“Bir
çocuk olmadan yeryüzü cennetine giremezsiniz”.
Kutsal
kitaplarda böyle yazar. Bu düşünce çocuğun masumluğu yada
saflığı ile ilgili değildir. Bir çocuk, daha doğrusu bebek
anladığınız anlamda saf yada masum değildir. İyi yada kötü
değildir. İyiyi ve kötüyü bilmez. Bir yılanı boğabilir ama
melekde değildir. Çocuğu bizim gözümüzde bu kadar ulaşılmaz
kılan nedir? Çocukda bizim asla erişemiyeceğimiz bir kabulleniş
vardır. Yaşamı dümdüz ve eğreltisiz görür. Ardından
bakabileceği bir gözlüğü, yaşamı modelleyecek bir yaşam
felsefesi yoktur. O gördüğünü görür.
Dış
dünya aslında sadece ve sadece iç dünyamızı yansıtan bir
aynadır. Dışarda gördüğümüz iyi, kötü, parlak ve sıkıcı
dünya aslında yalın ve eksiksiz iç dünyamızdır. Dış dünyadaki
otlar, bulutlar ve sokaklar sizden aldığını hiçbir şekilde
değiştirmeden bir ayna gibi tekrar size yansıtır. Dışarda gördüğünüz
aslında kendinizsinizdir. İçsel yasamınız ve dış dünyada
belirleyici ve baskın olan hep iç dünyamızdır. Yaşadığınız
aslında hissettiğinizdir.
Bir
çocuk bu yansıtma oyununda bizim yapamadığımız bir şeyi
yapar; dış dünyayı kandırır. Kendi içsel yaşantısından dış
dünyaya bir şey yansıtmaz çünkü içsel yaşantıyı oluşturabilecek
bir “benliği” yoktur. Henüz daha “ben” diyememiştir.
Bir yetişkinin aksine dış dünyayı değil, dış dünya çocuğu
yansıtır. Çocuk ayna olmuştur ve dış dünyadan aldığını
olur. Bir kuşa bakınca kuş, ağaca bakınca ağaç, denize bakınca
deniz olur.
Yetişkin
bir insan denize bakınca kafasındaki maviyi, dalgayı, kokuyu
denize aktarır. Deniz yetişkinin halet-i ruhiyesine göre mavi,
dalgalı ve güzel kokulu olur. Hiç tereddütsüz yetişkinin tanımladığı
biçimde mavi, dalgalı, kokulu, güzel, derin, sonsuz,
harikulade, korkunç, ürkütücü, anne ve su yığını olur.
Halbuki
deniz, mavi, dalgalı, kokulu, güzel, çirkin, derin, sonsuz,
harikülade, korkunç, ürkütücü, anne ve su yığını değildir
ve hiç olmamıştır. Hiçbir zamanda olmayacaktır.
Deniz
denizdir. Bundan öte bir tanım getiremezsiniz.
Denizin
sadece deniz olma deneyimini yaşamak bir çocuk bilincini ve
ruhunu gerektirir. Çocuk bir “ben” ve çocuk olduğunu
bilmez, bu yüzden denizin deniz olmasını yaşar.
Bir
yetişkin için denizin deniz olma deneyimini yaşamak bir
hayaldir. Bir çocukken çabasızca yaşanan bu bilinç ve duruma
erişmek için çok zorlu yollardan geçmek gerekir. Yitik cennete
dönmek çok ama çok zordur. Tekrar o duruma erişince çok ama
çok sevinir. Bu deneyimini parlak adlarla adlandırır; nirvana,
büyük gerçek, tasavvuf yada büyük aydınlanma der.
Oysa
yaşadığı ve bulduğu tek şey çocuk olma halidir. Unuttuğunu
hatırlamış, kaybettiğini bulmuştur.
Denizin
yalın olarak deniz olma bilincini yaşamak neden kelimelerle
ifade edilmeyecek kadar hariküladedir? Denizi, sadece deniz
olarak görmek, yanılgılarımızın, korkularımızın ve hırslarımızın
çarpıtmasına uğramadan doğrudan gördüğümüz deniz, gerçekten
muhteşemdir.
Mucizenin
adını taşır.
Maviyi
tekrar adlandırmak tarih boyunca toplum içindeki çok az kişi
tarafından başarılmıştır.
Cennet
o kadar yakınınızda ki onu göremezsiniz. Bir garip kapının
ardındadır cennet. Aklın binlerce fil gücündeki saldırıları
bu kapıyı milim kıpırdatamaz. Akılla bu kapıyı asla açamazsınız.
Bütün toz duman, bağırma ve saldırılar karşısında sessiz
bir vakurla bu kapı karşınızda dikilir. Sonra bir bebek
emekleyerek gelir ve ufak eliyle kapıya dokunur. İttirmez bile,
sadece yumuşak bir dokunuşla dokunur. Kapı itaatkar bir masal
cini gibi ardına kadar açılır.
Ne
vardır kapının arkasında?
Işık,
sadece ışık. Gözleri kamaştıran bir ışık.
Paradoksal
değil mi? Aklın gözüyle bakılınca evet. Ordulara baş eğmeyen
bir kapı bir çocuğa boyun eğiyor. Gönül gözüyle
baksanız? Nedir gönül gözü? O dünyanın her zamanki halidir.
Maviyi
tekrar adlandırmanız dileğiyle.
Mehmet Emin Arı