Aslında
hiç ama hiç bir sebep yoktu . Trenin o tıkırtılı kucağında
, o keyifli yolculuğun ortasında, durduk yerde bir şehirde
inivermek için hiç ama hiç bir sebep yoktu. Makul ve olgun bir
kadındı. Peki bu şehrin istasyonunda ne arıyordu?
Bir
"bayan yanı" bileti alarak başlayan o her şeyden kaçma
keyfi birdenbire nerede ve nasıl bitmişti? Sanki birilerini
beklermiş gibi saatine bakıp dururken ve üst üste içtiği
sigaraların dumanını mutsuz bir Marlen Dietrich gibi umarsızca
havaya savururken bunu soruyordu kendine durmadan.
Aklından
bir türlü atamadığı o çift tekrar gözünün önüne gelmişlerdi.
Yemekli vagonun, sakar hareketleriyle çayını yudumlarken tam
yanlarına oturmuşlardı. Izin isteyerek ve saygıyla. Aynı sınıftan
olmanın verdiği rahatlıkla konuk etmişti onları.
"Onlar" dedi kendi kendine. Aslında tek bir çift değil
de tek bir yaratık gibi olan onlardan. Garsona verilen sipariş
ve kadının kocasından çakmak istemesi dışında bir ses
gelmemişti onlardan. Gözü akıp giden bozkırda, kulağıysa
onlardaydı daha doğrusu o kadınla o adamın oluşturduğu ve
kendisini rahatsız eden "ondaydı" . Sabırla br
kelimenin, bir sıkıntı sözcüğünün, günlük yaşamın bir
ayrıntısının, bir şakanın yada bir iğnelemenin dudaklardan
dökülmesini bekledi . Ama onlar sustular. Her ikisinin bakışları
uzak bir sessizlikteki ufuktaki bir noktaya dikilip kalmıştı .
Ikisi de birbirinden bağımsız bir sonsuzluğa kendilerini adamış
gibiydiler. Sanki farklı iki sonsuzluğun susuzluğunu çekmenin
acısını ayrı ayrı ve kendilerince çekiyorlardı. Havadaki sıkıntı
her şeyi yavaş yavaş grileştirmeye başlamıştı. Yolcululuğun
başındaki o keyif yerini bir soru işaretine, bu soru işareti
ise bir sıkıntıya bıraktı kendini ama belirsiz, sebepsiz, amaçsız
ve saldırgan bir kasvet.
Bu
adam yada kadın konuşursa bu sıkıntı gidecek gibi hissetti.
Bundan öylesine emindi ki bunun inanç olabilecek kadar mantıksız
olmasına yordu. Yan masalardan gelen sesler ö bakışlar
kendisini de içine almış " o" nun bulunduğu cam
kavanozu delip geçemiyordu. Dayanamadı. Bütün cesaretini
toplayıp kadınla konuşmaya başladı. "Kazağınız ne
kadar güzel, nereden aldınız? ". Bir aptal kadın gibi,
bir aptal kadın olmaya eğitilmiş kadınla konuştu. Konuştuğu
kadın, "o"nun bir parçası olmaktan sıyrılıp birden
bir insan oluverdi. Hem de anlık ve mucizevi bir hareketle . Ardından
adam da "o"ndan kurtardı kendini ve oda bir insan
oluverdi. Sıkıntı kayboldu. Yine de huzursuzdu. " O "
buralarda bir yerdeydi. Biliyordu.
Konuşma
kendi seyrinde dibe vurunca izin istediler . Adam hesabı ödedi
ve kalktılar . Giden çifte baktı. El ele tutuşmuyorlardı. Kadının
kazağına gözü dikildi. Trenin sarsak hareketlerinde değişik
biçimler alan, insanı kendine bağlayan hipnotize eden kazağa
baktı durdu. Sonra birden dehşetle trenin sarsak hareketlerinde
kocasının önünde yürüyen kendini gördü. Kocasının önünde
br yerlere tutunarak ilerliyordu. Tren garında el sıkışarak
ayrıldığı ve en son yıllar evvel el ele tutuşarak yürüdüğü
kocasını gördü.
Korkudan
ve şaşkınlıktan çok derin bir yaranın sızısını duydu içinde.
Hep orada, içinde duran ve sürekli reddettiği , görmezlikten
geldiği, yaşamın günlük ayrıntısında boğulan o yarayı
elle tutarcasına hissetti. Hep kanamıştı. Yalnızdı.
Yenikti.
Kendini tuzağa düşürülmüş bir hayvan gibi çaresiz
hissetti. “Bir serçeyim” dedi. Gözünden akan yaşları
eliyle gizleyerek ağladı. Kendi kendine her şeyin mükemmel
olduğunu, kendisinin iyi bir kocaya, harika çocuklara sahip olduğunu,
kıskanılacak bir evliliğinin olduğunu söyleyip duruyordu. Her
olumlama, her karşılaştırma yarayı iyileştirmek yerine deşiyordu.
