Nereye gittin ey kutsal ölüm?
Hangi
zalim el seni evimizin bahçelerindeki bereketli kuyuların yanındaki
serin mezarlardan alıp şehir dışındaki sevimsiz mezarlıkların
hoyrat beton soğukluğuna sürdü? Neden dedelerimiz ve
anneannelerimiz, yorgun bir serçe kabullenişiyle buralardan
gittiğinde, yüreklerimizin çok uzağında olmayan bahçelerimizin
mermer bir gülü olmaktan vazgeçip, bayram sabahlarında bir
yasin okuyup iki kuruş almak isteyen hocaların ekmek kapısı
septik dindarlığının kar nesneleri oldular?
Hayatımızdan
neden gittin ey ölüm?
Şefkat
ve bilgelikle dolu bir babaannenin yorgun ama ışıkla kaplı
elinin saçlarımızda gezinmesine benzer bir şey vardı senin soğuk
soluğunda. Bir kapı kapatırdın ve bir kapı açardın. Tanrı
adına iş görürdün ve onun mucizelerini taşırdın. Şimdi
sadece aralık bırakıyorsun tüm kapıları ve ne yaşam başlıyor
tekrar ne kimse adam gibi ölüyor. Rengarenk
ekranlarda seni boyalı bir sokak orospusuna dönüştürenler
utansın ölüm. Seni binlerce yaptılar, binlerce ölüm kopyaladılar
ve binlerce kez gösterdiler. Ama ne budalalık. Eskiden, sen
bizim bahçelerimizde kiraz ağacının hemen yanı başındaki
kutsal toprak iken, ve hatta oraya biz küçük bir Kabe gözüyle
bakarken, bir serçenin ölümünden binlerce yaşam çıkartırdık
ey ölüm. Şimdi rengarenk ekranlardaki rengarenk orospu haline
bakıp, binlerce kez kopyalanan ruhunun sabun suyuna tirit halini
gördükçe bir tane yaşam çıkartamıyoruz.
Kim
seni boyalı bir orospu yaptı ey ölüm? Önce sen küstün
gittin şehirlerden. O soğuk ve sevimsiz mezarlıklara.
Arazi hesabı yapılan şehirlerin en ucuz yerlerine itildin. Ucuz
bir mekana sıkıştırıldıkça kaçtın bizden. Sen
gittikçe yaşamda gitti.
Oysa
eskiden bilirdik. Tanrının bir evi vardı ve bu evin tek kapısı.
Bu evde Tanrıyla birlikte meleklerin ve cinlerin, uslu
iblislerin, gönülsüz günahkar şeytanların ve tabi ki biz
insanların çocuk ruhlarının olduğunu bilirdik. Biz
oradaydık. Anneannemiz, yeşil kumaşlı kaplı bir tabuta
konmadan bir öğle sonrası misafirliğe gider gibi bahçemizde,
kiraz ağacının yanına komşu olduğunda bir yere gitmediğini
bilirdik. Çünkü Tanrının evinin kapısının bir tarafında
“yaşam” diğer tarafında “ölüm” yazdığını
bilirdik.
Sen
öğretmiştin bize yaşamı ey ölüm. Bir ayrılış anının
dokunaklı hüznüyle kendinden geçmiş tutkulu bir aşık
gibi yaşamı sarardın. Kucakladığın yaşam, seninle hayat
bulurdu. Biz seninle anlardık yaşamı.
Kapıyı
kapar ölürdük, kapıyı açar doğardık. O zamanlar senden
korkmazdık ey ölüm. Rengarenk ve nursuz ekranlarda septik bir
yalnızlığa itilip, çocukların oynadığı bilgisayar
oyunlarında skor olacak kadar aşağılandığından beri senden
uzaklaştık ve uzaktan bir yıldız olduğun içinde artık ölesiye
korkuyoruz senden. Ve biz artık yaşamıyoruz.
