Güzele 14 gün, 11 saat, 34 dakika, 23 saniyede doyulur 

               

Eski bir laftır, “güzele kırk günde doyulur” diye. Ben bu rekoru kırdım ve güzele 14 gün, 11 saat, 34 dakika, 23 saniyede doydum. Güzel, oldukça güzel bir kadınla başımdan geçen gerçek bir hikayeyi anlatarak güzel kadınları ve güzel kadın mitosunu erkek gözüyle biraz incelemek istiyorum. Amacım yargılamak, intikam almak yada yerden yere vurmak değil, sadece ve sadece önce onu sonra bir erkek olarak kendimi anlamak. Yaşadıklarım doğrudan birinci elden olduğu için olayların gerçekliğinden asla şüphe etmeyin fakat yorumlarımın nesnelliği tabi ki tartışmaya açıktır. Bunu baştan kabul ederim fakat kedi erişemediği ciğere mundar der türünden bir yaklaşımımda yok ama kabul edersiniz ki tamamen nesnel olmamı bekleyemezsiniz. Yaşanılanlara, ona ve en önemlisi kendime olan saygımdan dolayı onun kimliğini deşifre edecek tüm ayrıntıları, bilgileri, isimleri, zamanları ve kişileri değiştirdim. Tabi beni ve onu çok yakından tanıyan kişiler hemen anlayacaklardır. Eğer bu konularda mutabık kaldıysak devam edelim. Bu köşe benim ve kuralları ben koyarım :) (bir köşe açtık hemen de havalandı- editör).

 

İki sene önce uzun bayram tatilinde bir yere kaçamamış evimde kafa dinliyordum. Akşam vakti internetteki surf yaparken ICQ’den bir mesaj geldi, “mesleğin ne?”. Listemde olmayan biriydi, infosuna baktım, hiçbir şey yoktu. Cinsiyeti bile yazılmamıştı. Böyle selamsız sabahsız doğrudan mesleğimi sorduğu için bir payladım önce fakat ısrarla mesleğimi soruyordu. Daha sonra öğrendiğime göre, o garip ilişkisindeki adamın mesleğinden birilerini arıyormuş. Tarzından, yazdıklarından yeni nesil kadınlardan birini anlamıştım. Bunu söyledim. Şaşırdı, nasıl anladığımı sordu. Ben de tarzından dedim. Sürekli olarak mesleğimi sormaya devam etti. Sonunda mühendisim dedim. Bu sefer hangi okul demeye başladı. Bodoslamasına soruyordu, ben sıkılmıştım. Kavga etmeye başladık, en sonunda ignore etmeye karar verdim, sonra birden durdum. Bak dedim böyle olmayacak, şunu baştan alalım. Bunu deyince biraz yola gelir gibi oldu. Gece boyunca sohbet ettik. Aynı okuldan ve hatta aynı bölümden farklı zamanlarda mezun olmuşuz. O da Ankara’ da oturuyordu. Bölümdeki kız arkadaşları hatırladım. Mühendislik bölümlerinde kızlar az olur ve olanlarda pek güzel ve çekici olmaz. Daha doğrusu pek bakımlı olmazlar, bakımlı olmaya vakitleri kalmaz. Şakayla karışık “sen de bıyıklı mühendislik kızlarından mısın? “ diye sordum. Hemen diklendi, hayır ben çok güzelim dedi. Pek inanmadım. İnternet dünyası hakkında kitap yazacak kadar çok bulunduğum için, kişilerin kendileri hakkında yaptıkları yorumlara her zaman temkinli yaklaşırım. Örneğin bir kadın internette çok güzelim diyorsa, güzeldir, güzelim diyorsa normaldir, eh fena değilim diyorsa çirkindir, güzellik göreceli diyorsa bilin ki yine çirkindir. Tecrübelerim bunu gösterdi.

Neyse. Gecenin ilerleyen bir saatinde ben çıkıyorum dedi. Bir daha ICQ’ye gelmem çok zormuş. Madem öyle bir e-mail yada telini ver dedim. Cep telefonunu verdi. Yarın görüşelim dedim. İkiletmeden olur dedi. Ertesi gün aradım. O gün gelemeyecekmiş. Olur dedim. Akşam tekrar ICQ’de buluştuk. Daha önce söz verdiği resimlerini gönderdi.

