Melekler
nurdan yaratılmışlardır.
Müzeyyen
Arı (annem)
İnsan Genomeni projesi (Human Genome), o zamanlar için herkesi heyecana boğan büyük bir gelişmeydi. “Tanrı’nın el yazısını çözüp, temize çekiyoruz” demişlerdi gururla. Tarih kitaplarını söyle bir karıştırdığınızda detayları öğrenebilirsiniz. Bir çok ülke, kuruluş ve şirketin ortak çabaları ve katkılarıyla yaklaşık bir on yıllık çalışmadan sonra insan DNA’sı tamamen çözülmüş ve anlaşılır bir gen haritası olarak ortaya konmuştu. Bu insanlık için dev bir zihinsel sıçramaydı. Kendisininin yapım planını ortaya çıkarmıştı. Her ne kadar bu gün iki paralel kadmiyum manyetik veri kristalinde, bir paket sigara paketine satılıyor olsa da, zamanında bu bilgileri ortaya çıkarmak için Guam çukurunu dolduracak kadar çok para harcanmıştı.
Teknik jargonu kullanırsak, İnsan Genomeni projesinde, yaşayan bir tür olan insanın (homo sapiens sapiens) DNA haritası çıkarılmıştı. Tabi daha önce genetikçilerin tutkulu sevdası coli basilinin gen haritası bulunmuştu. Bu işe bir tür haritalama ya da adresleme olarak bakabilirsiniz. O zaman buldukları, ne anlattığını tam olarak bilemedikleri upuzun bir metindi. Bazı kısımlar çözülmüştü ama bir insanı kısa boylu yapan genin, DNA zincirinde nerede başlayıp nerede bittiğini kimse gösteremiyordu. İnsanın inşa planını anlatan metin ayrışık değil de tümleşik olduğu çok sonra bulundu. Upuzun bir çizgi üzerine çizilmiş üç boyutlu holografik bir resim gibi tuhaf bir şey çıkmıştı ortaya. Çizgi üzerine çizilmiş resim. En önemlisi de, “bir gen bir enzim” teorisi de çürütülmüştü; bazı genler bir kaç enzimin ve tabi ki proteinin oluşturulmasında görev alıyorlardı.
Her neyse, çelik kuşaklarla kaplanmış devasa bir cam yarım küreyi andıran bu binada bizim yaptığımız ise Human Genome projesine çok benzer. Biz sadece onların yaptığının tersini yapıyoruz.
Bir Budist tapınağının sessizliğindeki bu ultra modern Dr. Moore adasında, var olan bir DNA zincirinden, yani bir gen haritasından canlılar üretiyoruz ama tabi ki bilgisayarda.
Fikrin basitliği sizi şaşırtmasın. Nedense kimsenin aklına gelmeyen bu basit fikir, ilk defa yazar Mehmet Emin Arı’nın bir öyküsünde geçmişti. Ölümünden yirmi yıl sonra bu fikri yaşama geçirilmişti. Muhtemelen aklına öylesine geliveren bir fikir için şu anda yaklaşık 1643 kişinin (idari personel dahil) gece gündüz çalıştığını ve bu iş için ayrılan kaynakların ufak bir ülkenin bütçesini aştığını bilse her halde çok şaşırırdı.
Genesis (Yaratılış) projesinde ne yaptığımızı basit olarak anlatayım. Önce elimizdeki canlı kütüphanesinden yararlanarak upuzun bir DNA zinciri oluştururuz ve ardından bu zinciri bilgisayara verip bir canlı yaratırız. Bu oluşan canlı her ne kadar üç boyutlu holografik dual lazer simülatöründe gerçekmiş gibi görünse de, aslında gerçeğinin aynısı sanal bir canlı yaratıktır. Bu sanal canlı, olabilecek gerçeğinin tüm özelliklerine sahiptir. Yarattığımız çoğu canlı zaten yaşamaz. Bilgisayar biyolojik yeterlilik testini uyguladıktan sonra, çoğu zaman kibirli ve vahşi Romalıların gladyöterlere yaptığı el hareketini ekranda gösterir, yani baş parmak açık ve yere dönük, diğer parmaklar kapalı: yani ölü ve altta bir yazı “biyolojik yetersizlik tesbit edildi”. Bu işareti koyan programcının tuhaf mizah anlayışı ne yazık ki bende yok. Hiç yaşamamış ve asla yaşayamayacak olan sanal canlıların görüntüsü nedense beni hep hüzünlendirir. Bu da işimizin bir parçası... Yarattığımız tüm canlılar aslında abartılı mutantlardır ve mutantları bekleyen iki kader vardır, mutlak başarı ve mutlak başarısızlık. Evrimin tarihi mutlak başarısızlıkların hüzünlü bir kaydından başka bir şey değildir.
