Bir arkadaşımla eve dönmek için şehirde özel çift katlı
otobüslerden birini kuyrukta beklerken, yeni neslin oldukça şaşkın
bir üyesi yanımıza yaklaşıp “abi kuyruğun sonu burası mı?”
diye sordu. Cevap vermemizi beklemeyip yanımıza tünedi. O tünedi
fakat bende birden “kuyruğun sonu” merakı başladı.
Kaynakların kıt, insanların çok olduğu ülkemizde malumunuz
üzere kuyruklar çoktur. Kuyruklarda ise her daim kuyruğun sonu
yaşanır. Bu konuda derin bir araştırma yaptım.
Kuyruğun
sonu sorunu sanıldığı kadar yeni bir şey değildir. Kuyruğun
sonu sorunu insanlık tarihi kadar eskidir. Fransa’da bulunan
duvar resimlerinde kuyruk olmuş mamut resimleri vardır. Kuyruğun
sonu ile ilgili elimizdeki ilk yazılı belge milattan önce 3000
yılına ait bir Mısır papirüsüdür. Uygarlık geliştikçe
kuyruğun sonu sorunu da düşünürleri meşgul etmiştir.
Antik
çağın ünlü düşünürü ve formel mantığın kurucusu
Aristo, büyük eseri Mantık’da “Kuyruğun sonu ve başı aynı
nokta olamaz, olursa mantığa ters düşer” önermesini koymuştur.
Bu önermeye karşı çıkan Zenon, “Eğer kuyruk tek kişiden
oluşuyorsa kuyruğun başı da sonu da aynı nokta olacaktır”
diyerek bir karşı önerme geliştirmiştir. Bu önerme daha
sonra Zenon paradoksu olarak felsefe tarihine geçmiştir. Bu
paradoks ilk ve ortaçağ boyunca tüm felsefecileri uğraştırmıştır,
daha sonra büyük felsefeci Kant tarafından çözülmüştür.
Kant, “kuyruğun sonu ve başı aynı nokta olamaz çünkü tek
kişiden oluşan bir kuyruk yoktur. Tek kişinin olduğu bir
kuyruk, kuyruk vasfını taşımaz, o halde bir nokta bir kuyruğun
hem başı ve hem de sonu olamaz” demiştir.
İlk
çağda eski Yunanlılarda başlayan “kuyruğun sonu” sorunu,
ortaçağda kilisenin tahakkümü altında devam etmiştir. Daha
sonra kilise tarafından aziz ilan edilen St.Agustus, konuyla pek
alakası olmasa bile Hz.İsa’nın sözlerini kullanarak kuyruğun
sonu sorununu çözmeye kalkışmıştır. Teolojik bir yapıda
kalan bu yaklaşım kilise tarafından daha sonra “kuyruğun
sonu” sorunu için kilisenin resmi görüşü olarak kabul
edilmiştir.
Doğu
ve İslam düşünürleri de “kuyruğun sonu” sorunu üzerine
düşünmüşler ve bu konuda eserler vermişlerdir. Olaya daha çok
dini ve ahlaki açıdan yaklaşan İbn-i Vakkas, önemli olanın
kuyruğun sonunu bulmak değil, kuyruğun başından girmeye kalkışmamak
olduğunu belirtmiştir. Kuyruğun sonuna riayet etmeyen birinin
cehennemlik olacağını söylemiştir.
Taoist
geleneğin yaygın olduğu Uzak Doğuda ise eski Çin’de, büyük
düşünür Lao Ti Tzi, olaya Budist bir açıdan yaklaşmış,
batılıların bu gün bile anlayamadıkları şu sözleri söylemiştir;
“Kuyruğun
sonu ve başı yoktur. Kuyruk aslında sensindir. Kuyruğun farkı
bir şey olduğunu düşünmek bir yanılgıdır. Sen, kuyruksun,
kuyruk da sen”
Bu
bilgece sözlere rağmen (her ne kadar bu satırların sahibi
dahil olmak üzere kimse ne dediğini anlamamış olsa da)
Pekin’de bir ekmek kuyruğunun başından kaynak yapmaya çalışırken
yakalanmış ve bilge olmasına rağmen esaslı bir dayak yemekten
kurtulamamıştır.