Resimleri alınca nefesim kesildi. Gerçekten çok güzeldi. Başak sarısı saçlar, akdeniz mavisi masmavi gözler, bıçakla kesilmiş gibi duran bir alımlı dudak. Küstah ve şımarık bir bakış. Önce hayran oldum bu güzelliğe sonra da tedirgin. Biz erkekler, çok güzel kadınlarla olmayı hep hayal ederiz ama bir taraftan da olmasından için için korkarız. Neden? Bunun bir çok sebebi var. Kadının, kadınlığı ile ön plana çıkıp bir meta olduğu bir toplumda çok güzel kadın toplumun sunduğu bir ödüldür. Kafaların gerisinde hep şu düşünce yatar, en güzel kadın her zaman en güçlü, en akıllı ve en önde olan, sürünün başı erkeğin hakkıdır. Bu kısmen doğru kısmen yanlıştır. Böyle olunca ister istemez kendinize olan güveniniz sınanır. Herkesde, kendine güveni tam olan erkeklerde bile kendi hakkında bir “acabası” sı vardır. Kendine güvenen bir erkektim ama benimde kendime ait “acabalarım” vardı. Açıkca itiraf ediyorum görüşmemeyi bile düşündüm. Bir mazaret uydurup gitmeyecektim. Yanlış olan bir şey var, güzel kadının varlığı, bana mutluluk, haz ve keyif verecek yerde nedense tarafımdan ve tabi ki diğer tüm hem cinslerim tarafımdan bir imtihan, bir hodri meydan olarak görülüyor. Sanki bir ilişki denemesi değil de, bir meydan okuma gibi algılanıyor. Bu durumda güzel kadına iki tür yaklaşım geliştiriyoruz “fethet” yada “terk et”. Karşımızda bir kale var da, ya biz bu kaleyi fethedeceğiz, eğer gözümüz kesmiyorsa hiç bulaşmadan yanından geçip gideceğiz. Çoğu erkek çok güzel kadına karşı ikinci seçeneği tercih eder. Yenilgi olarak kabullendiği reddedilişi yaşamamak için hiçbir riske girmez ve çok güzel kadına ilişmez yada negatif bir yaklaşımla çok güzel kadına karşı “erişemediği ciğere mundar deme” yoluna sapar. Çok güzel kadını bozmaya, aptal konumuna düşürmeye çalışır. Güzellik yarışmalarına katılan güzellere sorulan genel kültür soruları yada televolelerde mankenlere sorulan absürd sorular. Yahu kadın güzelliğini göstermek için oraya çıkmış, nobel ödülü alan fizikçiye şey diyor muyuz? “Tamam aklını ispat ettin ama bir de bacak estetiğine bakalım” neyse. Ben bu iki uç noktayı da seçmedim, üçüncü bir yol buldum: sonuçta o da bir insan dedim.

 

Kendime ait bir güvensizliğim yoktu. Toplumsal anlamda her kız annesinin kadınlar toplantısında gururla anlatacağı kadar vardım yada başarı tanrısını umursamayacak kadar onun  sevdiği kullardan biriydim. Yani taşıyamayacağım bir kadın yoktur. Bir kadının araba sürmesi ve benim sağ koltukta oturmam yada o kadının benden çok para kazanması beni hiç rahatsız etmez daha doğrusu bunları düşünmem bile. Kendimle ilgili ayrıntılara girmeyeceğim çünkü gereksiz ukalalık yada kendini beğenmişlik olur fakat yapmacık bir alçakgönüllülüğün kendini beğenmişliğin bir başka yolu olduğunu bilirim. Bunları yazıyorum çünkü kafanızda aciz bir erkek imajı doğmasını istemiyorum. Olayı netlikle görmenizi istiyorum.

