Kadın eli değince

               

Bir mucize var kadın ellerinde. Anlatamadığım ve tanımlayamadığım bir mucize. Yaptığı numaralardan ve seyircinin şaşkınlığından fazlasıyla memnun bir sihirbazın elinden çıkan mucizelere yada akıllı gözlerin seçtiği numaralar gibi değil. Daha çok tohumları bir tarlaya alçakgönüllü savuran alçakgönüllülükle savuran bir çiftçinin sakinliğine benzer bir şey var; alçakgönüllü ama saygı uyandıran. Bunu ilk nasıl ve ne zaman keşfettim bilmiyorum.

Annem, kız arkadaşım yada sevgilim olsun, bir yumurta bile kıramadığını övünerek söyleyen okumuş kızlar (!) hariç evime gelen kadınların neredeyse tamamı, içgüdüsel sayılabilecek bir hareketle mutfağa giderler ve bulaşıkları yıkarlar. Ortak yenilmiş bir yemeğin yağlı tabakları yada birkaç günlük bulaşıkları olsun hiç fark etmez kadınların neredeyse tamamı bulaşıkları yıkar. Benim itirazlarıma, iyi ev sahibi rollerime soyunup bulaşık yıkamasına itiraz etmeme rağmen çoğu “aman ne olacak iki parça” deyip bulaşıklara girişirler.

Buraya kadar her şey normal. Bu saptamayı kimi feministler kızgınlıkla karşılayabilir kimi erkeklerde gülümseyerek ama böyle bir şey var. Neden böyle bir davranışa girdikleri de tartışılabilir, belki kadınca bir içgüdüyle belki de misafir oldukları evde bir şeye katkıda bulunmak adına yada bana olan sevgilerinden vs. Bütün bunlarda ilgi çekici yada yeni bir şey yok. Benim tanımlayamadığım yada anlayamadığım ve bu yüzden hayran kaldığım, bulaşık sonrası mutfağa yayılan yeni büyülü yaşam ve çocuksu sevinç. Her kadın bulaşığı yıkadıktan sonra, musluğu kapatıp bulaşık bezini muzaffer bir komutan edasıyla bayrak gibi asıp, etrafı şöyle bir kolaçan edip mutfağı terk ettiğinde ben mutfağa bakarım. Sıcak su ve bulaşık deterjanı ile yapılan bu mücadelenin ardından her kadın mutfağa kendince bir iz bırakır. Kimi çatal yada kaşıkları bir büyük su bardağında dairesel bir mutlulukla toplar, kimiyse bulaşık bezini küstah bir isyan bayrağı gibi elinde sallayıp sonra bir sanatçı tedirginliği içinde tabakların konumuna son bir rötuş çeker. Bütün bu ayrıntılar kişinin eğitiminden yada kişiliğinden bağımsız, o kadının saç rengine benzer bir rastlantı gibidir. Hepsi ama hepsi kendi kişiliğinin uzantısı olan bir iz bırakır mutfağa ve bulaşıklara.

Yıkanmış tabaklara, bardaklara, çatal ve kaşıklara hayranlıkla bakarım. Hayran olduğum bulaşık sonrası mutfağa ve tabak çanağa gelen temizlik değildir. Eliniz yeterince sıcağa dayanıklıysa –ki bulaşık eldiveniyle bunu kolaylıkla sağlayabilirsiniz- ve bulaşık deterjanıyla su kullanımında cimrilik yapmazsanız bunu sizde sağlayabilirsiniz. Hayran olduğum daha çok yeni bir biçim almış mutfağın estetik halidir. Kadın eli değdikten sonra tabaklara, bardaklara, çatal ve kaşıklara gelen yaşam ve sevinç. Henüz kurumamış bardakların üstünde kendini beğenmiş bir edayla duran su damlacıklarının pırıltısı eşliğinde tüm bardak ve tabaklar ve kaşıklar benim asla tam olarak tanımlayamayacağım yeni bir varoluşa geçerler. Yada kelimenin tam anlamıyla anlatmak gerekirse, canlanırlar.

Önceleri bu sevincin ve coşkunun kadınların biz erkeklere göre mutfak işlerinde çok daha tecrübeli olmalarına bağladım. Zaman içinde mutfak işlerinde tecrübe kazandıkça bunun hiç de tecrübeyle alakalı olmadığını anladım.

