Kadınlar
hakkında, tuhaftır ki çoğu erkekler tarafından yaratılmış
ve tabi ki kadınlar tarafından destek görülmüş bazı
mitoslar vardır. Bu mitoslar yaşamımızda yer alan diğer
mitoslar gibi genel geçer gerçekler olarak kabul edilmiştir ama
bunların gerçekliği ve geçerliliği her zaman tartışılır.
Yine de toplum tarafından daha doğrusu kadınlar tarafından
tamamen gerçek olarak kabul edilir. Bunların bazılarını
gelin birlikte inceleyelim.
Ataerkil
toplumdan anaerkil topluma geçersek, iktidar kadınların eline
geçerse dünyaya barış gelir çünkü kadınlar erkeklere
nazaran daha barışcıldırlar.
Yanlış.
Kadınlar
erkeklerden yapı olarak daha zarif, daha toplumsal ve daha barışçıdırlar
görüşüne katılıyorum ama iktidar kadın olsun, erkek olsun
herkesi bozar. Hele ki mutlak iktidar mutlak olarak bozar. Tarih
boyunca iktidara gelmiş kadınların yaptığı kıyımları bir
gözünüzün önüne getirin. Kendi de bir anne olan Demir Lady
Falkland adaları için bir sürü annenin evladını gözünü kırpmadan
savaşa göndermedi mi? Hürrem Sultan’ın iktidarı elde tutmak
için yaptığını en gözü kanlı erkek yapamadı. En yakın
tarihimizden bir bayan başbakanı hatırlayın. Erkek başbakanlardan
daha mı zayıftı yada barışçıl? Kurşun atanda yiyende
kimlerdendir?
Örnekleri
çoğaltmak mümkün ama tarih, kadın olsun erkek olsun mutlak
iktidarın büyüsüne kapılan her kişinin sonuçta yozlaştığını
göstermiştir. Barış ve huzuru getirecek olan, iktidarın bir sınıf,
bir zümre (zümre ne demek ya gerçekten) elinde toplanması değil
bilakis mümkün olduğunca dağıtılmasıyla gelecektir. Bundan
şu anlam çıkartılmasın, kadınlar siyasete girmesin, iktidara
ortak olmasın. Hayır, bilakis mümkün olduğunca çok kadın
siyasete öyle yada böyle girmeli ve iktidarı paylaşmalıdır.
Sadece demokrasi gelir falan diye değil denge ve uzlaşma olur
diye. Bunlar olursa toplumsal barış da gelir. Fakat kadınların
mutlak olarak hakim olduğu bir düzeni en başta ben istemem.
Herhangi bir grubun mutlak olarak iktidara sahip olduğu düzenin
adı diktatörlüktür. Tırnakları ojeli, hepsi anne olan, bakımlı
ve güzel diktatörlerde, insan eti yediği söylenen İdi Aminden
farklı olmayacak şekilde gerektiğinde insanları yok etmekte en
ufak tereddütt etmeyeceklerdir.
Tek
tek kadınların değilde şu andakinden farklı olarak hayali bir
anaerkil toplumunda barışı getireceğini düşünmüyorum. Bu
sefer kadınlar erkekleri ezecekler. Bu ezilen kadınların hoşuna
gidecek bir fikir yine de hoş değil. Yine ezilme ve yine acı
var.
Ayrıca
tarihi olarak da anaerkil toplumun ne kadar sürdüğü, toplumun
o zaman ne kadar huzurlu olduğu tam olarak açıklığa kavuşturulmuş
değildir. Bu açıdan anaerkil toplumunda bir çözüm olacağına
inancım yok denecek kadar az. Anaerkil toplumun bir tür yitik
cennet olduğuna inanıyorum. Her görüş kendine göre asr-ı
saadet zamanları yaratır. Bu da sanırım feministlerin asr-ı
saadeti.
