Biz erkeklerin toplumsal
rollerinden biride babalıktır. Babalık oldukca ilginç bir
kurum. Anne "olunuyor" ama baba olmak ise öğreniliyor.
Bir çocuğum maalesef yok, ama gıyabında bir babalık olayı yaşadım.
Arkadaşlarım Dilek ve Ömer'in kızları İlayda bir buçuk yaşındayken
bir süreliğine ben baktım. Baktım dediğimde, cumartesileri İlayda'yı
alıp parka götürmek, ve anne babası gece bir yere gidince
"babysitter"lik yapmak şeklinde oldu.
Erkek adam çocuk bakar mı? demeyin. Bir çocukla ilgilenmek size
sandığınızdan fazla şey kazandırabilir. Bir kere onun yaşam
sevinci size bulaşıyor. Sabretmeyi öğreniyorsunuz. Bunun dışında
konuşamayan bir varlıkla iletişime geçmek, onu anlamaya çalışmak
sizi garip bir şekilde dolaylı yoldan insan sarrafı yapıyor.
Bir genç yazar adayı Aldous Huxley'e, yazar olmak için ne
yapması gerektiğini sorduğunda, karşılığında üç kedi alıp
yetiştirmesini öğütlemiş.
Bildiğiniz gibi kediler gibi bebeklerde konuşamaz. Konuşamayan
bir canlıyla iletişim kurmaya çalışmak (çünkü konuşma
iletişimin sadece bir türüdür) ilk başta oldukça zor bir şeydir.
bir bebeğin ya da kedinin derdinin ne olduğunu anlamaya çalışmak
ilk başta size neredeyse imkansız gibi gelir. Zamanla hissetme
başlar vs. Eğer benim gibi bir yazarlık düşünüz varsa,
insan ruhunun satır aralarını okumanız gerekir. Bu tür bir
deneyimi İlayda ve ölmüş kedim Kalinka'yla yaşadım. Bunların
dışında bir bebekle ilgilenmenin size kazandırdığı bir şey
daha vardır ki bunu sona sakladım. Şimdi gelelim gıyabında
babalık deneyimime.
"Babysitter"lik gibi zor bir işi yüklenmeden önce İlayda'yla
cumartesileri parka gittik. Parka gitmek çocuk bakımının en
keyifli kısmıydı. Ayrıca İlayda'yı sevmek isteyen güzel
ablalarla tanışma imkanım oluyordu. Her şeyi bilen, bencil ve
hırslı büyüklerden sonra İlayda ruhumun vahası olmuştu.
Hepimiz bu yitik cenneti yani çocukluğu yaşamıştık. Sonrada
"ben" olup bu cennetten kovulmuştuk.
Neyse... Park gezintilerimizde İlayda hava alıyor bende gazete
ya da kitabımı okuyordum. Tabii sürekli olarak bir gözünüz
üzerinde olmalıydı. Bu sandığınızdan da zor bir iş. Yine
de mutlu ve huzurluydum. Ta ki, İlayda konuşmayı öğreninceye
kadar...
İlaydanın ilk öğrendiği kelimeyi hatırlamıyorum ama beni en
zorlayan ve çileden çıkaran cümlesi "Mu ne?" olmuştu
(İlaydaca dilinde "Bu ne?" demektir). Korkunç bir
dikkat ve merakla herhangi bir şeye bakıyor ve ardında o küçücük
parmağını uzatıp soruyordu - Mu ne?- O ağaç kızım!ardından
çok geçmeden tekrar bir soru-Mu ne?-O araba kızım, o amca kızım,
o bulut kızım...sorular hiç ama hiç bitmiyordu. Tanrım dünya
üzerinde meğer ne kadar çok "Mu ne?" varmış. Amatör
ana-babalar gibi sabırsızlık gösterip, yeter artık elinin körü
demedim. Sabırla İlayda'yla birlikte ağaçları, evleri, parkın
bekçisini ve uçan, koşan her şeyi yeniden tanımladım,
isimlendirdim. İkimizde aynı şeye bakıyorduk, ama onu neşeye
ve sonsuz bir meraka bulayan şeyin ne olduğunu bir türlü keşfedemedim
(bir keresinde bir serçeyi görünce neredeyse çıldırmıştı).
Sanırım yitik cennet dedikleri bu olsa gerek.
Başarılı geçen park deneyiminden sonra Ilayda'ya bir geceliğine
bakıp bakamıyacağım soruldu. Part-time babalık işini hemen
tereddütsüz kabul ettim. Evde İlayda'ya bakmadan önce kısa
bir kurstan geçirildim. Mamanın sıcaklığı ne olmalıyla başladık
(mamaların tadı gerçekten berbat, biri bu konuda bir şeyler
yapmalı). Mamayı belirtilen sıcaklığa getireceğime ve kaşıkla
yedireceğime ikna olununca sıra alt değiştirme işine geldi.