 

Neyse. Ertesi gün saat üç gibi buluşmaya karar verdik. Ben çıkmadan önce seni ararım dedi. Tamam dedim. Saat üç oldu, arayan soran yok. Ben evde, cicilerimi giymiş, traş olmuş ve kokumu sürmüş bir şekilde bekliyordum. Evini ve cep telefonunu aradım. Kimse cevap vermiyordu. Daha sonra aramızda en büyük problem olacak şeyi o gün ilk defa yaşamıştım. Atlatıldığımı düşündüm. Haklı olarak sinirlendim ve tabi meraklandım. Başına bir şey mi gelmişti? Neyse akşam 7.30’da tekrar aradım. Uyuya kalmış. Cezalısın dedim. Oturduğum yere yakın bir cafe’ye gelmesini söyledim. Tamam dedi. Özür dilememesi dikkatimi çekmişti. Bunu daha sonra defalarca yaptı ve asla özür dilemedi. Haksız olduğu açık ve bariz olduğu durumlarda bile özür dilemedi.

 

 

Neyse buluşma yerine on dakika öncesinden gittim. Cafe ’de çok güzel bir kadın oturuyordu, içimden keşke bu olsa diye geçirdiğimi hatırlıyorum. Meğer oymuş. Gerçekten resimlerindeki kadar güzeldi, daha doğrusu çok güzeldi. Çok güzel bir kadın. Ülkenin sayılı iyi okullarından birini bitirmişti. Master yapıyordu, oldukça iyi bir yerde çalışıyordu. Liseyi birincilikle bitirmişti ve altında son model lüks bir araba vardı. Gerçek olamayacak kadar mükemmel gibi duruyordu. Yaşı da uygundu. Bütün bunları yan yana koyduğumda ideal bir eş figürü çıkıyordu. Neden olmasındı, gerekli olan bir alyans ise neden takılmasındı. İlk tanıştığımız gece zihnimin arka planında bu fikir doğmuştu. İlk görüşte böyle bir karara varmak tabi ki mantıklı değildi ama o andaki halet-i ruhiyem ve davullarımızın denkliği bende bu fikri uyandırmıştı.

 

Çok güzel bir sohbetti. Benden hoşlanmıştı, bunu hem davranışlarıyla hem de doğrudan sözleriyle dile getirdi.  Her şey inanılmayacak kadar iyi gidiyordu. Acaba bir kamera şakası mı vardı? Sonra o adamdan bahsetmeye başladı. Bir garip sağlıksız aşk ilişkisi vardı.  Bir adam varmış, beş hafta boyunca çıkmışlar, adamı kırmış, aşağılamış ve üzmüş sonra adam da bunu terk etmiş vs. vs. bildik bir hikayeydi. Daha sonraki günlerde her gün buluştuk ama yalnız değildik; o, ben ve o adamın varlığı. Adamı önce sevmemiş yada hoşlanmamış sonra ne olduysa bir ilişki başlamış. Adamın bir sürü problemi varmış, en sonunda ben yapamayacağım deyip ayrılmış. Sorun da tam buradan kaynaklanıyordu ya, nasıl olur da bir erkek onu terk ederdi. Hani kendisi adamı kapının önüne koysa hiç sorun olmayacaktı.

 

Daha sonraki iki hafta benim mücadelemle geçtim. İlişkinin geleceği olduğunu düşündüğüm için neredeyse insanüstü bir gayret gösteriyordum. Gel geç ilişkilerden, çoklukta yaşadığım yalnızlıktan yorulmuştum. Açıkcası evlenip barklanmak, en önemlisi de bir çocuk istiyordum. Her insan bir ilişkinin başında diğer insana bir kredi açar. Tıpkı bankaların açtığı yatırım  kredileri gibi. Diğer taraf ya bu krediyi değerlendirip üstüne bir şeyler koyar yada fütursuzca harcayıp bitirir.

