Siz hiç "diğer adam" oldunuz mu? Bir kadının yaşamındaki iki erkekten biri? Hani bir yerden sonra gözyaşlarına boğulan itiraf konuşmalarında "O" diye adlandırılan o adam oldunuz mu?
Zordur diğer adam olmak. Kanunların, toplumun ve hatta sizin bile "başkasının kadını" dediğiniz bir kadını sevmek zordur. Kendinizi tuzağa düşmüş gibi hissedersiniz, çaresiz ve uzak. Aşkın neden hep "imkansız" kapısından hayatınıza girdiğinizi sorarsınız. Kimse cevap veremez. Ne o ne de siz... ama yapacağınız bir şey de yoktur işte, aşık olmuşsunuzdur.
Her yönüyle bir imkansızı yaşarsınız. Daracık zamanlarda kalan dakikaları hesap ederek yaşarsınız o kadını. Sonra vakit biter ve bir mahpusun yılgınlığı içinde kendi yalnızlığınıza dönersiniz. Kapı kapanır, o gider ve siz ardından bakarsınız. Görüşme bitmiştir.
Yine de çiçekler, gülücükler ve çayın yanına kuru pasta mutluluğu verir size. Minnettar kalırsınız ona. Gelmiş ve yalnızlığınızı şöyle bir el hareketiyle yok etmiştir.
Hiçbir zaman sahip olamayacağı bir bisiklete bakan çocuğun özlemiyle bakarsınız ona. Herhangi bir günlük ayrıntıdan bahsederken bile sözleri size bilgece gelir. Beyaz çamaşırlar kaç derecede yıkanır, soğanı nasıl soymalı ve hayatın anlamı nedir; bütün bunları söyler size.
Öteki adamı hiç kıskanmadım. İmrendim ama kıskanmadım ve kötülemedim. Hatta garip bir şekilde hep sevdim öteki adamı.
Ondan bahsederken sesinde, yüzünde ve kırlangıç yağmuru ellerinde, satır arası bir gizli gerçek ararsınız. Onu hala sevdiğini ama onunla da artık olamayacağını anlarsınız.
Gerçekte kimi seviyordu?
"Denizin ortasında iki kişilik bir sandalda olsaydın ve sadece ikimizden birini kurtarma şansın olsaydı, hangimizi kurtarırdın?"
Hiç cevap vermezdi. Belki karar veremiyordu, belki de onu kurtarırdı ya da kim bilir beni de üzmek istemiyordu gerçeklerle.
O kadar çok gerçek vardı ki aramızda. Gerçekler bizi bunaltıyordu. Biri eksik olsa ne olur ki... Zaten aramızdaki gerçekler öyle çoğaldı ki, gerçeklerin arasından elimi uzatıp saçlarına dokunamadım.
Gerçekler çalı dikeni gibidir.
Hep merak ederdim diğer adamı. Hatta nedensiz bazen onunla erkek erkeğe bir rakı sofrasında sohbet etmeyi hayal ederdim. Belki saatler boyunca ikimizi de terk edip giden "o"ndan bahsederdik. Haberler verirdi belki. Sağlığı sıhhati nasıldır? Neler yaptı gurbet ellerde? İyi mi?
İki kişilik bir masada otururduk. Mezeleri birlikte seçerdik, ezme, beyaz peynir ve tarator. Ben ona çok sevdiğim ufak purolardan ikram ederdim, o da çakmağı ile yakardı, önce benim sigaramı sonra kendininkini.
Gece bitip garson hesabı getirdiğinde, rakıyla yeşermiş taze bir kardeşlik duygusu içinde, masada aramızda oturan "onun" anısı adına belki hesabı ödemek için tatlı bir didişmeye girerdik. Gecenin bittiğini bildiren Türk kahvelerini sessizce yudumlarken, her ikimizde kendi iç dünyamızda ona dair bir şeyler bulup çıkartırdık. Bir ufak tefek anı ya da bir ayrıntı.
"o mavi Corsa'yı sattı mı?"
"evet giderken sattı"
"çok severdi o arabayı"
"evet çok severdi"
"şimdi nerede?"
"Manchester'da"
Gözünüzün önüne bir İngiltere haritası getirip Manchester'ı bulmaya çalışırsınız. Sonra onun kendi ülkenizdeki yerini düşünürsünüz.
Ve belki de "diğer adam" uzun zamandır sormayı düşündüğü soruyu aniden soruverir.
"onunla hiç seviştiniz mi?"
"hayır, hiç sevişmedik, hiç"
"anlıyorum" der öteki adam.
Ama ne o ne de bir başkası anlayamaz bunu. Delicesine sevdiğiniz bir kadınla güvercin gagasında sevişememenin acısını kimse anlayamaz. Hatta bazen kendiniz bile tarif edemezsiniz bu eksikliği.
Barlar sokağının renkli tedirginliğinde, aynı kadını çok sevmiş iki erkek olarak tokalaşırsınız.
" keşke birimizin olsaydı" der öteki adam.
"keşke kendinin olsaydı" dersiniz. Sonra içinizden keşke "gitmeseydi" diye eklersiniz.
Son kez bana geldiğinde dizlerimin üstüne çöküp yalvardığımda "hayır" demişti.
Havaalanının septik temizlik kokusu size nedense yalnızlığınızı hatırlatırken uzaktan "anlaşarak" ve "dost" olarak ayrılan çifte bakarsınız. Bavul karmaşası içinde suskun oturmaktadırlar. Kadın birazdan gidecektir. Siz ona son bir kez sarılamadan gidecektir.
Ona sarılamazsınız. Bir anons yapılır. "...yolcuları, bu size son çağrıdır". Neye ve niçin son çağrıdır? Neyin son seçimidir? Çağrı kimedir? Bana mı yoksa uzaktan bazen kaçamak bakan kadına mı?
Bu tek cümle sizi inanılmaz yaralar. Kutsal kitaplardaki kıyamet tarifleri kadar ürkütücüdür. "bu size son çağrıdır".
Havalanan bir uçağın peşi sıra iki adam öylece bakarsınız. Göz yaşlarınızı tutmasanız da olur. Bir vakit tekrar erkek olursunuz ama bu gün kendiniz olabilirsiniz.
Diğer adam bir süre bakar ve sonra kararlı adımlarla uzaklaşır. O anda anlarsınız kadın zaten çoktan gitmiştir onun içinden. Ayrılırken bir baba sevecenliği ile öpmüştü onu yanaklarından.
"onu ve beni nasıl affedebildiniz?" dedim.
"benden daha az sevseydiniz affetmezdim. Şiirleri okudum"
"anlıyorum..."
Bir okyanusun tam ortasında bir sandal uzaklaşıyordu. İçinde sadece tek bir kadın vardı.
"Sizi evinize bırakabilirim arabayla"
"teşekkür ederim. Bir taksiye atlarım"
"peki hoşça kalın"
"hoşça kalın"
Zordur öteki adam olmak, hiçbir şey olmaktan daha zordur...
Mehmet Emin Arı