Daha
dün hasta yatağında zayıf ve bilge eliyle bizi seven, okşayan
ve kutsayan babaannemiz, bir kiraz ağacının dibinde çiçek
kökü olacak sadelikte seninle bir olunca, ne “artık yaşayamıyoruz”
diye ağlardık, ne de babaannemize can yoldaşlığı yapan
o bilge kiraz ağacının kirazlarını yıkamadan yemekten
“utanırdık”. Çünkü o sakin zamanlarda yaşam vardı. her
şey yerli yerindeydi. En önemlisi de, o kutsal kapıyı
bilirdik.
Nasıl
da korkuyoruz senden ey ölüm... Artık dedelerimizi kendi
ellerimizle bahçemizdeki kiraz ağaçlarının altına gömmediğimiz
için, son nefesini veren anneannemizin açıkta kalan gözlerini
usul bir dokunuşla, sanki yeni bir masal anlatmışız da
uykuya dalmış gibi, terli saçlarını sever gibi, saçlarının
bitiminden başlayıp tek bir dokunuşla gözlerini kapatmadığımız
için herkes gözü açık gidiyor. Her öykü eksik
bitiyor. Bir şiir varsa bile, kafiyesi kalmıyor.
Sevdiklerimizi
toprağa verirken, bir gül bahçesini cömertçe sular gibi hayat
veren toprağı bütün sevgimiz ve inancımızla üstlerine
dökmeyip bu işi onları hiç tanımamış ve tabi ki hiç
sevmemiş insanlara bıraktığımızdan beri yaşamdan da
korkar olduk. Avuç avuç toprağı kutsar gibi dökmeyi
bilmiyoruz. Tıpkı sağ elini bir sonsuzluğa, sol elini başka
bir sonsuzluğa açıp coşkuyla dans etmeyi ya da yeni doğmuş
çocuk iştahıyla bir derede sabırla kendini serinletmiş
kan kırmızı bir karpuzu, sıcak bir öğleden sonrasında, bir
derenin kenarında gözlerini kapayıp yemeye benzer şehvetle,
bir kadını saçından tırnağına öpüp, sevişmeyi artık
bilmediğimiz gibi. Artık kiraz ağaçlarının altlarında
dedelerimiz ve babaannelerimiz yatmıyor. Seni
bilirdik, Tanrıya inanırdık ve gece vakti bahçeye çıkmaktan
korkmazdık.
Şimdi
seni unuttuk, Tanrıya inanır gibi yapıyoruz ve mezarlıkların
kenarından ürperti duymadan geçemiyoruz. Seni,
elinde bir orak ve yüzü görülmeyen bir pelerinin içinde bir
iskelet gibi gösteren resimlere baktıkça alaycı ve küçümseyen
bir gülümseme gelip dudağımın kenarına yerleşiyor.
Seni
sevimsiz bir iskelet gibi gösteren o budalalara, aptallara ve
sivrisineklerle dolu sevimsiz bir bataklıktan daha derin
ruhları olmayan salaklara ne diyebilirim ki?
“Ey
aptallar, siz o kapıyı bilmiyorsunuz.”
Bir
asfaltın tek yönlü sonsuzluğunda, ezilmiş bir güvercinin yarı
açık kalmış gözlerinden bana baktığında anlamıştım
seni. Kafamın içinde Maria Callas’dan “La Mamma Morta”
çalıyordu. Güvercini saygıyla elime alıp, kenardaki
toprağa ellerimle gömdüm. Toprağı tek elimle okşar
gibi düzlediğimde güvercin teşekkür etti. Bir dizim yere
dayalı, orda dururken güneş alnımda dağıldı, bir serçe
telaşla yanımdan geçti ve trafik yanı başımızda
durmadan aktı, aktı, aktı...
Bir
kapı kapandı, bir kapı açıldı.
Neden
gittin yaşamlarımızdan ölüm? Kim kovdu seni, hadi küsme
bize.
Ey
ölüm ! Ne olur tekrar geri dön. Geri ver yaşamlarımızı
bize.
Mehmet Emin Arı