Marmaris’teki yazlığın taksiti bitecekti üç ay sonra, kızı
koleji kazanmamış mıydı? Arkadaşlarının kocaları nerden
geldiği belli olmayan Tanrısal bir emre uyar gibi ayıpçı
filimler oynatan sinemalara giden gençlerin azgınlığı ve iştahıyla
genç kadınların peşine düştükleri halde kendi kocası ona
hep sadık kalmıştı ya.
Hesabı
ödedi. Yerine gidip oturdu. Kendini peygamberini bekleyen suskun
bir çölün yapayalnızlığında buldu. Sonra bir şehrin tren
istasyonunu gösteren tabelada bir dost seslenişini bulur gibi
oldu ve trenin bitmeyen bir sabırla ürettiği sarsıntıdan
sersemlemiş yolcuların uyku sersemliğine batmış şaşkın
bakışları arasında trenden indi. İnmesine şaşırmıştı
ama ağlaması kesilmişti.
Telefondaki
pijamalı erkek sesi sabahın beşinde arayan "Zeynep"
in hangi Zeynep olduğunu çıkarmakta önce epey zorlandı ama
lise ve Zeynep sözleri yan yana gelince sevinçle karışık bir
şaşkınlık coşkulu bir "Zeynep" olup çıkıverdi.
Öğrencilerini yıllar sonra bile adıyla hatırlayan sevimli bir
ilkokul öğretmeni gibi söylemişti. Evet, aradan yıllar geçmişti
ama tabi ki hatırlıyordu 243 Zeynep ’i. Bu şehre onu hangi rüzgar
atmıştı: Birazdan gardaydı. Telefonda uykulu bir kadın sesi
“kim o sabahın köründe” dedi ve telefon kapandı.
Ege’nin
zeytin ağaçlarıyla kutsanmış kasabasında kendilerine merakla
bakan biletçinin bakışları altında büyük taş binanın önündeki
bankta yan yana oturdular. Bazen önlerinden geçen bir yolcunun
varlığı yada genç yaşta kansere yenik düşen ortak bir
arkadaşın anısı onları susturdu.
Adamı
görünce onu kucaklamak istedi ama sadece tokalaşıp, öpüştüler.
Her zamanki gibi çok nazik ve çekingendi adam. Hep beraber
gidilen yıl sonu pikniğinde grup halinde çekilen fotoğrafta gülümseyen
delikanlı değildi. Kendi oğlunun övünerek gösterdiği
bilgisayar programı gibi zamanda onu değiştirmişti. Kendisi de
o uzun saçlı kız değildi tabi ki. Yine de inancını hiç
yitirmeyen tüm o bekleyenler gibi “onun hiç değişmediğini söyledi”
adam. Lise formasını giyse, o hep beraber çekilen okul
resimlerindeki gülen kızdan hiç bir farkı olmayacaktı. Başka
şeyler de söyledi adam. Yaşama ve kendine dair. Hani herkes
kendi yaşamını anlatırken kendi kendinin bolca avukatı azca
da yargıcı olur ya, öyleydi. Onunda kendince bir hikayesi olmuştu.
Kendisini
yıllar evvel bir nakış işler gibi seven delikanlının bu
soluk siluetinin yanında huzurlu hissetti kendini. Uzaktaki şehre
okumak için babasıyla birlikte iki bavulla gittiklerinden yedi yıl
iki ay üç gün sonra adam da 'uygun' biriyle evlenmişti. Zeynep
takvimini bırakıp orta yaş sayılarına göre yaşamaya başlamıştı.
Çocukları vardı ve gençliğindeki aşkın tatlı budalalığını
bir daha tatmamıştı. Çarşıya izne çıkan askerlerin severek
aldığı gül resimli defterlere edebi değerden uzak ve sadece
yazanla ona ilham olan kişinin dışında pek kimsenin okumadığı
aşk şiirleri yazmamıştı bir daha. Karısına bile. Karısı
iyi bir insandı ve kendisiyle çocuklara çok iyi bakıyordu.
Sanki
hiç ayrılmamış gibiydiler. Ama aşk da yoktu ve hiç bir
zamanda olmayacaktı. Bunu biliyorlardı ve hiç bahsetmediler
bundan ve sessizce kabullendiler. Ölen eski bir tanıdık gibi.
Aradan uzun yıllar geçmişti. Kadın onu sevip sevmediğini hatırlamaya
çalıştı. Delikanlının aşkındaki katıksızlık, saflık ve
sabır karşısında bir ara çözülmek üzereydi -evet öyleydi-
ama onun "uygun" biri olmadığına annesiyle beraber
uzun bir konuşmanın ardından karar verdikten sonra atmıştı
onu kafasından yada öyle sanmıştı. İşgüzar kız arkadaşlar
aracılığıyla teneffüslerde iletilen, üzerlerinde özenli bir
el yazısıyla tombul dolmakalemler yazılmış aşk şiirleri
olan pembe renkli kağıtlar anlayışlı bir gülümsemeden sonra
çöpe gitmişti hep. Sonradan okuduğu bir kitapta altını
defalarca çizdiği cümle anlatıyordu her şeyi “İnsan gençken
iki şeyi hiç anlayamaz, ölümü ve aşkı. Yaşamda ölüm ve aşktan
ibarettir.”