“Kuyruğun
sonu” problemine (çağdaş dille ifade edersek sorunsalına)
bilimsel diyebileceğimiz ilk yaklaşım Galileo tarafından gerçekleştirilmiştir.
Olaya deneysel metotla yaklaşan Galileo, yaşadığı şehirdeki
balıkçıların önündeki kuyrukları gözlemleyerek bulduğu
sonucu bilimsel bir dille makale olarak yayınlamıştır.
Galileo’ya göre kuyruğun sonunu bulmak için öncelikle kuyruğun
başını bulmalı ve kuyruğun başındaki kişinin geriye dönüp
bakması ve gördüğü kişinin de benzer şekilde geriye dönüp
bakmasıyla oluşan zincirde bir şey göremeyen kişi kuyruğun
sonu olduğu sonucuna varmıştır. Galileo’nun öne sürdüğü
fikirler, kuyruğun sonu ile ilgili resmi kilise görüşüne aykırı
olduğu için engizisyon mahkemesi duruma el koymuş ve
Galileo’yu bu düşüncelerinden dolayı kafirlikle, şeytana
tapmakla suçlamış ve ölüme mahkum etmiştir. Fikirlerini kamu
önünde açıkça inkar etmesi karşılığında yaşamı bağışlanmıştır.
Yine de mahkemeye dediği şu sözler tarihe geçmiştir;
“ben
desem de, demesem de kuyruğun sonu vardır”.
Bu
cümle daha sonra Rönesans ile birlikte başlayan bilimsel yaklaşımın
ve özgür düşüncenin kilise tahakkümüne karşı verdiği mücadelenin
bayrağı olacaktır.
Bu
bilimsel yaklaşım daha sonra gelişecek ve deneysel çalışmalarla
desteklenerek kuyruğun sonu problemine kesin olmamakla birlikte
bazı çözümler getirecektir.
20.
yüzyılda ise felsefede özellikle varoluşçu akım kuyruğun
sonu konusuna eğilmiştir. Varoluşçuluğun fikir babası olarak
kabul edilen Danimarka’lı düşünür Soren Kierkgard bu
konuyla bizzat uzun süre ilgilenmiştir. Kierkgard ünlü eseri
“Ontolojik Kuyruk Sıkıntısı” adlı kitabında, kuyruğun
sonunu ya da başını bulmanın önemli olmadığını
belirttikten sonra, bu konuda yapılan büyük bilimsel çalışmaların
beyhude olduğunu söylemiş ve yaşam açısından çözülmesi
gerekenin kuyrukta beklerken ortaya çıkan can sıkıntısının
giderilmesi olduğunu belirtmiştir.
Bu
sonuca varırken, herhangi bir şekilde felsefi metodoloji
kullanmayan Kierkgard, kuyruğun düşünerek değil, kuyrukta
bekleyerek anlaşılacağını altını çizerek vurgulamıştır.
Zamanında anlaşılamayan Kierkgard, ikinci dünya savaşı süresince
ve sonrasında ortaya çıkan kuyruklarda canları sıkılan
felsefeciler tarafından yeniden keşfedilmiş ve yaşamında görmediği
büyük bir ilgi ile karşılaşmıştır. Toprağı bol olsun.
Batılı
ülkelerin refaha ermesiyle kuyrukların çok azalması
(havaalanları hariç) kuyruğun sonu sorununa olan ilgiyi ister
istemez azaltmıştır.
Kuyrukları
bol olan ülkemizde ise, bir de halkımızın kuyrukta beklemek
konusundaki heves ve isteği de eklenince, kuyruğun sonu sorunu
hem bilimsel, hem de diğer sosyal çevrelerde yoğun bir araştırma
ve ilgi konusu olmuştur.