Altıgen mermer bir zemine sahip Boyutsal Doku Simülatöründe ya da bizim kendi aramızda adlandırdığımız gibi Doğumhanede, oluşan canlıyı görebilirsiniz. Bazen projenin sponsorlarını ve tabi ki gelen ziyaretçilerin gözlerini boyamak için oluşturduğumuz canlıları Doğumhanede canlandırırız. Şaşkın ziyaretçiler oluşan canlının görüntüsüne göre ya donup kalır ya da çığlık atarak kaçarlar. Uzun boynuzları olan sevimli bir mutant kedinin kıvırcık mavi tüylerini okşamak için elini uzatanlar bile olur ama elleri kedinin içinden geçer ve boşlukta kalakalır. Etobur bir dinazor olan ve artık yaşamayan Eoraptor, açlığını gidermek için ziyaretçilere atıldığında bütün ziyaretçilerin kaçışını görmenizi isterdim. Bütün bu hokus pokus olup biterken, biz de her zamanki gibi ziyaretçilerimizin şaşkınlığına ve yüzünde oluşan korkuyla karışık hayret ifadesine hafifçe gülümseyerek bakarız. Her zaman dediğimiz gibi “korkmayın ısırmaz, yani ısıramaz”.
Elbette ki amacımız gelen misafirleri şaşırtmak ve onlara tuhaf durumlar yaşatmak değil. Bu kadar para ve emek bunun için çok fazla. Üçüncü internetten iki krediye alabileceğiniz “Yaratığını yarat” (create your creatures) adlı oyun programı da, bizim kadar kaliteli görüntü vermese bile bunu yapıyor zaten.
Genesis projesinin asıl amacı, neredeyse milyonlarca yıl alan canlı evrim filmini hızlı çekimde seyretmekti. Farklı ve rasgele mutasyonların nelere yol açabileceğini görmek için Genesis Projesi başlatıldı. Bu bir anlamda geleceği görmek gibi bir şeydi. Evrimin işini görmesi için milyonlarca yıl beklemektense canlıları bilgisayarda oluşturup önceden görmek istiyorduk.
Ve başardık...
Genesis aslında devasa bir simülasyon programından başka bir şey değildir. Üç ana bölümden oluşmuştur: kütüphane, rahim ve simülatör. Kütüphane kısmı zaten Genome Projesi ile başlatılan çalışmaların sonucu elimize geçen DNA zincirinden oluşur. Yeryüzünde yaşayan ve hatta artık var olmayan tüm canlıların neredeyse hepsinin DNA haritası kütüphanemizdedir. Kızımın oyuncak dinazorunun atalarını bile canlandırabilirim. Nazik bir gülümseme ve öğle yemeği teklifiyle kütüphane görevlisi bayan Dollaway size istediğiniz canlının gen haritasının bir kopyasını hemen verebilir.
Protelogy’nin (Protein bilimini) gelişmesiyle DNA zincirinin nasıl hücrelere, dokulara ve en sonunda organlara dönüştüğü çözüldü. Zaten bu sayede kanser gibi büyük hastalıklar artık tarihe karıştı ya.
