Bir eve taşınıp tek başına yaşamaya başladığımda daha önce hiç uğraşmadığım bir sürü şeyi kendi başıma yapmak zorunda kaldım. Annemin bana yarattığı cennetten çıkmıştım. Artık yıkanmış ütülenmiş elbiseler dolapta durmuyor, önüme yemekler konmuyordu. Mecburen bu ev işlerini ben yapacaktım. Ara sıra temizlik için annem geliyordu ama (bu nasıl evden ayrılma kardeşim) yemek gibi bir sorunsal vardı.
Bir süre telefonla sipariş getiren yerlerden lahmacun, pide, adana falan gibi şeylerle idare ettim. Bunlardan o kadar çok yiyordum ki çok yakında Urfa 'nın fahri hemşehrisi ilan edileceğimi hissediyordum. "Şehrimizin ekonomisine yaptığı katkılardan dolayı bu altın anahtarı sayın mehmet emin arı'ya en derin..."
Böyle olmayacaktı. Sulu bir yemeğe ekmeği bandırarak yemek benim de hakkımdı. Bu biz Türklerin genlerinde var. Ne yapayım ne edeyim diye düşünürken kendimi yemek yapma işinde buluverdim. İlk denemem makarnaydı. Ben nereden bileyim makarnanın haşlandıktan sonra soğuk sudan geçirileceğini. Tenceredeki bulamaç gibi tuhaf şeyi tabi yiyemedim. Tekrar telefon tekrar "Bahçemiz kebap, iyi akşamlar" sesi.
Bu böyle olmayacaktı. Yemek yapmayı öğrenmeliydim. Peki ama nasıl? Büyük bir hata yapıp, işyerindeki hanımlardan ve kadın arkadaşlarımdan bilgi ve fikir edinmeye kalktım. Aman Allahım nasıl hoşlarına gitti. Bir erkeği bu gibi durumlarda çaresiz görmek onları keyiflendirmişti. Kendilerine ait olduklarını düşündüklerini bir alanda bir erkeğin böyle debelendiğine şahit olmak, neredeyse onlara bir intikam tadı veriyordu. "Ah zavallı" der gibi bakıyorlar, ardından gülümseyip basit yemek tariflerini detaylı olarak anlatıyorlardı. Tabi bu arada "bizimki de acayip beceriksizdir, yumurta kıramaz" gibi ailesel bilgiler ortaya döküldü.
"Bak şimdi, makarnayı iyice haşladıktan sonra..."
"Nasıl bileceğim iyice haşlandığını?"
"kıvama gelince anlarsın"
"ya kızım kıvamını nasıl bileceğim"
"o hemen belli olur. Olmadı tavana atarsın, eğer düşmüyorsa olmuştur"
"tavana mı?"
"evet". Acıyan bir gülümseme.
Tarifler hem çok basit (beceriksizdim ya) hem de çok muğlaktı. Hele o pilav tarifi, aman Allahım. "biraz pirinci alıp azıcık su kat tamam mı?" Not defterine yazdığım tariflerle yaptığım tuhaf şeylerden ortaya bir şey çıkmadı. Bir de mutfak tavanındaki makarnaların oluşturduğu tuhaf fütüristik görüntüler vardı tabi. Ev sahibi ne derdi? Bunlar zaman içinde düşerler miydi? Yoksa tavanda evrimleşebilirler miydi? Evrimleşirlerse neye dönüşürlerdi. Her şey çok gizemliydi.
İşe gidince, "Eeee, verdiğim tarife göre yaptın mı?" diye dalga geçiyorlardı. Bu böyle olmayacaktı. Eziklik ve yetersizlik duygularıyla dolmuştum. Tanrım ne kadar beceriksizdim. Tam bir yenilme psikolojisi içindeyken içimden yükselen bir güç beni yönlendirdi. Ey Emin, öğren! Fonda Rocky filminden eye of tiger şarkısını duyar gibiydim. Hemen gittim kitapçıdan üç dört tane yemek kitabı aldım. Pratik, ekonomik, anlaşılır yemek tarifleri. Emine Beder 'e bir bilge gözüyle bakıyordum. Başındaki türbanla, bir yemek yapma gurusuna benziyordu. İşte aradığım bilgelik!
Neyse elimde yemek kitabı, tarifleri okuyarak ocak başında yemekleri yapmaya başladım. Becerikli bir ahçıdan çok, yaptığı deneyden ne çıkacağını bilemeyen meraklı bir bilim adamı gibi duruyordum. Mutfakta bir "Du bakalım pişince ne çıkacak?" havası vardı.
