Yazarlık

 
               

Yazarlık kimi zaman tehlikeli bile olabilen tuhaf bir iş. Örneğin yazar Orhan Pamuk'un durumuna bakın. O Nobel almadan çok önce, "Bul beni bebek" öykümde yazdığım gibi Nobel aldığından dolayı vatandaşlıkan çıkarılmadı ama artık maalesef koruma ile gezmek zorunda. Bu konudaki öngörümün doğruluğundan dolayı kendimi kutluyorum (bkz. bul beni bebek). Yazdıklarımın basılmamasına, değerimin bilinmemesine artık hiç hayıflanmıyorum. Aslında bu duruma şükretmek lazım. Ya Allah korusun nobel alsaydım, verilmiş sadakam varmış.

Şaka bir yana yazarlık bazen eğlenceli, ilginç ve hatta renkli olabiliyor. Örneğin yazarken benim başıma gelen ilginç olaylar, işte size bir kaçı...

Karımın adı neydi?

Internette yayınladığım için, yazılarımı izinsiz kopyalamak ve başka bir yerde yayınlamak çok kolay. Bunu yapan okuyucular çoğu zaman yazılarımın altından ismimi siliveriyorlar. Bunu saygısızlıktan değilde dikkatsizlikten yaptıklarını düşünüyorum. Yine de bu durum canımı epey sıkıyordu ama eserlerimi İnternette yayınladığım sürece bunu engelleyecek bir şey yok gibiydi. Hele ki telif haklarının yerlerde süründüğü Türkiye'de. Ama sonunda bunun önüne geçmek için kendimce basit bir çözüm buldum. Yazdığım öykünün içinde bir yerde, sanki metnin doğal bir parçasıymış gibi adımı ve soyadımı yazmaya başladım. Örneğin ya öykünün kahramanı doğrudan Mehmet Emin Arı oluyordu ya da kahramanın bir arkadaşı.Bu basit çözüm gerçekten işe yaradı. Adım metnin içinde geçince dikkatsiz okurlar tarafından silinmiyordu ve böylece öykünün bana ait olduğu bir şekilde anlaşılıyordu.  Tıpkı Alfred Hitchock 'un her filminde şöyle bir görünmesi gibi zamanla bu da bende vazgeçemediğim bir alışkanlık haline geldi.

Öykülerde yarattığım diğer Mehmet Emin Arı, yani sanal alter egom benden çok ama çok farklıydı. Tek ortak noktamız ikimizin de adının ve soyadının aynı  olmasıydı, bunun dışında birbirimiz ile uzaktan yakından hiç bir alakamız yoktu. Adaşım kısa boylu, şişman ve keldi. Bu sevimli tonton adamın çok sevdiği ama aynı zamanda bir o kadar da korktuğu bir de karısı vardı. Ama nasıl bir kadındı belli değildi, hatta adı bile yoktu. Bu, "Kadının adı yok" türünden bir ayrımcılıktan çok benim üşengeçliğimden kaynaklanıyordu. Açıkcası bu detayı hiç düşünmemiştim. Allahtan benim yerime düşünen biri çıktı. Bir sohbetimiz sırasında kankim Sıdıka'ya son buluşumu ve sanal karımı anlattım. Alter egom ve sanal karım, Sıdıka'nın çok ilgisini çekti. Biricik oğlunu baş göz eden bir anne titizliği ile alter egom için hemen bir sanal gelin buldu. Sanal karımın adı Suna'ydı, otuz yaşında akça pakça bir İngilizce öğretmeni. Hamarat kankim, sanal eşimin sadece adını ve mesleğini değil, aynı zamanda fiziksel özelliklerini bile belirlemişti; boyu, kilosu şu kadar olacak, saçları şu renk vs.  Sanal karımı itirazsız kabul ettim ve hatta daha sonra bir öykümde kullanacağıma dair söz verdim. Aradan epey bir zaman geçtikten sonra bilgisayarımdan uzakta bir öykü yazarken yukarıda belirttiğim sebeblerden dolayı yine sanal mehmet emin arı'yı kullandım. Öykünün bir yerinde sanal karımın adının geçmesi gerekiyordu ama ben karımın adını bir türlü hatırlayamadım (!). Çaresiz telefonla sıdıkayı aradım. Nasılsın iyi misin muhabbetinden sonra çekinerek sordum, "Ya Sido benim karımın adı neydi?". Sıdıka, karısının doğum gününü unutan öküz kocaları biliyormuş ama karısının adını unutan bir adamı ilk defa görüyormuş. Epey bir fırça attıktan sonra, "Suna, Suna" dedi ve ben de unutmamak için "Karımın adı Suna" diye not aldım.

Örütbağ neresi?