 

Ben ona yaşamımda daha önce iki kadına açtığım krediyi vermiştim; baştan peşin peşin. Önce yavaş sonra artan inanılmaz bir hızda bu krediyi tüketti. Olayları anlatmak istemiyorum. Bir çok şey sinsice bir şeyleri yıprattı. Onun için yemek yaptığımda sebzeleri neden büyük doğramışım diye kızdığında kocaman bir parça yerinden koptu. Geleceğim deyip evde saatlerce bekletmesi olağan hale gelmişti. Her seferinde çiçek götürmüştüm, eve geldiğinde bile çiçeklerle karşılamıştım oysa o eve gelirken bir kere bile gerekli bir şey var mı? diye sormamıştı. Alt kat komşum bana Diyarbakırlardan baklava getirirken sevgilim bir şişe kola getirmeye üşeniyordu. Ben yalvarırcasına rica ediyordum, ne olur benim hevesimi kırma. Yaşamda hiçbir şey seni seven bir insandan daha değerli olamaz, ne olur “biz” demenin ve benim değerimi anla. İlişki iki kişinin büyük kaşıklarla birbirini beslediği bir sofradır, karşındaki aç kalıp ölürse sende beslenemezsin derdim. Garip ama ilişkideki klasik kadın rolünü ben oynuyordum, o ise umarsız erkeği. Bu kara mizaha gülüyordum. Acaba geçmişte birinin ahını mı aldım?

 

Eski adama dair bitip tükenmek bilmeyen konuşmalar. Herkes onu asla göremezsin derken ben git onu gör diyordum. Sonunda lafımı dinledi ve gidip, gördü. Sonuç tahmin ettiğim gibiydi, üstünden attı yada atar gibi yaptı. Bilemiyorum ama yüzü ona dönüktü.

 

Gitgide elimden kaymaya başladığını hissetmeye başlamıştım. Cep telefonunu aradığımda akşam 12’lere kadar cevap vermezdi. Her sevgili gitmeden önce gideceğine dair işaretler verir. Üstüne bir yorgunluk havası çöker, öfkelenmez. Yaptıklarınıza itiraz etmez olur ve inançlı insanlarda görülen bir tevekkül ve kabulleniş üstüne çöker. Bende de aynısı olmaya başlamıştı. Artık cevap vermeyince yada aramayınca kızmıyordum. Ben seni ararım dediği günlerde ben çoktan başka planlar yapmaya başlamıştım. Pazar günü buluşalım dediği zaman ben çoktan öğlen bisikletime binmiş yollara çıkmış oluyordum. 

 

Tanıştığımızın ikinci haftasında pazartesi günü hastaneye gidecekti. Muayane sonucunu merak ediyordum. İyi miydi? Öğlen aradım, öğleden sonra aradım, saat beşte aradım yarım saat aralıklarla sürekli aradım. Cevap vermiyordu, cep telefonu açılmıyordu. Birlikte olduğumuz zamanlarda telefonu çalar ve o açmazdı ya sanırım yine aynısı yapıyordu. Salı günü hiç aramadım. O da aramadı. Çarşamba sabahı aradığımda, hoşçakal dedim ve bir daha aramadım. Tabi o da aramadı. Bana değer verdiğini, çok özel olduğumu söylemesine rağmen beni kazanmak adına hiç ama hiçbir şey yapmadı. Kötü bir insan olduğundan yada bana değer vermediğinden değil, böyle bir şeye alışık olmadığı için aramadı.

 

Üstümde sadece bir yorgunluk ve pas tadı vardı. Çok içilmiş bir gecenin sabahındakine benzer bir duygu vardı. Nasıl olmuştu da, hayatımı paylaşabileceğim diye baktığım kadın, iki hafta içinde taşınması çok zor bir yüke dönüşmüştü? Cevabı basitti. Çünkü hiçbir şey vermiyordu. Güzel kadın sevemez yada güzel kadın kendine aşıktır türünden genellemelere inanmıyorum. Her genelleme istatistiki olarak çoğunluğu kapsar ama bütünü değil. Neyse. Tabi ki güzel kadın da sever, sevmemesi için bir neden yok. Son tahlilde güzel kadında bir insandır ve de o da her insan gibi sevebilir. Bu tartışılmaz bir şey ama güzel kadının bir handikapı var, o da ilişkilerinde zor emek harcaması. Bir erkeği kazanmak (elde etmek değil) adına bir şey yapmakta zorlanıyor çünkü buna hiç ihtiyaç duymamış. Erkekler her zaman yaşamlarına bedelsizce katılmış oluyorlar. Bir erkek için genellikle bedel ödememişlerdir. Aşık olabilirler ama sevmeleri zor oluyor. Sevmek için o insanın bedelini ödemeniz gerekli. Her ne kadar medya ve aşk papazları bunun aksini iddia etse de aşk dünyanın en kolay şeyi. İngilizce “ fall in love” kelimesi aşık olmak için kullanılır, yani  “aşka düşersiniz”. Edilgen bir tavırdır ve bir şey yapmanıza gerek yoktur. Siz bu “aşık olma” eyleminde özne değil nesnesiniz.  Sevmek ise daha zordur. Bir insan için kitap bakmak, ona bir şey almak için şehirde bir saat gezinmek gibi zor olan eylemleri gerektirir. Bir başkası için yapılan işlerdir yani emektir. Bir seviyi besleyen şeylerde bu türden emektir. Bunu ayrı bir yazıda ele alacağım.

