Acem özrü (Masal)

 
               



Şu bir gerçek ki, Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez, bunun dışında kalanı/bundan az olanı dilediği kişi için affeder. Allah'a şirk koşan, gerçekten büyük bir günah işlemiştir.
Nisa Suresi 48.ayet
(Bu öykünün yazılmasında yardımcı olan Gülfem Hanıma teşekkürü borç bilirim)


Gecenin kör karanlığında, bin bir güzelin ve bir şahın yaşadığı muhteşem sarayın önündeki yalın kılıçlı nöbetçiler, ateşten yaratılma cinler ve halıcı Nesiri dışında, Acem tahtının sahibi şah, tüm bir ordu, beşikteki bebek, eşikteki köpek, kadınlar, erkekler ve Allah'ın kullarını yoldan çıkarmakla görevli Şeytan olmak üzere, Rabbin tüm mahlukatı Tahran'da derin bir sessizlikte uyuyordu. 

Gökyüzü alabildiğine berrak ve yıldızlarla doluydu. Keskin bir göz, uzaktaki Kaf dağını bile görebilirdi. 

Şehirden beş ok atımı uzaklıktaki güller ve petunyalarla dolu bahçenin ortasındaki evinin giriş katındaki odada, Nesiri halı dokuyordu. Her iki yana konmuş dört kandille aydınlanan halı tezgahının önünde, sanatının alamet-i farikası sayılan kamburu ve kısık gözleriyle hızla çalışan Nesiri dışarıdan gelen bir ses duydu. İşine ara verip kulak kabarttı. Sol kulağı sağır olduğundan, sesi daha iyi duymak için başını çevirdi. Bir serseri rüzgar bahçedeki ağaçların dallarını oynatıyordu. 

Karısı beş yıl önce ölen ve tek kızı da çoktan çoluk çocuğa karışan Nesiri yalnız yaşıyordu. Bir yalnızın evinde, her ses kendini yüzlerce kez çoğaltırdı. Ses çoğaldı ve eksildi ve sonra kayboldu. "Cinler dolaşıyor herhalde" diyen Nesiri sessizce bir Fatiha okudu ve tekrar işine döndü. 

Daha on altı yaşında ufak bir çırakken, babası kadar sevdiği ustası Sadi'nin, ilk ve son tokadı patladığından beri sol kulağı hiç duymazdı. Ustası Sadi, Allah'ın sevgili kullarından, Muhammet'in şefaatine layık, Ali ve Hüseyin'in müritlerinden bir kanatsız melekti. Daha önce çırağına bir çok kez hatırlatmış olmasına rağmen, Nesiri dokuduğu ilk halıda Acem özrünü gençliğin verdiği kibirle koymayınca ustası Sadi, korkunç bir gazaba gelmiş ve o zarif ellerinden umulmayacak bir şiddetle çırağına okkalı bir tokat atmıştı. Tokadın şiddetiyle yere yuvarlanan Nesiri'nin sol kulağından oluk, oluk kan gelmiş ve bir hafta boyunca çok ağır bir kulak ağrısı ile kıvranmıştı. Sonra da bir daha sol kulağı hiç duymamıştı. Çırağını seven, yaptığında dolayı üzülen ama pişmanlık duymayan ustası, Nesiri'yi karşısına alıp dokuduğu ipek halılar kadar yumuşak bir sesle konuşmuştu; 

"Bana kızma Nesiri. Kulağının biri gitti ama ahiretin kurtuldu. 

Unutma Nesiri, adını unut, beni unut, zamanı unut ama bunu asla unutma. Her dokuduğun halıda muhakkak bir ufak özür bırak. Bir günahlı ilmek dahi olsa bir özür olsun. Olur da özürsüz, mükemmel bir halı yaparsan, alemlerin sahibi ve tüm mahlukatın efendisi yüce Allah'a şirk koşarsın. Bu affedilmeyen tek günahtır. Sonsuz azapla cezalandırılırsın. Unutma yalnız yüce Allah mükemmeli yaratabilir." 

Nesiri, İranlı halı dokuyucularının yazılmamış ve ustadan çırağa aktarılan bu ilk kuralını hiç ama hiç unutmadı. Üstünde yaralı bir ceylan resmi bulunan, Şahın sarayındaki harem odasında yere serili ipek büyük halıda ve Frenk illerindeki uzun sakallı kralların ve zengin papaların odalarında asılı duran diğer halılarda da, hep bir Acem özrü bırakmıştı. 

Acem özrünü koymak için, genelde halının bitmesine iki ya da üç sıra kala, sağdaki ilmeklerden ikisini farklı atardı. Türk usulü kilim düğümü yapıp öylece bırakırdı. Ver her seferinde duymayan kulağı ağrırdı. 

Herhangi biri bunu fark edemezdi ama halıdan anlayan bir göz, bir bakışta, binlerce düğümden oluşmuş bu ip mozaiğinin arasında hemen seçerdi Acem özrünü. Zaten Müslüman hiçbir halı tüccarı da, Acem özrünü görmedikleri bir halıyı almazdı. 

Frenk illerinden gelme tüccarlar, Acem özrü olmayan bir halı dokuması için Nesiri'ye keseler dolusu altın teklif etmişlerdi ama o hiç düşünmeden reddetmişti. "Dünyamı kurtarmak için ahiretimi kaybedemem" demişti hep. 

Birkaç kişi, acem özrü için atılan kusurlu ilmekleri düzeltmeye yeltenmişlerdi ama başarısız olmuşlardı. Nesiri halıyı o kadar sıkı dokurdu ki, bu düğümü değiştirmek için halıyı çözdüklerinde diğer düğümlerde atardı. Bu yüzden de halı bozuk ip yığını haline gelirdi. 

Nesiri ustası ve aynı zamanda kayın pederi olan Sadi'yi rahmetle ve minnetle anıp tekrar işine döndü. Tezgahtaki halıyı sabaha yetiştirmesi gerekiyordu. Eli biraz daha hızlandı. Onca yaşına rağmen, hareketleri neredeyse seçilmiyordu. 

Uyku uyumaları Allah tarafından haram edilmiş cinler, alevden yaratılma görünmez vücutlarıyla Nesiri'nin etrafında toplanmışlar hayranlıkla onu seyrediyorlardı. Kötü yola sapmış kullara azap olsun diye onlarla oynayan ve onları başka alemlerden gelmiş gibi delirten, gencecik tazelerin yorgan altındaki yuvarlak memelerine tüm örtülerin üstünden bakmayı seven oyuncu ve günahkar cinler, her şeyi bırakmışlar Nesiri'nin usta ellerine bakıyorlardı. Nesiri onları görmese bile cinler onu görüyorlardı. 

"Alemlerin Rabbi adına, ne güzel de dokuyor değil mi?" dedi cinlerden biri bağırarak. 

"Muhammet aşkına, ne güzel dokuyor maşallah" dedi bir başka cin. 

Devamı kitapda...

Mehmet Emin Arı

 
setstats