Okurlardan gelen maillerden birinde, adını şimdi hatırlayamadığım bir okur, Örütbağda okuduğu yazımı çok beğendiğini ve diğer yazılarıma nasıl erişeceğimi soruyordu. Klasik bir okur mailiydi ama nedense Örütbağ aklıma takılmıştı. Ankara'da Seyranbağları'nı, doğuda da Viranbağ'ını biliyordum ama Örütbağ'ı daha önce hiç duymamıştım.  Okura mail atıp da "Örütbağ neresi? nerenin ilçesi?" diye sormak ayıp olurdu. "Koskoca yazar olmuşsun , daha Örütbağ'ı bilmiyor musun?" diyebilirdi. Epey bir süre hatırlamaya çalışsam da Örütbağ'ın neresi olduğunu bir türlü çıkaramadım. En sonunda merakıma yenik düşüp bir arama motorundan Örütbağ ilçesini (kasaba? nahiye?) aradım. Google her şeyi bilir değil mi? Ben, bilmem nerenin ilçesi Örütbağ gibisinden bir şey beklerken karşıma hiç ummadığım bir sürpriz çıktı. Meğer Örütbağ, bir ilçe, kasaba ya da köy değilmiş! İnternet'in öz Türkçe karşılığıymış. Adamcağız Türkçeyi koruma kaygısı ile Internet yerine Örütbağ diyormuş!

Bilgi edinme hakkı

Okurlardan birisi bir öykümün gerçek olup olmadığını merak etmiş. Buraya kadar her şey normal. Fakat meraklı okur, ketum yazardan bir cevap alamayınca  öyküde adı geçen Milli İstihbarat Teşkilatı'na İnternet üzerinden başvurmuş.  Bir devlet kuruluşu olan MİT, sorulan soru ne olursa olsun, bilgi edinme hakkı yasası çerçevesinde cevap vermek zorunda olduğu için okuruma iadeli tahaahhütlü resmi bir mektupla (damgalı, imzalı) yazdığım öykünün gerçek olmadığını, yazarın (yani benim) bir kurgusu olduğunu söyledikten sonra, kurumu böyle şeylerle meşgul etmemesi için okuru nazikçe uyarmış.

Çok okunuyorsun, o halde üste para vermelisin

Hiç bir zaman Türkiye'de yazarlıktan para kazanma gibi boş hayallerim olmadı. Bildiğiniz gibi bu ülkede futbolcular, mafya üyeleri ve limoncular para kazanmakta. Neden limoncular derseniz, herkes limon satsam hayatımı kazanırım deyip duruyor. Bunu dediklerine göre bir bildikleri var sanırım. Her neyse. Para kazanmak ümidim yoktu ama web sitemin bulunduğu şirketten gelen e-mail beni yeni neslin deyimiyle tam anlamıyla dumura uğrattı. Çok okunduğum için, web sitemin trafiği artmış bu yüzden şirket haklı olarak fazladan yüklendiği site trafiği için benden fazladan para istiyordu. Para önemli bir miktar değildi ama okunduğu için para kazanan değil üste para veren nadir yazarlardan olmak epey ilginç bir deneyimdi.

Zaman makinesi kaç lira?

Zaman makinesi kullanma klavuzu diye bir öykü yazmıştım. Okurlardan biri bir mail atarak bu zaman makinesini nasıl temin edebileceğini sormuş. Sorunun gerçek olması aklımın ucundan bile geçmediği için, okurun şaka yaptığını düşünerek ben de bir şakayla cevap yazdım: "gümrükte takıldı bir ay içinde gelecek". Okur yine e-mail ile bir soru sordu: "acaba bir tanesini benim için ayırabilirsiniz". Bu şakanın tadının kaçtığını düşünerek, tamam hallederiz gibisinden bir e-mail ile cevap verdim. Şakanın bittiğini düşünürken başka bir e-mail ile dumura uğradım. Okurum şaka yapmıyordu, gerçekten bir zaman makinesi olduğuna inanmıştı ve parası kaç liraysa almak istiyordu. Allahım ne ülke!

Allah sizden razı olsun Emin bey

Başıma bela olan deprem yazısı yüzünden pek çok e-mail aldım. Pek çoğu bunun gerçek olup olmadığını soruyordu. Alıştığım bu e-maillerin dışında gelen bir e-mail beni çok şaşırttı. Okuduğu hikayeye inanan bir bayan okurum, yaptığım kahramanlıktan dolayı beni tebrik ediyordu. "Allah sizden razı olsun" diye biten e-mailden sonra kendimi kahraman gibi hissettim. Bir sürü hobi var, benimki de hafta sonları ülkeyi kurtarmak.

 

                                                                                                                                Mehmet Emin ARI

www.eminari.com


 
setstats