Sonuç
olarak;
Kadınların
egemen olduğu bir dünya sanıldığı gibi mutlu bir anaerkil
toplum olmayacaktır. Kadın olmak her zaman dişil öğeye sahip
olmak anlamına gelmez. İktidar her zaman katı erkeksi öğeyi
içermiştir. Ve her mutlak iktidar bu yoğun erkeksi öğeden
dolayı kendini zehirlemiştir. Sonuçta iktidar bozar, mutlak
iktidar mutlak bozar. Mutlak iktidarı ele geçiren kadın yada
kadın grubu en az şu andaki diktatörler kadar acımasız
olacaktır. Önüne ne ek gelirse gelsin (proleterya diktatörlüğü,
anaerkil diktatörlük, şair diktatörlüğü) diktatörlük kötü
bir şeydir. Kaçınılması gerekir. Güneşin altında her şey
aynıdır. Mutlak kadın iktidarının mutluluk getireceğini düşünmek
budalalıktır. İnsan her zaman insandır, bunun dışında
cinsler bir şey değiştirmez.
Ne
ataerkil toplum ne de anaerkil toplum, yaşasın insanerkil
toplum!
Kadınlar
duygusaldır, romantiktir.
Kadınlara
dair bir başka kadın mitosda, kadınların erkeklere göre daha
ince, daha duyarlı ve romantik olduğudur. Kadınlar daha yapıcı,
daha incedir ve her zaman yanlarında kolonyalı mendil taşırlar.
Bu doğrudur. Fakat gerçek romantikler erkeklerin arasından çıkar,
romantik olan kadın değil erkektir.
Bu
mitosun ortaya çıkmasının nedeni bence bir görüntü yanılsamasından
kaynaklanmaktadır. Toplum kadının duygularını alabildiğine
ifade etmesine izin verir. Bu konuda kadına konulmuş bir kural
yoktur. İster zırıl zırıl ağlar, isterse olduğu yerde bayılır
yada sinir krizi geçirir fakat iş erkeğe gelince durum değişir.
Duygularını ifade etmesine izin verilmez, ketlemesi gerekir. Ağladığın
zaman karı gibi ağlama derler. Kadına karı gibi ağlama
denilmez çünkü ağlamak kadının en vazgeçilmez hakkı olarak
kabul edilir. Bu noktada duygularını alabildiğine gösterme
hakkına sahip cins diğerine göre daha duygusal görünüyor
yada olduğundan daha duygusal ve romantik kabul ediliyor.
Erkeğin
duygularını gösterememesi onun duygusuz yada daha az romantik
olduğunu göstermez. Romantizm, duygu yoğunluğu vs. nedir
gibi derin konulara girmeyeceğim. Tanımlar çok farklı ve kişiden
kişiye değişiyor.
Bu
noktada bir soru sormak istiyorum. Şairin romantizminden ve duygu
yoğunluğuna kimse itiraz etmez sanırım. Peki kadınlar iddia
edildiği gibi gerçekten bizden daha romantik ve duygusal iseler
neden büyük şairler kadınlardan çıkmıyor. Kim ne derse
desin kayda değer kadın şair yok denecek kadar azdır. “Bize
birkaç erkek şair say” dediğinizde hemen gözü kapalı size
üç dört tane isim sıralayabilirim, Nazım Hikmet, Cemal Süreyya,
Yahya Kemal vs. tamam iyi hoş, peki ben de sizden kadın şair
saymanızı istesem.
Evet,
bekliyorum.
Hala
bekliyorum...
Ne
oldu?
Erkeklerden
daha duyarlı ve romantik olduğu iddia edilen kadınlar neden
kayda değer şair çıkartamamıştır? “Erkek egemen toplum
kadın şairlerin var olmasına izin vermemiştir” türünden sözler
olayı açıklamıyor ve havada kalıyor. En kötü ihtimalle akıllı
bir kadın şair, dikkate alınmak adına ve erkek egemen edebiyat
dünyasının önyargılarını yıkmak için mahlas kullanabilir.