Sırasıyla
eşlerinden ve bol bol da çocuklarından bahsettiler. Hem adamın
hem de kendisinin farklı iki "o"nun parçası olduğunu
fark etti. Kadınları, kadınlardan iyi tanıdığı söylenen
yalnız bir şairin dedikleri aklına gelmişti. Yalnız şair sözü
hoşuna gitmedi, her şair yalnızdı ya. Her evli kadının akıl
bahçesinde saklı bir papatya vardır. Çeyiz sandığında saklı
bir mendil gibidir eski aşklar. Atılmaz, ortaya çıkarılmaz.
Tembel ve tanıdık bir sevişmeden sonra yastığa neşeyle dağılan
saçların arkasına gizlenmiş akıl bahçelerindeki çiçekleri
kimse bilemez. Her koca, her kendinden emin aşık budalaca
kendisini bu bahçenin tek nadide çiçeği sanır. Onlara bakmasa
da, büyütmese de papatyaları söküp atmaz kadınlar. Hafif gürültülü
barın loş ışığında bunları söyleyen şair sözlerin
bitirip içkisine dönünce düşünmüştü. Adam da kendi akıl
bahçesinde zamana ve ayrık otlarına yenik düşmeyen bir
papatyaydı.
Yinede
geçmiş ve yitik zamanın bir yanılsamasını şimdi yaşarlarken,
kadın yüreğinde kaybolmak üzere olan genç kızın sesini
duydu. Adam ise birden ortaya çıkan ve avuç içlerini terleten
utangaçlığının şaşkınlığını hissetti.
Adam
kadını unutmamıştı elbet. Giyilemeyecek kadar dar ve eski
elbiseler gibi bir sandıktaydı kadın. Ara sıra özlemle bakılan,
her şeyden ve herkesten uzakta yalnız olunca çıkarılıp okşanan
bir lise takım elbisesi gibi. Adamın artık üzerine hiç
uymayacak olan ama giydiği o mutlu zamanları özlemle andığı
bir takım elbiseydi gibiydi kadının anısı.
Uzun
süre sustular. Yine de bu, trendeki "o" çiftin yanında
kendisini bir çöle fırlatan susuz bir suskunluk değildi. Adını
sadece köylülerin bildiği bir dağ çeşmesinden avuçla yavaş
yavaş su içer gibi çok anlamlarla dolu mavi bir suskunluktu. İçinden
bir şeyler konuştu.
Kalktılar,
birlikte yürüdüler. Kadın çok önceden yapması gerekeni,
utangaç bir borçlunun borcunu ödemesi gibi ama daha çok
kendisine ödermiş gibi anlayışlı anne elleriyle adamın elini
tuttu. Adam yıllar evvel yapamadığını bayram sabahı elbise
giyer gibi yaptı; kadının hüzünlü dudaklarını öptü. Tıpkı
iki liselinin öpüşeceği gibi dudaklarını dudaklarına bastırarak,
ruhlarını ruhlarının üstüne koyarak öpüştüler. Kadının
gözleri yine yaşlandı. Minnetle adama baktı. Adam bir delikanlının
utangaçlığıyla kadını gözleri ile okşadı. Öyle yaşam
doluydular ki sanki ailelerin ne dediğine aldırmadan külüstür
bir Magirusun bilge motor sesinde kendilerini bir kaçış macerasına
hiç düşünmeden atacak kadar aşkla doluydular. Bir başka şehre
gidip yerleşirlerdi. Adam çalışır, kadın evi çekip çevirirdi
ve her zaman sorun çıkarmaya aday bir dikiş makinesinde
elbiseler dikerdi. Birbirlerine utangaçlıktan söylemeseler de
her akşam güvercin susuzluğuyla sevişirlerdi muhakkak.
Genç
olsalardı muhakkak bunu yaparlardı o anda. Aklından bunu geçirdi
kadın. Gülümsedi.
Giydiği
papyona bir türlü alışamayan otobüs muavinin “buyur abla”
diye uzattığı kağıt mendili avucunda buruşturup dışarı
bakarken yine ağlıyordu. Dışarıda kendisine yavaşça el
sallayan adamın ve onun hemen yanında duran, kendisine şaşkınlık
ve acımayla bakan yolcuların göremediği ciddi bakışlı, lise
formalı genç kızın yavaş yavaş geride kalıp yok olmalarını
seyretti.
Mehmet Emin Arı