 

Güzel kadının etrafında her zaman bir sürü hayranı vardır. Onunda bir sürü hayranı vardı. İş yerindeki işçilerden doktoruna kadar herkes ona ya hayrandı yada aşık. Doğrudur, inanırım. Onlarca hayranı vardı ama bir erkeği hiç olmamıştı. İki kişinin oluşturduğu ilişki, parçalarından çok fazla bir şeydir. “kadınım” yada “erkeğim” demek ancak sizi tamamlar. Kimse kendi kendini kucaklayamaz. Bütün bireysellik söylevleri bir yerde tıkanır. Ne olursanız olun, istediğiniz kadar popüler, güzel, zengin ve yakışıklı olun, toplumsal konumuz ne olursa olsun kendinizi kucaklayamazsınız ve kendi saçınızı okşayamazsınız. Kimse kendi dudağından kendini öpemez. Mutluluk bireysel yaşanan toplumsal bir şeydir.

 

Çuvaldızı güzel kadına batırdık, birazda iğneyi kendimize batıralım. Biz erkekler güzel kadınları seviyor muyuz? Hayranlığımız ve arzularımızla onu bir yalnızlığa itmiyor muyuz? Çok güzel bir kadının intihar teşebbüsü yada ölmesi bizi neden şaşırtıyor bu kadar. Marilyn Monroe ’yu kim öldürdü, FBI ’mı yoksa büyük popülerliğinin içinde yaşadığı kutup yalnızlığı mı?

 

Kaçımız güzel kadındaki küçük kızın elinden tuttuk?  yada hayranlıkla, nefret gibi uç duygular arasında gidip gelmeden bir insan gibi sevebildik? Etrafa hava atmak için değil de, piknik yapmak için bir yere götürdük? O güzel, çok güzel bir kadın olmasaydı ben ne kadar tahammül ederdim saygısızlıklarına, atlatmalarına. Çirkin olsaydı? Sanırım en fazla bir gün.

 

Yaygın kanı güzelliğin bir avantaj olmasıdır. Bir açıdan bakıldığında güzellik bence dezavantajdır. Bu kadar talipliniz olursa seçmeniz ve birine bağlanmanız görece oldukca zorlaşır. Sonuçta hiç birini beğenmezsiniz ve yapayalnızda kalabilirsiniz. Bir çok güzel kadın, güzelliğini toplumsal konuma dönüştürmek için “uygun” evlilikler yaparlar. Bu bir anlamda güzelliğin, toplumsal piyasada bir şeyle değiş tokuş edilmesidir. Güzel kadın güzelliğini ortaya koyar, zengin yada güçlü adam toplumsal statüsünü. Her iki tarafta iyi bir alış veriş yapmıştır. Güzel kadını bekleyen bir çok tuzak vardır. Kendi bireyselliğini oluştururken üretim ve yapıcılığı bir kenara koyar ve zengin bir kocayla kolay bir çıkış yolunu tercih ederse durum daha da vahim bir hal alabilir çünkü varoluşunu temel aldığı güzellik gelip geçici ve nankör bir şeydir. Zamanla göz altlarında torbalar oluşur, memeler sarkar. Estetik cerrahide bir yere kadar size yardımcı olur. Çirkin bir kadın 60 yaşında bilimsel bir makale yazıp mutlu olabilir ama güzel kadın belli bir yaştan sonra ümitsiz bir mücadeleye girer; güzelliğini sürdürme ve koruma. Oysa şimdiye kadar kimse zamanı yenememiştir, yenemezde. Varoluşun temel merkezi olan güzellik de kaybolunca varoluş da çöker. İşte bu anda güzel kadın için bir ümit doğar. Ölüp yeniden doğabilir, tabi bu fırsatı kullanabilirse.