Yapılması gereken şey görünürde çok basitti. Çocuk bezinin
iki ucundaki bağlantı noktalarını üç boyutlu uzayda aynı
koordinatta birleştirmeniz gerekiyordu. (x1,y1, z1= x2,y2,z2).
Bir mühendis olarak bu bana oldukça basit bir topolojik sorun
olarak gelmişti. Yanılmışım. Üç boyutlu uzay dışında
olayın bir de zaman boyutu vardı. Bu zaman boyutunda İlayda'nın
konumu sürekli olarak degişiyordu. Keyifle bacaklarını sallıyor
ve hareket ediyordu. Tabii bir de işin b... tarafi vardı ki hiç
anlatmayayım daha iyi. Eh tabii ki alt degiştirmenin b...tan
tarafı olacaktı ama yapamayacağımı itiraf ettim. Biraz mırın
kırın ettilerse de kabul ettiler. Uzun bir tembih listesi ve
acil durumlar için yapılması gerekenler listesi verildikten
sonra, Ömer ve Dilek gittiler.
İlayda ile birazcık kovalamaca oynadık. Birazcık kral tv
seyrettik (en beğendiği kanaldı) azıcık da mu ne? sorularından
sonra kucağımdayken inanılmaz bir hızla uykuya dalıverdi. Onu
uyandırmadan televizyonu kapadım.
Bir anda göğsümde uyuyan bu minik yaratıkla kalakalmıştım.
İnanılmaz masum bir koku yayılıyordu. Bebek terinden
kaynaklanan kokuya cennet kokusu dediklerini hatırlıyorum. Bu
koku masumiyettende farklı bir şeydi. İyinin ve kötünün ötesinde
bir yaşam biçiminin dile gelmiş haliydi. Uyuyan İlayda'dan yayılan
bir huzur ve dinginlik benide sarmıştı. İşte o an bir şeyi
hisseder gibi oldum, bilim yada felsefe gibi insan aklının
yarattığı hiç bir yapının kelimelere dökemiyeceği ve açıklayamıyacağı
yaşam denilen mucizeyi hisseder gibi oldum. Dikkat edin, hisseder
gibi oldum hissetmedim. Bir de bütünlük duygusu vardı. Sadece
kadınların anne olup yaşayabildiği ve biz erkeklerin değil
hissetmek anlayabilmekte zorlandığı bir duyguydu annelik. O an
için sadece sezer gibi olmuştum.
Lohusa kadınlarda gözlemlediğim o sakin ve doygun bilge bakışın
sebebi buymuş meğerse. Bir erkek olarak kendi varoluşumu
tamamlama babında, çocuklarım diyebileceğim eserlerim vardı
ama annelik bambaşka bir şey. Bu açıdan kadınları kıskandığımı
itiraf edeyim. Yaşamda kendini tanımlama ve üretimin zirvesi
annelik. Yazabileceğim hiç bir şiir yada kitap vs. yani
maddesel anlamda hiç bir üretim Ilayda gibi bir çocugun
mucizesine erişemiyecektir. Bir anne ile çocuğu arasındaki
sevgi bağı olabilecek en derin ve yalın ilişki biçimi. Aşkında
ötesinde bir yoğunluğa sahip. Ağlarsa anam ağlar gerisi yalan
ağlar sözü sanırım burdan kaynaklanıyor. Zaten bu yoğunluk
olmasa çocuk büyütmek gibi dünyanın en zor bir kaç işinden
biri. Yapılamaz çünkü dökülen onca emeğin görünürde hiç
bir karşılığı yok gibi durmaktadır (yıllar sonra anneler gününde
alınan bir parfüm yada eşarbı saymazsak). Anne olduktan sonra
kadınların yaşamlarında gösterdiği radikal değişimleri bu
açıklıyordu.
Baba olmayı öğreneceğiz ama anneliği asla anlayamıyacağız
sadece kıyısından köşesinden hisseder gibi olacağız. Erkek,
ya da kadın her yetişkin bir kere doğurup bir bebek sahibi
olsaydı, sanırım dünya şu andakinden çok ama çok farklı
olurdu. Yaşam denilen mucizeyi belki hissedip onun muhteşemliği
karşısında titreyip daha anlamlı bir yaşama adım
atabilirdik. En önemlisi savaşlar bu kadar yaygın olmazdı.
İlayda büyüdü. Şimdi beş yaşında. Ben demeyi öğrendi.
Yine sevimli ve tatlı ama bebekliği kadar değil. Emin dayısını
çok seviyor. Ona ne kadar borçlu olduğumu bir gün bu yazıyı
okuyup anlar umarım.
Bütün bunlardan sonra aşağıdaki şiiri okuyun ve herhangi bir
şeye bakıp sorun "mu ne?". Bu muhteşem yaşam kızım...
Mehmet Emin Arı