Herhangi bir canlının, diyelim ki insanın, gen kütüphanesi en basit basamaktan başlar. Küçük kızıma öğrettiğim şarkıdaki gibi “adenin timin, guanin ve sitozin“. Bunlar canlı yazmakta kullanılan dilin temel harflerdir. Dört harflik bir dil! Adenin, timin ile, guanin ise sitozin ile birleşebildiği için gerçek harf sayısı aslında ikidir. Daha sonra bu dilin harflerinden oluşan temel kelimeler gelir. Genelde bu kelimeler 60 ile 150 DNA’nın bir araya gelmesiyle oluşurlar. DNA metninde, bir kelimenin nerede başlayıp nerede bittiğini belirten standart imla genleri vardır. Şöyle diyelim ATGSATATATGSGSATATATATGSATAT’nin anlamı “dikkat yeni bir kelime başlıyor” demektir. Benzer imla gen dizilimi cümleler, paragraflar ve kitapçıklar için de bulunur, tabi benim hafızamda tutamayacağım kadar uzun dizilerdir. Proteinleri oluşturmak için bu kelimeleri yan yana getiririz ve cümleleri oluştururuz. Daha sonra cümlelerden paragrafları, paragraflardan ise alt metinleri yazarız. Biyolojik olarak açıklarsak, protein grupları, enzimler bizim alt metinlerimizdir. Bu alt metinlerden kitapçıkları yazarız, yani dokular. Kitapçıklar yan yana gelir ve kitaplar oluşur: organlar. Bu kitaplar ise canlının kütüphanesini yaratır. Şu anda masamın üstünde duran galyum kristal veri deposunda bir insanın karaciğer kitabı yüklenmiştir. Aman diyeyim üstüne alkol dökmeyin çünkü bildiğiniz gibi karaciğerin en büyük düşmanıdır.
Canlının oluşturulması işlemi için kullandığımız program, ev dekarasyonu için kullanılan programlara çok benzer. Ekranın sağında kütüphanenin ana öğeleri bulunur. Başlangıçtaki ana seçimleri yaptıktan sonra (memeli, soğukkanlı, sıcakkanlı, sürüngen vs.) ekranda canlıyı oluşturmaya başlarsınız. Bu çok eğlenceli bir iştir, tabi yaratıcı olmak için gerçekten de yaratıcı olmanız gerekir. Oluşturduğunuz canlı sizi memnun ettiyse, bilgisayara oluştur dersiniz. Bilgisayar eklediğiniz organlar ve değiştirdiğiniz özelliklere göre oluşturduğunuz canlını DNA haritasını yapar.
Bu oluşturulan DNA haritası, rahim denilen bilgisayar programında pretology biliminin incelikleri ve karmaşık DNA-protein ilişkileri kullanılarak canlıya dönüştürülür ve sonra simülatörde canlandırılır. İşlem ve basamakları her ne kadar basit görünse de, pratikte bu çok ama çok zordur. Bir karaciğer kitabı 100 milyon petabyte yer tutar, tüm bir canlı ise ortalama100 milyar petabytedır. Bu kadar devasa bilgi yığınını işleyip canlıyı oluşturmak için yine devasa bir işlem gücü gerekir. Bir homo sapiens sapiens dişisinin (yani bir kadının) hamile kalması ve doğurması yaklaşık 9 ay 10 gün sürer ama bizim ilk çocuğumuzu yapmamız yaklaşık iki yılımızı aldı. Doğan çocuk holografik simülasyonda ağlamaya başladığında, programcısından biyoloğuna kadar tüm bir ekip sevinç çığlıkları atıyordu. O gün sanal oğlumuz için verilen partide hepimiz sevinçliydik ve adını Adem koyduk. Adem’den sonra diğer canlıları oluşturmamız daha kolay oldu. Şu anda Adem’i dört saat içinde tekrar yaratabiliriz çünkü Genesis öğrenen bir yaratıcıdır.
Sanılanın aksine DNA kodu bir canlının yapım planını veren çok büyük bir proje değildir. Yapılacak olan bir binanın bire bir karşılığı olan bir teknik resimden çok, annelerinizin yaptığı pastaların tarifine benzer. Yarım kilo un, yüz gram şeker ve krema ile başlayan bir tarifi alıp bir kek yaptığınızda ortaya çıkan şey, her zaman aynı değildir. Zaten bu yüzden insanlar birbirine tıpatıp benzemez. Tarifi ne kadar hassaslaştırsanız da, her seferinde ortaya çıkan kekler daima farklıdır. İşte Genesis’in dehası burada ortaya çıkar.
