle söylenemeyen bir
sorunum varmış gibi, iflah olmaz bir çapkın olduğumu, olurda
hani ona da kur yaparsam (argo deyimiyle sarkarsam) bana hayır
demesinin onun için daha iyi olacağını nazikçe ama doğrudan
söylüyordum (kızım sana söylüyorum, kızım sen anla şeklinde).
“Ben
iflah olmaz bir çapkınım” deyince, her yerinden irinler
akan iğrenç görünümlü bir cüzamlı gibi benden kaçacaklarını
yada en azından benle aralarına güvenli bir mesafe koyacaklarını
düşündüğüm kadınlar, hiç de öyle umduğum gibi davranmadılar.
Kimisi
“erkeğin iyisinin çapkın olduğunu” söyledi. Kimisi de dürüstlüğümü
övdü ve bu devirde benim gibisinin zor bulunduğunu “çapkınca”
bir bakışla eklediler.
Bırakın
modern psikolojiyi, kurbanlarım gibi gördüğüm kadınlar bile
bana bu konuda yardımcı olmuyordu.
Tanrım
ne yapsam ne etsem bu illetten kurtulsam diye kara kara düşünüyordum.
Hiçbir çıkış yolu yok gibiydi. Derdini veren Allahım dermanını
da verir inşallah deyip kendi kendimi avutuyordum.
Bu
çaresizlik ve ümitsizlik içinde olmayacak çözümlere yöneldiğim
bile oluyordu. Mesela;
-
Ülkemizde
bulunan feministlerden yardım istedim. “Erkek egemen
toplumun çarpıtmalarından biri olan çapkınlık
ideolojisini besleyen, cinsiyet ayrımına dayalı zorba
testeron iktidarının altında yatan anti-humanist dokuyu
fark etmede gösterdiğim akılcılık ve cinsiyetlerin kardeşliğine
duyduğum inançtan” (bu kısmı anlamadım) dolayı
beni tebrik ediyorlardı. “Fakat adı geçen sorunumun çözümünde
bana yardımcı olamayacaklarını üzülerek bildiren” bir
yazıyı mor bir kağıda alınmış bilgisayar çıktısı
ile gönderdiler. Yazının altında feminist derneğin haftalık
aktivitelerinin bulunduğu listeden birini seçerek katılırsam
memnun kalacaklarını da ayrıca eklemişler. Yemek kursu ve
mor çatının boyanması dışında bana hitap eden bir
aktivite bulamayınca onlardan da ümidi kestim.
-
Ailemizde,
zamanında çapkınlığı ile ünlenen bir ağabeyimizin bürosuna
gidip durumu ona açtım ve çapkınlığı nasıl bıraktığını
bana anlatmasını ondan rica ettim. Eski güzel günleri özleyen
hüzünlü nostalji kraliçesinin hatırlatan bir bakışla
bana baktı ve “bırakmadım, bıraktırdılar” dedi.
Sonra masanın üstünde duran çocuklarla, yengemin resmine
bakarak “göz açtırmıyor ki yoksa benim de burnumda tütüyor
çapkınlık” diye ekledi. İşte gözü çöplükte kalmış
bir başka horoz vakası diye geçirdim içimden. Derdime çare
ararken bir anda Ali ağbinin derdini dinlerken buldum
kendimi. Bin bir bahane ile onun ofisinden çıkarken, tanıdıkları
aracılığı ile buldukları Nataşaların benim bekar evimde
kalıp kalamayacaklarını sorduğunda “Kusura bakma, roman
yazıyorum. Şimdi dikkatim dağılır” diyerek kibarca
reddettim.
Sonunda
çapkınlıktan kurtuldum. Bunu sağlayan ne bir akıllı
doktor, ne zamparox ilacı ne de bütün kadınların yerini
tutabilecek güzellik, akıl ve zarafete sahip bir kadının varlığıydı.
Çapkınlığı bırakmıştım çünkü sıkılmıştım. Bir kadını
baştan çıkarmak, götürmek, sarkmak vs. ne derseniz deyin bütün
bu eylemlerin tümü artık çekiciliğini kaybetmişti. Hiç tanımadığım
bir kadınla şehirde buluşmak yerine bisiklete binip çamur içinde
pedal çevirmek daha cazip hale gelmişti. Bir şekilde benden
etkilenen ve görüşmek isteyen kadınlarla gönülsüzce buluşuyordum.
Bir kafede oturuyor ve on beş dakika geçmeden “aaaa ben
kedinin yemini vermeyi unutmuşum, hemen gitmem lazım kusura
bakma deyip” kaçarcasına uzaklaşıyordum.
Bir
zamanlar çok keyif ve zevk veren çapkınlıktan niye ve neden
birdenbire sıkılmıştım bilmiyorum. Gerçek ve büyük bir aşkı
yaşadıktan sonra sanırım bütün cazibesini yitiriyordu ufak
çapkınlıklar, vur kaç ilişkiler ve gelip geçici kadınlar.
Onlara haksızlık etmek istemiyorum, kendime etmek istemediğim
gibi. Yapamıyorum artık.
Bütün
erkek hemcinslerim “yatılacak kadın, evlenilecek kadın” ayırımını
yaparken, ben daha garip ve az bulunur bir ayrıma tabi tutmaya başladım
kadınları: “şiir çıkartabileceğim kafiyeli kadınlar ve şiir
çıkartamayacağım nesir kadınlar”. Bu ayrım ister
istemez sizi çapkınlıktan alıkoyuyor ve soğutuyordu çünkü
kendisinden şiir çıkabilecek, insana yeniden şiir yazdıracak
ilhamı verecek zarafet ve harmoniye sahip ve tabi ki insanda bir
huşu duygusu uyandıracak güzelliğe sahip kadın sayısı o
kadar az ki.
Sonuçta
çok yakındığım çapkınlık illetinden bir şekilde kurtulmuştum.
Ama daha büyük bir illetin pençesine düştüm: umutsuzluk
hastalığının. Bu hastalığın tek çaresi çocuk sahibi
olmaktır ama maalesef bir çocuğum yok.
Neyse.
Sonuçta bir zamanların hızlı çapkını, artık abiyane
terimle “gösterip de vermeyen” cinsinden umutsuz bir adam
oldu.
Eeee,
hayat bu. Ne oldum dememeli, ne olacağım demeli.
Mehmet Emin Arı