Ayakkabı
cilasıyla kapağını iyice kaygan hale getirdikleri Teksas,
Tommiks ciltlerinin üstüne o zamanlar değerli olan madeni
paraları attıran –para kitabın üstünde durursa kitap sizin
olurdu, yere düşerse kaybetmiş sayılırdınız- kötü çocuklardan
kumar oynamadan aldığım Mandrake, Teksas, Tommiks gibi çizgi
romanları iyi mal bulmuş esrarkeş mutluluğuyla eve koşarak götürürdüm.
Okuma zevkine eşlik eden demli çayı bile, sabırsızlıkla
kaynattığım suyun içine kaşıkla koyarak bir çay tiryakisi için
uyduruk sayılabilecek bir şekilde yapardım.
Ve
sonra o kutsal an gelirdi. Çayımdan bir yudum alıp Vatansever
Teksas, utangaç Tommiks yada becerikli Mandrake’nin ilk sayfasını
açar açmaz, bir gelgit anında denizin suların kıyıdan yavaşça
çekilmesi gibi ruhumda dış dünyadan çekilir, kendi içindeki
saklı dünyalara kitabın açtığı kapılardan geçerek büyük
bir mutluluk içinde girerdi. Gerçek mutluluğun en kesin kanıtı
olan zamansızlık hissi üstüme çöküp kitaba gömüldüğümde
ben, ben olmaktan çıkar kitapta resmedilen kırmızı urbalılara
karşı mücadele eden vatansever bir Amerikan özgürlük savaşçısı
yada tek uçakla beş Yunan uçağını vurabilen yiğit Türk
pilotu Yüzbaşı Volkan olurdum (acaba Paşa oldu mu? yoksa hala
maceradan maceraya mı koşuyor?). Çok okumamı ileride büyük
adam olacağıma yoran konu komşu, eş, dost ve akraba kesinlikle
yanılıyordu. Ben, ne olacağı belirsiz bulanık bir gelecek için
değil sadece okumak için okuyordum. Yaşımı aşan bir bilinçle
değil, yazılı olanların bana açtığı dünyanın büyüsüne,
renklerine kapılarak okuyordum. Hayat ansiklopedisi siyah ciltli
altı sayısındaki atom hakkındaki bilimsel gerçekleri de,
babamın gençliğinde biriktirdiği Tarih mecmuasındaki Kuyucu
Murat Paşanın dehşet veren öyküsündeki kanlı sahneleri de
aynı ciddiyetle okuyordum.
Bir
sürü kitabı okuduktan sonra vardığım basit bir gerçeğin
zorlamasıyla okuduğumun farkındaydım. İki dünya vardı: biri
dışarıda, sokakta ve insanlar arasında akıp giden gerçek
hayat, diğeri ise kafamın içindeki bir bahçeyi andıran dünya.
Akıl bahçem dedim ikinci dünyaya. Gerçek dünya sinemaya
gidebildiğim cumartesileri, Yalova tatilleri ve radyo tiyatroları
dışında genellikle sıkıcı ve hatta bunaltıcıydı -ki hala
öyle. İnsanlar daha da sıkıcıydı. Büyüdükçe insanların
sıkıcılığı daha da bir hissedilir olmuştu. Bir örnek
evlerde oturup, bir örnek arabalara binip, bir örnek işyerlerinde
benzer ve aynı işleri yapan insanların farklılık ve özgünlük
iddiaları beni her zaman gülümsetmiştir. Sonuçta herkesin yüksek
sesle ifade etmese bile bildiği bir gerçek vardır: herkes sıradandır,
herkesin yeri doldurulabilir ve hatta bazen küçümsemeyle baktığım
bu insanlar edebiyatın büyüsüyle farklı, anlaşılır,
sevilir ve hatta ilginç hale geliyordu. Her türlü aleme girip
çıktığını övünerek anlatan bıçkın taksi şoförü,
veresiye defterini kutsal bir emanet gibi özenle saklayan şaşı
bakkal, çocukken çok gıcık ve tahammül edilmez yaratıklar
olarak gördüğümüz kızlar yada ülkeyi kurtarmayı kendine görev
edinmiş emekliler de aslında eni konu sıkıcıydı. Ama nedense
günlük yaşamda dikkat bile etmediğim bu ayrıntı ve insan
mozayiği bir romanda yada öyküde güzel bir kristal aynadan
yansımış görüntüler gibi farklı ve ilgi çekici
olabiliyorlardı. Aynı şekilde “Blue moon” yada “Beauty
Center” gibi yabancı isimler alan güzellik merkezlerindeki
“manikür, pedikür ve ağda yapılır” ilanlarının arkasına
gizlenmiş “onlar gibi olma” isteğine de aynı sevecen
ifadeyle bakıyordum.
Zaman
ilerledikçe kitap kurtluğum kronik bir hal aldı. Yaşamın ve
insanın anlaşılabilir olduğu inancına utanmadan sahip olan
modern psikolog ve psikiyatr topluluğun halamın anlayamayacağı
şekilde nevrotizm, yabancılaşma ve anksiyete diye adlandırdıkları
o mutsuz içsel kafa sesim, bir romanın sayfalarında kaybolduğum
o mutlu anlarda susar, yerini kitabın anlatıcısının o sakin
ve güvenli sesine bırakırdı.