Ayrıca gerçekten kaliteli ürün verirse kadın yada erkek olmasına
bakılmaksızın kapılar onun için er yada geç açılacaktır.
Belki bir erkeğe göre daha zor ve geç olacaktır ama sonuçta
olacaktır. Tamam edebiyat dünyası da erkeklerin egemenliğinde
ama sonuçta çok iyi bir şiire de onu sırf kadın yazdı diye
red edileceğini sanmam. En azından iyi şiire şapka çıkartan
bir erkek şair olarak ben böyle bir şey yapmam. Bir şiiri kötü
olduğu için kötüdür, erkek yada kadın yazdığı için değil.
Amacım aptalca bir erkek egemen sövenizmi yapmak değil.
Şair
olmak içinde bir alt yapı lazım, erkek egemen toplum kadının
bu kültürel alt yapıya erişmesine engel oluyor diyebilirsiniz.
Bu da hava da kalıyor. Bir sürü iyi kadın romancı var. İşin
garip tarafı iyi kadın romancılar sayabilirim (Pınar Kür,
Latife Tekin, Adalet Ağaoğlu vs.). Roman bence kadına daha yakın
duruyor. Duygusuzluk değil, kadının o bitmek bilmeyen ayrıntılı
anlatım tarzları roman için çok idealdir. Bir erkek saçımı
kestirdim der. Kadın ise röflesinden tutunda, berberin yerine
kadar her şeyi anlatır.
Tamam
belki ortalık yerde gönlümüzce ağlayamıyoruz ama romantik
olan, şavaşcı değerlerine sahip çıkan, idealler adına acı
çeken, kendi kabına sığmayan, arkadaşı için hayatını
tehlikeye atan biz erkekler. Sanıldığının aksine, gerçekci
olan, ayakları yere basan, gerçek ve paradigmalı dünyaya daha
yakın olan ve tabi ki yuvayı yapan dişi kuştur.
Romantizm, kenarları çicek işlemeli anı defterleri tutmak ve
mum ışığında yemek yemek değildir. Dünyanın yakamozlu ve
hatta tuhaf bir halidir. Algılayışın tuhaf çocuksu bakışıdır.
Erkek
egemen toplumu yaratan erkeklerdir.
Yanlış.
Erkekler
kadınları genel olarak toplumsal yaşayışta, ekonomik, sosyal
ve hatta fiziksel güçlerini kullanarak boyunduruk altında
tutuyorlar. Eziyorlar demiyorum, boyunduruk altında tutuyorlar.
Ezme olayı kadın çizgi dışına çıktığı zaman gerçekleşiyor.
Yine de sistemin sorunsuz çalışması için erkeğin sürekli
baskı uygulaması yada hizaya getirmesi yetmez. Düzen sürekli höt
zötle yürümez. Kadının bu egemenliği kabul etmesi ve bir şekilde
içselleştirmesi gerekir. Bu durum tıpkı kölelerin durumuna
benzer. Köle düzeninin sürmesi için kölelerin köle olduklarını
kabul etmeleri gerekir. Kabul etmezlerse, kölelerin hepsini döverek
yada başka şekilde zor kullanarak devam ettirmek imkansızdır.
Bu içsel kabullenişin olması şarttır. Ezmek, karşı tarafı
yok etmeye yönelik bir eylemdir. Neyse. Bu tür bir düzenin
devamının sağlanması için, sosyologların dediği gibi
“yeniden üretimi” için, yani masum küçük kızların
acizleştirilmiş kadınlara dönüştürülmesi işleminin bir şekilde
toplum tarafından yapılması lazım. Bir tür psikolojik iğdiş
etme işlemi. Benzetme çirkin belki ama tam oturuyor. Neyse.