Tek başına yaşıyorsanız bulaşık gibi bir zorunlulukla ister istemez boğuşmak zorundasınızdır. Hem temiz tabak ihtiyacı, hem de bulaşık dolu bir lavobayı seyretmenin TRT-1 haberlerini seyretmek kadar sıkıcı olması yüzünden çok sık olmamakla birlikte ben de mutat zamanlarda bulaşık yıkıyorum fakat asla bir bulaşık sanatçısı olamadım. Çatal ve bıçakları bir bardağın içinde biriktirmeyi akıl edemediğim gibi mutfağa bir coşku ve yaşam verecek “o” durumu hiç sağlayamadım. Anlatamadığım “o” durum bildiğim halleri içeriyor, örneğin düzen, temizlik, hassasiyet ve özen gibi ama bunlardan öte bir yerde duruyor. Nasıl Devlet Ankara’daki hükümet binaları değilse, bulaşıklar da sudan geçmiş bardak tabaklar değildi benim için.

Bir çok amatör yada yeteneksiz sanatçının büyük sanatçıların dehasını çözmek adına yaptıkları tüm araştırmalar, nasıl büyük bir hayal kırıklığına uğrarsa benim tüm bulaşık deneylerim de başarısızlıkla sonuçlandı. Mozart’ın notalarındaki basitliğin arasına saklanmış dehasından uzak bahtsız ve kıskanç müzisyenler gibi bende bazı şeyleri kendimce kopyalıyordum, örneğin tabak çanağı üst üste koyup coşkulu bir tepe yapmak yada bardakları suyu fil gibi emen modern bir bezin üstünde yan yana dizmek gibi. Bütün bu çabalarıma, kopya ve apartmalarıma rağmen bulaşık sonrası bekar mutfağım sadece ve sadece temiz ve tertipli oluyordu. Hepsi bu. Bir canlılıktan bir dehadan ve bir şiirden uzaktı. Mozart’ın notalarında yada Monet’in fırçasına gizlenmiş ve kelimelere girmeyen deha, aşk ve şiir benim bulaşıklarda yoktu.

Önceleri bunun bulaşık yıkama deneyiminin azlığından kaynaklandığını düşündüm fakat zamanın geçmesine rağmen istediğim başarıyı elde edemedim ve hiç bir şekilde kemale eremediğim gibi böyle bir belirti yada yetenek kıvılcımı da göstermiyordum.  Acı gerçek gün gibi ortadaydı: ben yeteneksiz bir bulaşık sanatçısıydım hatta sanatçı bile değil heveslisiydim.

Bir kadının dokunuşuyla yeni bir yaşama hesapsızca ve coşkuyla geçen çatal, kaşık ve bardak cemaati bana yabancı ve farklı geliyordu hep. Elinde kitapçıkla bir resim müzesini şaşkınlıkla gezen azimli turist gibi bulaşıkları uzun uzun inceledikten sonra bu gizin ve sırrın kadınlara ait olduğunu keşfettim.

Kaosu düzene dönüştürme becerisi yada kısaca yaşam verebilme gücü. İşte benim mucize diye adlandırdığım buydu. Acaba çok da anlamı olmayan sıvılardan bir bebeğin gülümsemesini yaratabilen kadın rahmindeki gizli sır ruhuna da mı yansıyordu? Akıllı bir detektif gibi var olan tüm izleri sürersem bulaşıklardan kadın ruhuna, kadın ruhundan yaşamın mucizesine gidebilir miydim? Kendini her zaman gizli anlamlar arkasına saklayan yaşam denilen mucizeyi anlayabilir miydim? Bardakların temizliğinden ve damlalarından yansıyan şeyin aslında gün ışığı değil de yaşam olduğunu anlatabilir miydim? Sanırım hayır.

Bütün bunları mutfağın kapısından yıkanmış bulaşıklara bakarken hızla kafamdan geçirdikten sonra yaptığı mucizenin yada sahip olduğu gizemin farkında olmayan misafirimin yanına dönerim. Mucizenin sahibine farklı bir dünyadan gelmiş gibi baktığımda olur- ki belki de gerçekten farklı bir dünyadandırlar kadınlar. Çay yada kahvaltı yapmak yüzünden gönülsüzce bozulan tabak-çanak imparatorluğu bana hep aynı soruyu sordurtur “yaşam nedir?, kadınların kendilerinin de farkında olmadıkları ve bilgece bir hikmet gibi ellerinden akan, bizim kısaca “kadın eli değmiş” diye tarif ettiğimiz yaşam verme yada yaşama dönüştürme yeteneği nedir?”

Asla bilemiyeceğim. Asla.

Mehmet Emin Arı