 

Neyse. Güzele kırk günde doyulur sözü doğruymuş. Güzellik de bir uyaran yani stimilusdur. Zihin zamanla bu uyarana alışır. Çok parlak bir gün ışığı önce gözünüzü kamaştırır sonra gözünüz alışır ve sonra normale döner her şey. Leyla’nın güzelliği de önce gözümü kamaştırmıştı sonra güzelliğine alıştım. Gündelik sıradan bir şey oldu. Bir ilişkiyi sürdürmek için hiçbir önemi yoktu. Belki cinsellik açısından önem taşıyabilirdi. Erkeklerin güzel kadınlara dair en önemli hayal kırıklıkları zaten bu yatak faslında yaşanır. Güzel kadın=harika bir cinsellik gibisinden bir ön yargı vardır. Doğru değil. Cinsellik sadece maddi anlamda göğüs, kalça ve dudak değildir. Bir adanmışlıktır. Erkek olsanız da bir karşı taraftan size yönelmiş bir arzuyu ve kabullenişi beklersiniz. Bu yoksa başka şeylerde olmaz. Dikeydeki avantajlar her zaman yataya yansımaz.

 

Bu iki haftalık yorucu ilişki benzeri şeyden sonra telefonu açıp “hoşçakal, ben gidiyorum dedim. Sen harika bir son model spor arabaya benziyorsun; çok güçlü bir motoru, kliması, abs, airbag, yol bilgisayarın, ebd, esd vs. vs her şeyin var.” Karşımdan bir gülümseme sesi geldi. Hoşuna gitmişti bu benzetme. “Yalnız” dedim, “tek bir kusurun var. Ufacık bir kusur. Tekerleklerin yok. seninle hiçbir yere gidilmiyor. Olduğu yerde durup duruyor insan” Telefondaki gülümseme birden kesildi. Bir daha da görüşmedik.

 

Okuduklarımdan sonra itiraz edebilirsiniz. Kuyruk acısıyla yazıyorsun, hayal kırıklığına uğramışsın, bu yüzden onu eleştiriyorsun diyebilirsiniz. Haklı olabilirsiniz. Hemen itiraz etmem. Her güzel kadın onun gibi midir? Tabi ki hayır. Genellemeler yanlış değildir ama tümü kapsamaz. Çok güzel kadına karşı tavrımı şöyle belirledim, bak, hayran ol, estetik olarak takdir ve yoluna devam et. Monet’in tablolarına hayranım ama sırf göz estetiği için o kadar bedeli ödeyip evin duvarına asamam.  Güzel olup da güzelliğinin farkında olmayan kadın var mıdır? Yani güzelliğini bir kılıç gibi değilde bir ipek eşarp gibi taşıyan? Var. Danimarka’da bir kafede garsonluk yapan kadının zerafeti, güzelliği, çekiciliği ve doğallığı aklıma geldi. Güzellik bilincinde olmadan yaşanırsa ruhani bir şey oluyor, tıpkı mutluluk gibi. Mutluyum dediğiniz anda mutluluk biter.

 

Bu yaşadıklarımdan kendimce çıkardığım sonuç şu: güzellik bir kadına sadece diğer kadınlara nazaran ilişkilerde en fazla 14 günlük bir avantaj sağlıyor, en azından benim için.  Bu yazıyı kafamda tasarlarken bisikletle geziye çıkmıştım. Kırmızı ışıkta durdum. Yanımda bir araba durdu. İçinde güzel bir kadın vardı. Aklıma yaşadıklarım geldi ve güldüm. Şaşırtıcı bir şey kadın da bana gülümsedi. İçimden bir ses “bir kere yaşarsan hatadır, iki kere yaşarsan aptallık”. Nazikçe başımla selam verip arabaların giremeyeceği park yoluna saptım.

Mehmet Emin Arı