Günlük
yaşamda uygulanabilecek tuhaf fakat oldukça yararlı öneriler.
Aşk
izni
hepimizin bildiği gibi çalışan kölelerin kavga dövüş
kazandıkları bazı haklar arasında “doğum izni”,
“evlenme izni” ve “ölüm izni” gibi normal yıllık
izinden ayrı verilen izinler vardır. Doğum yaptığınızı,
evlendiğinizi ya da bir yakınınızın öldüğünü ispatlarsanız
– ki bir resmi belgeyle bu çok kolaydır- özel ya da kamu fark
etmez işveren size gönülsüzce de olsa izin verir. Benim
teklifim şu, bu izinlerin arasına aşk izni de eklensin. Aşık
olan kadın ya da erkek bir dilekçe ile işverene başvurup aşk
izni alabilmelidir.
Mesela
dilekçe şöyle olabilir. “NASA Roket Laboratuar’ı MüdürlüğüneHouston
– Teksas
Kurumunuz
bünyesinde Makine Yüksek Mühendisi olarak 1992 yılından beri
çalışmaktayım. 9 Şubat 2002 tarihi itibariyle Sayın ......
......’ya aşık oldum. Bu aşkı yaşamak için yasal “aşk
iznimi” 1 Mart 2002 tarihi itibariyle kullanmak istiyorum. Gereğinin
yapılmasını arz ederim
Saygılarımla
Mehmet
Emin ARI
Makine
Yük. Müh.
Bir
kişinin yalan söyleyip söylemediğini anlamak çok ama çok
kolaydır. Bir psikolog, bir dahiliyeci, bir sosyolog ve bir şairden
oluşmuş bir kurul o kişinin aşık olup olmadığına karar
verip bunu işverene yazılı olarak verebilir.
Aşık
olduğunuz bu kurul tarafından yazılı olarak tespit edilince,
adınıza tahakkuk eden izni alırsınız ve aşkınızı gönlünüzce
yaşarsınız. Bir üst limit tabi ki olabilir mesela 4 ya da 6 ay
kadar. Bu sürenin sonunda aşkınız bitmeyebilir ama ilk
zamanların hızı ve coşkusu tabi ki azalır.
İzninizi
aldıktan sonra o sinema senin bu cafe benim, adalarda, modalarda
gönlünüzce aşkınızı yaşarsınız. Bu iznin işverenlere ek
yük getireceğini ya da kayıplara yol açacağını hiç sanmam.
Çünkü bir kere evliler bu izni kullanamazlar. İşyeri doğal
olarak “Evlisin sen, sahibin var, aynı tuvaleti paylaşan iki
insan aşık mı olur? Ne aşkı ulan” diyecektir. Eh geri kalan
bekarlar da aşkı yaşayıp gelince çok daha verimli olup izin sırasında
çalışmadıkları süreyi fazlası ile geri vereceklerdir. Bu
aynı zamanda insani bir haktır. Doğum izni var, ölüm izni
var. Sıkıcı evlilikler için bile izin var, aşk için niye
olmasın ki? Hayat nedir ki zaten, doğum, ölüm ve aşktan başka.
Çalışma bakanlığını göreve çağırıyorum.
Pazar
günlerinin kaldırılması
Haftanın
en son ve en sıkıcı günü olan Pazar günü kaldırılsın.
Bisikletle otoyola çıkıp, arabalardan ve kendini kovalayan köpeklerden
mutlu olan tuhaf şairler dışında herkesin Pazar günleri
tahammül edilmez derecede sıkıcı geçmektedir. Özellikle
brunch gibi lüksleri olmayan halkımız için Pazar günleri sıkıcı
eğlence TV programları ile daha da çekilmez hale gelmektedir.
Bir dinlenme günü olarak bilinen Pazar günleri aslında halkımızın
mutsuzluğunun en önemli kaynaklarından biridir. Pazar günü
deyince benim aklıma banyoyu su cehennemine çeviren çamaşır yıkama
faslı ve TRT’de yayınlanan kansorejen Pazar eğlence
programları geliyor. Bu ikisi birleşince kuzey ülkelerinin güneş
görmeyen coğrafyası kadar insanı yaşam sevincinden uzaklaştıran
ve hatta “ya ölmek bundan daha iyi “ diyecek kötü düşünceleri
çağrıştıran bir durum oluşuyor.
Millet
meclisi bir kanun çıkartabilir ya da gerekli görülüyorsa bir
halk oylamasına gidilip Pazar günleri kaldırılabilir. Pazar günü
kalkarsa sanıldığı gibi ömrümüzden bir şey eksilmez. Daha
ufak bir cetvelle ölçmek gibi olur. Boy ne uzar ne kısalır.
Peki
Pazar günü kalkarsa ne olur? Bir çok avantajı vardır. Aklıma
gelenleri kısaca sıraladım.-İnsanları eğlendirmek adına yapılan
ama aslında onları garip yarışmalarla maymuna çeviren sıkıcı
ötesi Pazar eğlence programları kalkar ve dinazorların yanında
haklı yerini alırlar.