Mantıki
olarak şöyle bir önerme doğru olabilir, erkek egemen bir
toplumda erkeğin yetiştirdiği kadın, kadının yetiştirdiği
kadına göre çok daha aciz olmalıdır. Hayır, tam tersi. Çeşitli
nedenlerle (eşinden ayrılmış yada eşi ölmüş) bir erkeğin
yetiştirdiği kız aciz bir kadın olmuyor, bilakis ayağı yere
sağlam basan güçlü bir kadın oluyor.
İşin
çok ilginci, toplum adına bu işi erkekler değil kadınlar, en
başta anneler yapıyor.
Tuhaftır
ki kadınları “kadın” haline getiren yine kadın. Kadınların
şikayet ettikleri, acısını çektikleri ve ezildikleri düzeni
oluşmasını sağlayan yine kadınlardır. Tuhaf hatta
paradoksal. Tamam, baba evde gerektiği durumda duruma müdahele
edip kızına tokatı çarpıyor ve “hizaya” getiriyor belki
ama esas en önemli olanı, yani ikna ve tatlı baskı ile olan içselleştirme
kısmını “anneler” yapıyor. Kızlar aciz kadınlara dönüşünce
sistem tıkır tıkır işliyor.
Mantıki
olarak şöyle bir önerme doğru olabilir, erkek egemen bir
toplumda erkeğin yetiştirdiği kadın, kadının yetiştirdiği
kadına göre çok daha aciz olmalıdır. Hayır, tam tersi. Çeşitli
nedenlerle (eşinden ayrılmış yada eşi ölmüş) bir erkeğin
yetiştirdiği kız aciz bir kadın olmuyor, bilakis ayağı yere
sağlam basan güçlü bir kadın oluyor.
Peki
neden böyle? Anneler neden kızlarını acizleştiriyorlar? Bunun
altında bir sürü neden var. Toplumsal, psikolojik ve hatta
ekonomik. Açıklama işlemi beni aşar.
Neyse.
Bu “kadınlaştırma işlemi” özellikle ergenlik döneminde
acımasızca yürütülür. Kadın olmaya atılan ilk adımlarda
baskı artar. Birey olabilmiş yada bireyselleşme çabası içine
girmiş kadınların hemen hepsi ergenlik döneminde annelerini öldürmüş
kadınlardan çıkar. Bunun istisnası yoktur. Annesini öldürememiş
bir kadın, her zaman uslu bir kız olmaya mahkumdur.
Maalesef ülkemizde hep uslu kızlar vardır.
Annesini
öldürüp kendi doğuşunu sağlayan kadını toplumsal bir sürü
engel bekler ama bunlar annenin aşılması kadar vahim, zor ve
yaralayıcı değildir. Ekonomik özgürlüğü kazandığı anda
tam anlamıyla zaferle çıkar bu savaştan ama her koşulda başlangıçta
annenin öldürülmesi şarttır.
Annenin
öldürülmesinden, anneye nefret duymak, anne ile olan bağların
koparılması değil, o simbiyotik ilişkinin aşılması ve iğdiş
edilme işleminin yapılmamasını kastediyorum.
Erkekler
için durum daha sakin daha mutedil gibi görünüyor. Anne oğlan
çocuğa belirgin bir baskı uygulamaz, bilakis onu yüceltir. Bu
yüzden annenin öldürülmesi erkek için çok daha zorlaşır.
Erkek de çoğu durumda kendini aşamaz. Bu durum sanırım
etrafta bu kadar yetişkin oğlan çocuğun olmasını açıklıyor.
Neyse,
sonuç olarak kadını taciz eden, onu zor durumda bırakan,
trafikte sıkıştıran yada kadın olduğu için iş vermeyen
erkekten daha çok kadına zarar veren yine kadındır çünkü
kadın içsel olarak güçsüzleştirilmediği sürece erkek kadın
üstündeki bu zülmünü ve baskısını ilelebet sürdüremez.
Mehmet Emin Arı