Zeytinyağı, beyaz peynir, kekik ve ekmek 

               

Seni seviyorum...

Bahçeyi yola bağlayan tel kapıyı yine çocuksu bir telaşla, her seferinde olduğu gibi yanlış yöne doğru açmaya çalışmanı gülümseyerek izlerken bunu bir kez daha anladım. Pencerenin kenarından sana bakıyorum. Önce doğru kapı, sonra doğru yön. Kapı ellerinin iradesine boyun eğip uysalca açılıyor. Sana baktığımı biliyorsun. Mavi arabanın yanına gelince başını kaldırıp gülümsüyorsun. Dört teker üstünde bir teneke işte ama taşıdığı bir hazine. Elimi sallıyorum ve sonra aşkın mutluluğu içinde sakince gözden kaybolmanı seyrediyorum.

 

Doymak bilmeyen bilme isteğiyle devirdiğim kitaplardan, evrenin oluşumundan, kutuplarda insanın gözünü kamaştıran ve tanrısal bir neşe veren ışık oyunlarından, ve zamanın bir yanılsama olduğunu anlatan Hint öğretilerine kadar bir çok şeyi öğrenmiştim.  Bir şey hariç...

 

Binlerce ayrıntıyı yan yana koyup kafamda tekrar seni oluşturuyorum. Hangi kadını çok seviyorum bilmiyorum. Kafamda oluşturduğum seni mi yoksa gündelik yaşamdan bana akıp gelen her zamanki halini mi bilemiyorum? Bütün hallerini seviyorum.

 

Kafamın içindeki dünyada her şeyin ama her şeyin basit, akılda kalan ve beni tatmin eden bir açıklamasını ya okumuş, işitmiş, izlemiş yada kendim düşünerek bulmuştum. Başkaları için anlaşılmaz ve karmaşık gelen yaşam benim için alabildiğine basitti yada öyle görünüyordu. Bu kadar basit olduğu için belki de başkaları için anlaşılmazdı. Kim bilir...

 

Sanki anlaşılması zor bir fizik teorisini anlatırmışım gibi büyük bir ciddiyetle dinlediğin fıkraların sonunda Temel ’in espriyi patlattığı zaman önce sessiz, sonra neşeli bir pınar gürültüsü ile gülmeni seviyorum. Gülmen sakin bir yaz yağmuru gibi bitince ödülüm olan öpücüğü bana verdikten sonra (çünkü sen her zaman peşin çalışırsın), yüzümde bir anlam, bir ifade yada bir sır arar gibi uzun uzun bana bakmanı seviyorum.

 

Bu sabırlı bakışlarda bulduğun ne bilmiyorum. Belki bir sevgi ifadesi yada bende bulduğun kendin. Her ne ise bulduğun seni mutlu ediyor ve bana sarılıyorsun. Hani ufak çocuklara denildiği gibi, “kocaman sarılıyorsun” bana. Bana kocaman sarılmanı seviyorum.

 

 

Ama bir şeyin açıklamasını bulamamıştım: Aşkın. Zamana ve şiire sızan o derin anlamı, Tanrının soluğu diyeceğim o ilahi sevinci, önümde açılan yeni dünyaları, o dünyaların adını bilmediğim renklerini çözemedim. “Elini tutuyorum” mavisi, “öpüşün ruhumu ısıtıyor” kırmızısı, “seni beklemek dünyanın en zor işi” pembesi, “senle güneş batıdan doğuyor” Türkuaz ve tabi ki “seni seviyorum” rengi. Adı olmayan tek renk. Hep mavi, hep kırmızı ve hep naif kalan o sevinç.

 

Aşkın neden benim için bir din olduğunu hiç bilemedim. Hiç bilemeyeceğim.

 

Bir büyük Pazar kahvaltısını birlikte yaparken, televizyondaki magazin programlarında çıkan akıllı, uslu yada aptal mankenler hakkında dedikodu tadındaki kişilik analizleri ve yorumlarıma katılınca, dediklerimi onaylar biçimde kafa sallamanı ve hemen ardında televizyona dönüp “evet” demeni seviyorum.

 

 

En güzel tanrıçayı seçmesi için ona verilen Tanrısal rüşvetler arasında dünyaya hükmedecek bir iktidar ve bu fani dünyayı üç kere satın alabilecek bir zenginlik yerine dünyanın en büyük aşkını seçtiği için gençliğin verdiği toylukla mitoloji kahramanı Paris’i açıkça aptallıkla ve hatta enayilikle suçladığım için şimdi pişmanım. Aptal olan benmişim...