Teknik detaylarla sizi daha fazla sıkmak istemiyorum. Asıl anlatmak istediğim bunlar değil. Bir açıdan baktığınızda trajik, bir o kadar da komik bir olay. Genesis işler hale geldikten sonra pek çok müşterimiz oldu. İki tonluk tavuk oluşturmamızı isteyen üreticiler, insanın üç milyon yıl sonraki halini merak eden şüpheli hükümet görevlileri, çok iri erkeklik organının nasıl oluşturulacağını merak eden porno starları ve hatta devasa bir kartal yapıp bunu havayollarında bir uçak gibi kullanmayı düşünen çok ilginç girişimcilerin vs. tuhaf isteklerini elimizdeki olanaklar ve onların ödeyebilecekleri para karşılığında karşılamaya çalıştık. İki tonluk olmasa da, 200 kiloluk tavuklar artık Giant Chicken şirketinin çiftliklerinde yetiştiriliyor. Üç milyon yıl sonrası için olası mutasyonlardan, insanın beyin hacminin 1.9 litreye çıkacağını bulduk, yani geleceğin sıradan insanı, bu günün dehasından daha zeki olacak. Tek sorun bu kadar büyük bir kafa hacminin doğum sırasında geçişine uygun pelvis kemiğinin hiç bir kadında bulunmaması. İnsanlığın gelişiminin kadınların pelvis kemiğine bağlı olması tuhaf bir ironi bence. Ademin kaburga kemiğine karşı, kadınların pelvis kemiği. Devasa kartalın ise, uçacak olan müşterileri yiyecek kadar büyük bir gagası olacağını üzülerek (!) gördük. Zaten simülasyonda çevresel faktörler olarak eklenen hayali havaalanı görevlilerini tümünü afiyetle mideye indirdi. Ayrıca kartal havayolunun ciddi bir yakıt problemi olduğu da ortadaydı: günde 10 ton taze et yemesi gerektiğini söylediğimizde, heyecanlı girişimcinin yüzündeki ifadeyi görmeliydiniz.
Bütün bunlar bir yana, şimdiye kadar beni ve tüm genesis ekibini en çok zorlayan istek küçük kızım Ayşe’den geldi.
Her şey bir akşam Ayşenin elinde mavi oyuncak ayısı ve masal kitabıyla çalışma odama gelmesiyle başladı. Rutin haline gelmiş uyku öncesi masal okuma vaktiydi. Yaptığım iş ne kadar önemli olursa olsun, Ayşe hanımın otoritesine ve isteklerine karşı koymam imkansızdı. Küçük eli, elimi tutar ve kendi odasına götürür, ve elindeki masal kitabını bana uzatıp, “oku baba” der. En son kaldığımız yeri bulmak için kitabı açarken, o çoktan yorganı üstüne çekmiş olurdu. O akşam da seromoniyle masal okumaya başladık. Eski masallardan biriydi. Bir iyilik meleği, küçük bir kızı düştüğü zor durumlardan kurtarıyor ve onun mutlu olmasını sağlıyordu. Bütün masallar gibi sonu mutlu bitiyordu. Baba olmanın sorumluluklarını yerine getirmenin huzuru içinde, masalın son cümlesini okudum.
“Ve melek uçarak, geldiği cennete geri dönmek için gökyüzüne yükselip, gözden kaybolmuş” dedim ve kitabı kapattım.
Yüzünde uykudan eser bulunmayan kızım, annesinden aldığı mavi gözlerle bana baktı.
“Melekler uçar mı baba?”
“Elbette uçarlar bir tanem”
“Annem de uçuyor mu peki?”
“Anlamadım?”
Anlayışsızlığım onun canını sıkmış olacak ki, alnını kırıştırarak soruyu tekrar etti.