Verilen tariflere sıkı sıkıya bağlı kaldığım için tuhaf şeyler de olmuyor değildi. Aklıma gelen ilk gelen soğanlardı. "Soğanları pembeleşinceye kadar karıştırarak kavurun" diyordu kitapta. Eh! bende işi kitabına göre yapmak istediğim için yağın içine soğanları koyduktan sonra o büyüleyici pembe rengin soğanlarda kendini göstermesini bekliyordum. Bekle, bekle, bekle... Soğanlar yandı. Pembe beklerken bir siyah çıktı karşıma. Eee? Nerede hata yaptım? Ya ben renk körüydüm ya bu soğanlar asimile olmuştu. Belki de hormonluydular. Bu aralar her şey hormonlu ya. Birkaç deneyden sonra anladım ki yemek kitapları büyük bir yalan söylüyor. soğanlar pembeleşmiyor kardeşim, hafif renk değiştirip şeffaflaşıyor yaaa. Olay bu! O renk pembe değil Emine hanım! Bu tür ayrıntıları kafamdaki hayali veri tabanına işliyordum, olmadı not alıyordum, "soğanlar pembeleşmez!"
Neyse birkaç başarısız denemeden sonra ilk "yenilebilir" yemeğimi gururla, ekmeği bandıra, bandıra yedim. Kendimle gurur duymakta haklıydım. Kazandığım bu başarı ve doymuş midem beni yemek yapma işine sardırdı.
Yemek yapmak zevkli ve bir o kadar da dinlendiriciydi. Soğanları kızgın yağa döktüğünüzde birden ortaya çıkan o "coss" sesi, her şeyi kavurduktan sonra su ekleyince her şeyin bir anda tencerede bilgece bir sakinliğe kavuşması, içeri gidip geldikten sonra olmuş mu diye alınan bir ufak parça ve tabi ki fırının içindeki karanlık dünyadan gelen tuhaf cızırtı seslerini çok seviyorum. Öyle ki ellerimin soğan ya da sarımsak kokması bile hoşuma gidiyor.
Her daim sabırlı olmanız gerekiyor, özellikle fasulyelerde. Akşamdan suya koymadan normal tencerede yaparsanız, Hz. Eyüp sabrına sahip olmanız gerekiyor. Üç saatlik ümitsiz bir denemeden sonra "ya Anne nerede hata yaptım, pişmiyor bunlar" dediğimde acı gerçeği öğrenmiştim, "oğlum geceden suya koyacaksın".
Ahçılık kariyerimdeki bu gelişme çizgisinde ister istemez çeşitli mutfak aletlerini keşfettim ve hemen onları aldım. Çeyiz düzen bir kız hevesiyle teflon tavalar ve düdüklü tencere aldım. Bu ikisi, kesinlikle ateşten sonra bulunmuş en büyük icatlardı. Hele teflon tava! Asla hiçbir şey yapışmıyor, bulaşıkta sorun çıkarmıyor. İlk kullandığımda bir duygu seli beni sardı. Du Pont firmasına mail atıp, böyle harika bir buluştan dolayı onları tebrik ettim. Allah razı olsun sizden!
İster istemez bir kendini aşma çabası doğuyor. Benim için daha sofistike ve zor yemeklere doğru yöneldim. Çeşitli varyasyonlar denemeye başladım, mesela pilavı fırında demlendiriyordum. Sonunda ipi göğüslemiştim işte. Televizyonlardaki ilginç yemek tariflerini not alıyordum, "Ya kardeşim biraz kenara çekilsene, ahçıyı göremiyorum."
Kendime olan güvenim iyice artınca, intikam saati gelmişti. Bana uyduruk basit yemek tarifleri veren çok sevgili hanımlara yemek konusunda ukalalık yapmaya başladım. "Cumartesi günü krem şantili krep yaptım, şeker ağdasıyla. Krepi tavada atıp tutmak çok hoşuma gidiyor. Aaa?! siz kıvamı tutturamıyor musunuz? Ben süt de katıyorum. Tabi ki tereyağı olmadan olmaz, margarin damakta berbat bir tat bırakıyor" deyip gülümsüyordum. Hepsi sustular.
"Bir zamanlar, yemek yapamayan fakir fakat onurlu bir genç vardı, hatırlıyor musunuz?"
Ahçılık deneyimim farkında olmadan günlük yaşamımı bile etkilemişti. En başta konuşurken bazen ister istemez mutfak terimlerini kullanıyordum. Mesela güzel bir kadından bahsederken, "abi çok taze bir şey, al at teflon tavaya hiç yağ koymadan soğanla kızart ye" ya da eski uyuz komşumu anlatırken, "bu salak karıyı geceden suya koysan, ertesi gün akşam düdüklü de üç saat pişirsen de yenmez valla" diyebiliyordum. Haksız mıyım yani? Gitmiş beni site yöneticisine şikayet etmiş...
Bütün bunların arasında en ilginci, bir kadına aşık olduğumu anlamanın en kestirme yolunun, ona hünkar beğendi yapmak olduğunu anlamıştım. Zor ve vakit alan bir yemek. Ancak aşık olunan kadın için yapılabilir. Hünkar beğendi benim için ruhumun turnusol kağıdı gibi bir şey oldu. İnsan belki ıkına sıkına bir şiir yazabilir ama hünkar beğendi yapamaz.
Neyse. Sonunda geldik hayati soruya; "bu akşam ne pişireceğim". İşin en zor kısmı bu soruyu cevaplamak, gerisi kolay.
Mehmet Emin Arı