 

Bir zamansızlık düşü gibi önce omuzlarına ve oradan ruhuma dökülen ipekböceği saçlarını dokunmama kızmanı seviyorum. Telefonda konuşurken saçlarını aklı başında bir uysallıkla tek bir el hareketi ile kulak arkası yapmanı hayranlıkla seyrediyorum.

 

 

Lafını dinlemeyen haylaz bir çocuktan bahseder gibi hafızanın zayıflamasından örneklerle bahsederek şikayet etmeni seviyorum. “Ah bu haylaz hafızam” diyen bakışlarla bana baktıktan sonra, bir zamanlar okuduğun bir gazete haberinden medet umar gibi birden durduk yerde “çinko almalıyım” demeni seviyorum.

 

 

Otuzlu yaşların bana verdiği taze bilgelikle şimdi anlıyorum ki, Paris aklı bir karış havada bir çoban değildi, o gerçekten bir bilgeydi çünkü aşkı seçmişti. Ne bütün budalalara hükmeden bir başka budala olmayı ne de her şeyi ihtişama ve altına dönüştüren zenginliği kabul etti. Sadece ve sadece bir kadının aşkını ona vaat eden tanrıçayı seçti. Ve tabi bu seçişle kendisiyle birlikte bir çok kişinin yazgısını da belirledi.  Ama aşk varken başka ne seçilebilir ki?

 

Geleceğin belirsizliğinden bunaldığın zamanlarda biraz rahatlamak için azıcık da oburluğundan, hamarat bir tavşan gibi neredeyse ışık hızındaki bir çabuklukla çekirdek çitlemeni seviyorum.

 

Arabayı sürerken oturduğun koltuktan sonsuz göğe yayılan hayali bir çizgiye aşıkmışsın gibi dimdik durmanı ve direksiyonu tutan ellerinin anaç kavisini seviyorum.

 

Geçmişten gelen ve geleceğe yayılan sıkıntılar aklına gelince yüzünün aldığı hafif ekşimsi hali seviyorum. Dudaklarının hafif gerginliğinden yansıyor hüznün. Böyle anlarda bir güç ve bilgelik alırmışsın gibi elimi yanağıma koymanı seviyorum.  Bunu daha önce yazdım sanırım. Seninle ilgili her şeyde tekrarlara düşmeyi seviyorum.

 

 

Sıradan insanı hiç affedemiyorum. Onun her zaman güdük kalan iyilik ve kötülük anlayışı yüzünden kınamadım. Yardım kampanyalarında kısa kalan kolları yada iş yerlerinde yaptıkları ufak tefek sahtekarlıkları yüzünden değil onları affedemem. İnanılmaz sıkıcı, tekdüze ve yavan oldukları için içimdeki dar zamanlı mahkemelerde yargılayıp müebbet suskunluklara mahkum ediyordum. Onların hiçbir zaman bir aşkları olmadı ve olmayacak...

 

Merdivenleri telaşla çıkarken, daha birinci kattan duyduğum ayak seslerine eşlik eden naylon torba şarkısını ve sıklaşıp sığlaşan nefesini duymayı seviyorum. Kapıdan içeri girer girmez telaşlı bir sarılmanın, sabırla bizde tükenmesini bekledikten sonra kadınca bir titizlikle terliğini giyerken güne dair sorular sormanı seviyorum.

 

Kanepenin kenarında sakince oturup elin kucağında gözlerini bana bakarak dinlerken cümlemin son iki yada üç kelimesini anlayışlı bir psikoterapist edasıyla tekrarlamanı seviyorum.  Cümlem bitince dediklerimi kafanda tartmak için kanepenin o çok sevdiğin düşünce noktasına gözlerini dikip bir süre sessiz kalmanı ve sonra düşüncelerden sıyrılıp yanağıma elinle dokunmanı seviyorum.

 

 

Televizyonun uzaktan kumandasına bastığımda odaya yayılan budalalık ve yavanlık, politikacıların yüzünden akan nursuzluk, görgüsüz belediyenin her yere kondurduğu üst geçitlerle garip fütüristik filmlerden fırlamış gibi duran çirkin sokaklar, bir mal satmak için bin yalan uydurmaya hazır esnaflar, yere tüküren kısa boylu, bıyıklı ve hayatı kaymış işsiz güçsüzler, ellerinde naylon torbalarla dolaşan memurlar, hiç bitmeyen bir umut çığlığı gibi yükselen araba kornaları, enflasyon tahminleri, Avrupa topluluğu yada güneydoğu Anadolu projesi ve aldığım maaş ile sattığım rüyalarımı yan yana koyunca bir aşk, bir hayal ve bir hayat etmiyor işte.