“Annem de uçuyor mu peki? Hani sen demiştin ya, o gökyüzüne gitti, orada melek oldu”
Ne diyeceğimi bilemeden öylece kalakaldım. Evet, annesi, yani karım öldüğünde, ona bu pembe yalanı ben söylemiştim. Üç yaşındaki bir çocuğa ölüm başka nasıl anlatılabilir ki? Ölümün akıldışılığını ve soğukluğunu kendime bile açıklayamazken, annesini bir daha asla göremeyeceğini ona nasıl söyleyebilirdim ki....
Derin bir nefes aldım. Durum oldukça nazikti. Gerçeği söylesem bile onun çocuk dünyası bunu kabul etmeyecekti. Psikoloğun dediği gibi travma oluşacaktı.
“Evet bir tanem, annen şimdi gökyüzünde uçuyor.”
“Kanatları da var mı?”
“Elbette var, tüm melekler gibi. Hem zaten kanatları olmasa nasıl uçabilir ki?” dedim teknik bir açıklamada bulunur gibi.
“Peki neden buraya gelmiyor? Kanatları var ya”
“Melekler dünyaya gelemez bir tanem”
“Ama niye?”
“Çünkü öyle” diye cevapladım. İstemeden de olsa sesimi yükselttiğimi fark ettim. Nedense sebepsiz yere bağıracak kadar öfkelenmiştim. Her insan gibi ölüm karşısındaki çaresizliğe karşı duyulan öfkeden başka bir şey değildi benimkisi. Ama işte kızım ona kızdığımı düşünmüş olsa gerek ki, yüzünü buruşturdu ve hemen ağlamaya başladı.
Büyük bir pişmanlık duydum. Ona bakarken hissettiğim tek şey çaresizlikti. Ayşe ise hem ağlıyor hem de “bana bağırdın, annem gelmiyor, sen bağırdın, annemi istiyorum, anne” diyi duruyordu. Birbirimize sarıldık, küçücük bedeni acıyla titriyor, gözyaşları yanağımı ıslatıyordu.
“Ağlama bir tanem, ne olur ağlama”
“Annemi istiyorum, annem nerede, annemi görmek istiyorum”
“Tamam bir tanem, hadi sakinleş, resimlerine bakalım mı annenin? Hani üçümüzün bir arada olduğu”
İçeri gidip üçümüzün Ayşe’nin doğum gününde çektirdiğimiz resmini getirdim. Karım ölmeden üç ay önce çekilmişti.
“bak, bak işte annen, hadi ağlama”
Ayşe bir an ağlamayı kesip resmi eline aldı ve sonra hırsla fırlattı, “Bu resim, annem nerede?”
Ne yapacağımı bilemeden öylece kızıma baktım. Bir erkek olduğum için bu gibi durumlarda işe yarayacak bir içgüdüden de yoksundum. Yere atılan resimdeki karımın gülümseyen yüzünü görünce ben de ağlamaya başlamıştım. Sıkılı yumruğumu ısırarak ve hıçkıra hıçkıra... Ağlamaya başlayınca roller de değişmişti. Bu sefer teselli etme işini Ayşe üstlenmişti. Ben iki büklüm yatağının kenarında ağlarken, yanıma gelip bana sarıldı. Baba kız, annemiz için ağladık, ağladık...
Kızım çocuklara özgü bir rahatlıkla birden uykuya dalıvermişti. Biliyordum, artık uyku bana haramdı. Ayşe’nin üstünü örttüm, yerdeki fotoğrafı aldım ve ışığı kapatıp çalışma odama geri döndüm. Kendime bir içki koyup, gözlerimi kapadım ve tekrar ağlamaya başladım.
Sonraki günler, bakıcısının dediğine göre Ayşe tamamıyla içine kapanmıştı. “annem melek oldu, böyle kanatları var” deyip duruyormuş. Aslında bakıcının söylemesine gerek yoktu, bunu ben de rahatlıkla görebiliyordu. Ne yapacağımı bilememenin çaresizliği içindeydim. Aradığım psikolog, zamanla Ayşe’nin bu gerçekle yaşamayı öğreneceğini söyledi. Yok, yok bu bir gerçek değildi, bu acıydı, sonsuz yitişin acısı.
Devamı kitapda...
Mehmet Emin Arı