Her
yazara açmış olduğum beş sayfalık krediyi başarıyla kullanıp
beni yakalayan yazara her tür hoş görüyü gösteririm. Hele
yazının içinde saklı sürprizler, dolambaçlı kelime oyunları
ve şaşırtıcı bilgiler varsa yazara olan sevgim daha da artar.
Uzun cümlelerle beni serseme çevirmesine yada sakladığı bir
gerçeği katili bulurken ortaya çıkarmasına ses etmem. Sanki
bir gönül borcum varmış gibi hazırladığı her tür tuzağa
gönüllü olarak ve büyük bir hevesle düşerim ve bundan da
gocunmam. Hercules Poirot insanı sinirlendirecek bir ukalalıkla
maktule ölmeden önce gelen bir mektubu salondakilere gösterdiğinde,
“bu mektup nereden çıktı bizim, niye haberimiz yok?” gibi
okuyucu ukalalıkları yapmadım hiç. Bu karşılıklı danışıklı
dövüşün kimseye bir zararı yoktu ki. Tıpkı tiyatronun bir
oyun olduğunu bile bile oyundan zevk almak gibi bir şeydi.
Bütün
bunların ötesinde kül yutmaz hafiyeli romanda, neden geri kaldığımızı
yanı yakıla anlatan bir bilimsel kitabı yada Şehrazatın ağzından
dinlediğim bir masalı okurken nadiren garip bir şey olur.
Marmaris ’e giden yolun büyük ağaçlarla kaplı düz kısmında
tatile gitme heyecanıyla dışarı bakarken gün ışığı
aniden belirip sonra aynı hızla oyun oynayan bir çocuğun
sevimliliğiyle birdenbire bir ağacın dalları arasında
kaybolmasına benzer bir his aniden beni yoklar. Tüm mutsuz
ve kalbi kırıkların coşkulu bir koro halinde bir türlü
bulamadıklarını söyledikleri “Yaşamın anlamı” bana şöyle
bir değer.. Saniyelerin bile uzun sayılabileceği bu nadir
bilgelik anlarında yaşama dair kelimeleri sığmayacak ama beni
doyuran bir cevap edinirim. Bu cevapta değil, bir şey işaret
edilir yada gösterilir. Bu yaşamı anlama hissi neden ve nasıl
gelir hiç çözemedim.
Yaşam
hakkında bilgelikler saçan bir kitabı okuduğum zamanda
geliyordu, 31 mart vakasını yarı masalsı bir havayla anlatan
Hayat Tarih dergisini okurken de bu his beni yoklayabiliyordu.
Hissettiğim bu duygu okuduğum kitaptan çok okuma eylemi ile
ilgili olduğunu çözmüştüm. Okuma sırasında, kitaba gömülüp
ruhumun dış dünyadan çekildiği zamanlarda her şeyin
huzurlu bir dağ gölü sessizliğine ve gizemine eriştiği
zaman, dış dünyadaki ve kafamın içindeki tüm sesler sustuğunda
bilgelik konuşuyor. Bilgelik her zaman sessiz mi konuşur? Bence
evet. Neredeyse fısıltıyla konuşuyor bilgelik. Duymak için
susmak lazım. Bilgeliğin neden böyle bir yol izlediği ayrı
bir konu.
Çok
sevdiğim, beni sarıp sarmalayan ve başka dünyalara götüren
bir kitabı bitirdiğimde nedense üstüme dünyayı anlamış
olmanın bir hüznü çöker. Sanki çok sevdiğiniz bir dostunuzu
yada kişiyi uzun bir yolculuğa çıkarmış gibi hissedersiniz
kendinizi. Gitmesi gerektir ama yine de içinizde bir boşluk bırakmıştır.
Kitabın bazı sayfalarını açar, bazı kısımları tekrar
okurum ve tatlı garip hüznün tadını çıkartırım. Bu
eskiden çok sevdiğiniz yerleri tekrar ziyaret etmek gibi bir şeydir
yada hiç eskimeyen bir dostla tekrar eski zamanları hüzünle
karışık bir sevinçle anmaya benziyor.
Kitaplığımda
sessiz bir bilgelikle duran kitapların basılı kağıt ve mürekkep
yığınından çok öte, beni ben yapan, varlığımın temel yapısını
oluşturan şirin tuğlalar gibi görüyorum artık.
Yorgun
bir günün arkasından bir an önce kitaba kavuşmak için hızlı
hızlı eve gittiğim zamanlardan kalma bir düş var içimde;
Bir
insanın düşü olmak, bir insanın ışığı olmak, tanımadığım
bir okur tarafından içten bir sevgiyle sevilmek. Sanki böylece
Tommiks, Teksas, Hayat Tarih mecmuası, Binbir Gece Masallarının
anlatıcısı ve tüm yazarların piri Şehrazat, ince bir hüzünle
dolaşan Orhan Pamuk ve diğer yazarlara olan borcumu ödeyebilecektim.
Coleridge’nin
dedigi gibi “hiç bir şey hayat kadar şaşırtıcı
değildir, yazı hariç”.
Mehmet Emin Arı