 

 

Senin için aldığım ufak kartların birini evin bir köşesinde bulunca yada çiçekçi ile didişerek aldığım bir çiçeği kapının girişinde elimde görünce yüzünde yayılan taze ilkbaharı seviyorum. Senin için yazdığım şiirleri ilk okuduğunda yüzüne yayılan hayranlığı seyretmeyi seviyorum. Sonra iş bilir bir patron edasıyla “şiirimi ver hadi demeni” seviyorum.

 

“Ne varsa aşk imiş alemde, gerisi yalanmış” sözü ne kadar doğruymuş meğerse.

 

Gençliğin gitmesinden de kötüsü aşk da gitti. Sıradan insanlarla dolu bir dünyada sıradan bir insanım. Aşk da gidince bir yetimlik kaldı üstümde işte. Kendi kendimde, başka insanlarda ve zamanda kayboluş...

 

 

Aşk neye benziyor biliyor musun? Öyle şairane benzetmelere gerek yok. Arabayla yolda giderken birden radyoda çok güzel bir parçanın çıkmasına benziyor. Mutlu bir tesadüfle o harika parça o harika yolda ve siz harika bir haldeyken çalmaya başlar. Ne durdurabilirsiniz ne de başa sarabilirsiniz. Hatta belki parçanın adını bile bilmezsiniz. Bir büyü sarar sizi. Yaşama inanırsınız tekrar. Parçayı mırıldanırsınız, gözünüz yola kayar. Nerdeyse sevinçten ağlayacak gibi olursunuz. Sonra parça biter. Aynı saflıkla gidip o parçanın olduğu CD’yi almaya kalkarsınız ve alırsınız. Eve gelince dinlediğiniz aynı parçadır ama o büyü yoktur artık.

 

Aşk bitmiştir.

 

Alçak gönüllü bir derenin yanında kurulmuş fazla saygılı bir tahta masada otururken, yanı başınızda sessizce akıp giden derede yıkanmış etli kirazları melamin bir tabaktan iştahla yer gibi seninle sevişmeyi seviyorum.  Gözlerinin kapanmasını, yüzünde beliren gizli gülümsemeyi ve kutsal göğüs uçlarının avucumun içini kesip kanatmasını seviyorum. Sen öpersin kan durur. Akan kanı durdurmak için iyi geceler öpücüğü şefkatiyle avuç içimi öpmeni seviyorum.

 

Hayır, hayır. Olmadı, hiç olmadı. Ne böyle bir sevişme ne de akan bir kırmızı kan. Bir kere bile “bir tanem” diye iki elin, bir kendin olarak sarılmadın ki...  Sen hiç olmadın ki...

 

Her aşık sevdiğini öldürmek zorundadır. Bir kelimeyle yada bir bakışla... Meşru müdafaadır bu yoksa kendi de yitip gidecek ve çıldıracaktır. Öldürmek zorundadır ve hep öldürür.

 

Gittiğinden beri Pazar kahvaltılarında zeytinyağı, beyaz peynir ve kekiği karıştırıp ekmeğin üstüne sürüp fırına vermiyorum. Yalapşap bir şeyler yiyip çay içiyorum. Bütün akıllı tanrılar, kanatlı melekler, huysuz cinler ve el hareketlerine gülümseyen bebekler söylesinler, seninle yapılan bir Pazar kahvaltısından daha büyük ve erişilecek bir mutluluk, paye, zirve yada sevinç var mı?

 

Bir gün gittiğin için ben seni affedeceğim ama sen asla kendini affedemeyeceksin... Yunus himmet yerine nimeti seçtiğinde hemen anlamıştı yaptığı hatayı. Kırk yıl odun taşıdı Taptuk Emre’nin dergahına himmeti bulmak için. Sen de bir gün anlayacaksın aşkın nimetten değerli olduğunu. Ama... ama kırk yıl yüreğime çiçek taşısan bir aşkı bulabilir misin?

 

Yan Yunus, kavrul Yunus, öl Yunus.

 

Aşkın yok artık...

Mehmet Emin Arı