-
Başbakanın resmiyle, asıl mesleği konusunda bizde haklı şüpheler
uyandıran, mankenlerin kıçı başı açık resimlerini aynı
sayfada basmakta çekince görmeyen gazetelerin Pazar ilavelerini
okumak zorunda kalmayız. Hem böylece Ayşe Arman’ı Pazar günü
okumama gibi büyük bir lükse sahip olabiliriz. Sanırım bu
duygu Nirvana ile benzerlikler göstermektedir.
-
Türk milleti, büyük düşünür Metin Üstündağ’ın altını
çizdiği gibi Pazar şevişgenleri kategorisine girmektedir. Eğer
Pazar günü kaldırılırsa Pazar sevişgenleri sevişmeyecek ve
ülke nüfusu gereksiz yere artmayacaktır. Ülke nüfusu artmayınca
bir sürü çocuk ve tabi ki yol ortasında “bu benim çocuğum,
istediğim şekilde döverim” diyerek çocuklarını ruhen ve
bedenen sakatlamakta hakkı olduğunu düşünen, bunu yapmakta
sakınca görmeyen ve onları bir tür stres topu olarak gören
salak ebeveyn kitlesi de olmayacak ve sizin yolda sinirleriniz
gereksiz yere bozulmayacaktır. Hem de bedava nüfus planlaması
da cabası.
Pazar
günleri kalkarsa emeklilik yaşı otomatik olarak 1/7 oranındaazalacaktır.
Böylece hep hayalinizi kurduğunuz deniz kenarındaki yazlık eve
1/7 oranında erken ulaşacaksınızdır.
Ülkemizde
gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine giren ve cinnet sonucu işlenmiş
kanlı cinayetlerin hemen hemen hepsi Pazar günleri, hayattan ve
geçim derdinden sıkılmış kadın ve erkeklerin karılarını
veya kocalarını en yakındaki sert ve kesici cisimle doğramaları
sonucu oluşur. Çünkü hepinizin bildiği gibi, haklı
nedenlerle kaldırılmasını talep ettiğim sıkıcı Pazar günü
stres ve cinnet kaynağıdır. Eğer Pazar günleri kalkarsa pek
çok hayat kurtarılabilir. Ayrıca sıkıcı Pazar günleri
sonucu katil olan insanlar mapus damlarında çürümezler. Bir çok
ailede dağılmaz.
Hobi
ya da spor yapma gibi alışkanlıkları olmayan yurdum insanı,
Pazar günü gelince nedense sadece bizim genlerimizde bulunan
kebap yeme geninin (ya da hormon her neyse) baskısı ile piknik
yerleri, kebapçılar ve evlerdeki barbekü düzeneği ile külli
miktarda kebap ve bunun yanı sıra tabi ki ekmek tüketmekte,
zaten biçimsiz olan vücutları daha da şekilsizleşmekte, bunun
yanı sıra sağlıkları da bozulmaktadır. Kısa boylu, kalın
belli ve koca popolu Türk kadın tipinin vücut ölçülerinin
daha da bozulması evliliklerde zaten kötü olan seks hayatını
ve tabi ki ailevi mutluluğu daha da kötü hale getirmektedir.
Pazar günü kalkarsa, köfte ekmek ikilisinin Türk insanı üzerinde
yaptığı ağır tahrip ortadan kaldırılabilir.
Sizin
de tahmin ettiğiniz gibi bu yazı sıkıcı, bir Pazar günü yazılmıştır.
Çocuk
yapma izni
Biliyorsunuz
kuralsızlığın kural olduğu ülkemizde, komik bir şekilde her
şeyi bir kurala bağlayan kanun, mevzuat ve kurallar vardır. İnsanların
ters yolda dörtlülerini yakıp gittikleri bu ülkede çok komik
ama, yolda şapkasız gezmek hala kanun dışı bir suçtur. Bu
kanun hala yürürlülükte mi bilmiyorum ama uzun süre vardı,
belki hala var.
Evlatlık
almak için başvurduğunuzda neredeyse bir sene boyunca sizi
inceliyorlar. Bir çocuğu yetiştirecek olgunlukta mısınız? O
çocuğa gerekli olan maddi ve manevi şartları sağlayabilir
misiniz? Buna bir itirazınız var mı? Yoktur tabi ki. Savunmasız
ve kimsesiz bir çocuğu ya da bebeği ehil ellere teslim etmek şart
diyeceksinizdir. Haklısınız da.
Fakat
insanın kendi çocuğuna gelince durum değişiyor. Bir kadın ve
bir erkek dengesiz, bunalımlı, maddi açıdan yetersiz ve salak
olunca devlet onlara evlatlık vermiyor ama çocuk yapmalarına
ses çıkarmıyor. Bu çelişkili değil mi?