“Kuyruğa
kaynak yapmak” gibi batıda örneğine hiç rastlanmayan davranış
biçimleri de, aynı şekilde yurdumuzda ortaya çıkmıştır.
Bunun yanı sıra kuyruğun sonunu bulamamış gibi yaparak kuyruğun
başına geçmek gibi ahlaki olmayan fakat yaygın olarak görülen
davranışlarda maalesef sık sık gözlemlenmektedir.
Osmanlı
İmparatorluğunun yıkılmasıyla ortaya çıkan genç Türkiye
Cumhuriyeti’nin Maarif Vekaleti, kuyruğun sonu sorununu çözmek
ve kuyruklarda yaşanan kargaşaya bir nebze olsun çözüm
getirmek için büyük Fransız düşünür Le Cher’in ünlü
eseri “Kuyruk Beklerken Uyulması Gereken Kurallar” dilimize
çevirtip kitap haline getirmiştir. İlk baskısını Milli Kütüphanede
bulabileceğiniz bu eser, batılı ve çağdaş kuyruk bekleme
adap ve törelerini gösterdiği için tüm okullara dağıtılmıştır.
Bütün
bu çabalara rağmen kuyruğun sonu sorunu ülkemizde bir türlü
çözülememiş, hatta bu konuda çıkan tartışmalardan çıkan
kavgalarda elem verici ölümler olmasının önüne geçilememiştir.
Kuyruğun sonunu bulma konusunda yaşanan bu sorun iktidara gelen
her hükümeti zor durumda bırakmıştır.
Muhalefette
iken kuyruğun sonu sorununa çözüm getireceğine söz veren
partiler, iktidara gelince yalap şap projelerle sorunu çözmeye
çalışmış fakat kalıcı bir sonuç elde edilememiştir. Bu
konuda ilk ciddi girişim Dünya Bankası kredisi ile kurulan
“Kuyruk Enstitüsü”dür. Her ne kadar muhalefetteki
milletvekilleri tarafından Ahmet Hamdi Tanpınar ’ın Saatleri
Ayarlama Enstitüsü kadar gereksiz olmakla suçlansa da, enstitü
verimli çalışmalarda bulunmuştur.
Bütün
bu çabalara rağmen, bir otobüs gelince meydana gelen kargaşa
ve arbedenin nedeni hala çözülememiştir. Batılı bilim
adamlarıyla birlikte yürütülen çalışmalarda yavaş çekim
filmleri izlenen, otobüs geldiği anda yaşanan kaotik ve non-lineer
yapıya tam bir bilimsel izah getirilememiştir.
Çekilen
filmleri yüzlerce kez farklı açılardan ve hızlarda izleyen
yerli ve yabancı bilim adamları, halkımızın kuyruğun sonunu
bulmakta yaşadığı çaresizliğe ve yaşanan kaotik anı açıklanamaz
olarak nitelendirmişlerdir.
Verdikleri
raporda “...bilimin şu andaki varmış olduğu noktada,
elimizdeki verilerle bu olguya bilimsel ve mantıklı bir açıklama
getirmemiz maalesef imkansızdır” demişlerdir. Daha sonra
makale haline getirilen bu rapor uluslararası bilim camiasında
çok büyük bir ilgiyle karşılanmış ve “Türk Kuyruk
Sorunu” olarak adlandırılmıştır. Bir çok ünlü bilim adamı
ve üniversite bu konuya eğilmiş fakat çalışmalarda elde
ettikleri sonuçlar maalesef teori düzeyini geçememiştir.
Sonuç
olarak kuyruğun sonu sorunu hala çözümlenmemiş olarak karşımızda
durmaktadır. Yine de insan aklının bu sorunu bir gün eninde
sonunda çözeceğine kesin gözüyle bakılmaktadır. Belki bizim
ömrümüz yetmeyebilir ama ümidimiz odur ki en azından çocuklarımız
görecektir.
Mehmet Emin Arı