İlk
bakışta çok faşizan bir düşünce gibi geliyor ama bence çocuk
yapma izni diye bir şey olmalı. Bir anne ve baba adayı çocuk
yapmadan önce devlete ya da bağımsız bir kurula başvurmalı
ve izin almalıdır. İtiraz seslerinizi duyar gibiyim. Kişisel
haklar, bireyin mutluluğu vs. dediğinizi duyar gibiyim. Bütün
bu itirazların temelinde “anne ve babanın” çocuk için en
iyiyi yaptığı ve istediği düşüncesi vardır. Böyle bir düşünce
doğru olsa bile anne-babanın en iyisi her zaman psikolojik
olarak iyi değildir. Konuşmayı öğrenir öğrenmez oğluna küfretmeyi
öğreten ve ortalıkta çocuğa küfür ettirip maymuna çeviren
salak baba örneği bunun en güzel kanıtıdır. Ya da küçük kızları
aciz kadınlara dönüştürme işini eksiksiz yapan anneler...
Maalesef aile nevrotikliğin birincil kaynağıdır. Nevrotik
bireyler de topluma zarar vermekte. O halde neden bunu azaltmayalım.
Çocuk yapma izni olsun... Balkonunuzu yarım metre uzatmak için
beş yerden izin almak zorundayken, sokak ortasında rahatça dövebileceğiniz
çocuk yapmak için kimseden izin alınmıyor. Çok saçma ya!
Kişisel
kullanım kılavuzu
Her
şeyin ama her şeyin kullanım kılavuzu var. Bu kullanım kılavuzları
o ürünü aldığınız için önce size uzun uzun teşekkür
ederler ve ardından bir geri zekalıya anlatır gibi ürün hakkında
bilgi verirler. Bazı durumlarda bu türden kullanım klavuzları
işe yararlar ama çoğu zaman evin en yaşlısı dışında kimse
okumaz, yaşlı kişi de okuduklarını uygulamaz. Bunun en bariz
örneği elektronik eşyaların üzerinde bulunan digital
saatlerdir. Özellikle video ve müzik setlerinde bulunan bu
saatlerin hemen hemen hiç biri ayarlı değildir. Ayarlı olmadıklarını
belirtmek için durmadan yanıp sönerler. Kendi evim dahil hiç
bir evde bu saatlerin ayarlı olduğunu görmedim. Neyse. Bu tür
bir kullanım kılavuzu kişiler için de hazırlanabilir. Mesela
bir ilişkinin başında karşı tarafa (kadın ya da erkek) böyle
bir kullanım kılavuzu baştan verilebilir. Bu kılavuzda sizin
neleri sevdiğinizi, sevmediğinizi, nefret ettiğinizi, hangi
durumlarda ne tür tepkiler verdiğiniz, hangi hediyeleri almak
istediğinizi ya da hangi yemekleri sevdiğiniz vs. yazılabilir.
İlişkiniz
problemli hale gelince hatun kişi açıyor kılavuzu, Sorun
Giderme (trouble shooting) kısmını okuyor ve sorunu çözüyor.
Ayrıca
istenirse bu kılavuzun sonuna önceki ilişkilerinizden
referanslar da eklenebilir.
Yani...
denenebilir bir fikir.
Psikiyatrlarda
hasta isteğine göre ruhsal biçimlenme
Hepimizin
bildiği gibi berberlere gittiğinizde (artık onlara erkek kuaförü
deniyor) saçımızı kestirmeden önce şu artistinki gibi olsun
falan diyebiliyoruz. Mesela İlhan Şeşen türü kirli sakal yap
ya da saçları Brat Pit türü kes diyebiliyorsunuz. Berber de
yeteneğine ve elindeki malzemeye göre bir şeyler yapıyor. Sonuç
sizin istediğiniz gibi olmasa da genellikle berber ile sizin aranızda
bir orta noktada buluşuluyor.
Benzer
şekilde neden psikiyatr ya da psikologlara gidip “Winston
Churchil türü bir özgüven istiyorum, usta sensin, yap bir şeyler”
ya da “Teoman gibi cool bir kişilik olsun ama gülümsememi sıcak
ve sevimli istiyorum” diyemiyoruz. Bu tür örnekleri çoğaltmak
mümkün.
Psikiyatr
ve psikologlar böyle masum ve haklı istekleri karşılayamıyorlarsa
o kadar sene ne okudu bunlar?. Mutsuzluksa hepimiz mutsuzuz, buna
çare bulamıyorlar. Bari berber türü çalışsalar olmaz mı?
Çok mu zor?
Bence
üzerinde düşünülmesi gereken bir konu. Psikiyatr ve
psikologları göreve çağırıyorum.
Neyse.
Yine böyle düşünceler yumurtlarsam yazarım. Bu seferlik bu
kadar yeter.
Mehmet Emin Arı