Altın Oran

               


 Güzellik hakikattir, hakikatse güzellik..

 Ralph Waldo Emerson


Çelik ve camdan oluşma iki katlı ultra-modern binaya aslında bir fabrika diyebilirdiniz ama bu dünya üzerinde görebileceğiniz en garip fabrikaydı. Her gün iki vardiya çalışan ve filtreli koyu kahveyi çok seven programcılar, sessiz çalışan akülü arabalarıyla bina içinde sürat yapmayı seven donanım teknisyenleri, herkesin çok sevdiği jambonlu sandviçler ve milföy hamurundan yapılmış tatlılarla dolu açık büfeyi her daim taze yemeklerle hazır tutan iki aşçı, çalışanları şehre getirip götüren modern otobüsleri süren şoförler, sürekli nöbet tutmaktan canları sıkılan feylesof duruşlu güvenlik görevlileri ve nereden geldiği belli olmayan Bach müziği ile insanı sakinleştiren mavi halı kaplı odalarda oturan sekreterler, yöneticiler ve tabi papyon takan patron dahil olmak üzere hepsi dallarında uzman seksen kişilik çalışanı olan bu fabrika elle tutulur hiçbir şey üretmezdi. 

Şehirde gelen küçük kamyonlar aşçıların istediği garip adlı Fransız soslar dahil olmak üzere yedek bilgisayar kartları, çoğu zayıf ve sağlıksız görünen programcıları sürekli uyanık tutan filtre kahveler, bir sürü ofis malzemesi ve başka bir çok şeyi getirirdi. Bütün bunları getiren şoförler on katlı binanın arka tarafındaki ambar girişinde yüklerini boşaltılırken bu tuhaf binaya bakarak sigara içerlerdi. O kadar gelip gitmelerine rağmen bu garip fabrikanın ne yaptığını bir türlü öğrenememişlerdi. Daha doğrusu öğrenmişlerdi ama buna hiç biri inanmamıştı. Çalışanların çoğu gibi, küçük kamyonlarla bu çok fazla modern binaya şehirden malzeme taşıyan şoförler de bu garip binanın devletin çok gizli projeleri için program yazan bir bilgisayar şirketi olduğunu düşünüyorlardı. 

Böyle düşünüyorlardı çünkü iki katlı çok modern binanın, bu kadar çalışanın, hiç sönmeyen ışıkların ve tabi ki çok sıkı güvenliğin sadece çok yüksek basamaklı asal sayılar bulmak için varolduğuna bir türlü inanmamışlardı. 

Üniversitede okuyan iki bilgisayar ve bir elektronik mühendisliği öğrencisinin heyecanlı bir beyin fırtınası seansına benzeyen neşeli bir kantin sohbetinde temeli atılan ASÜF çok yüksek basamaklı asal sayıları bulan ve bunları dünya üzerinde isteyen herkese satan bir şirketti. 

Şirketin adı Asal Sayı Üretim Firması kelimelerinin baş harflerinden oluşma bir kısaltmaydı. Firmanın ismini elektronik mühendisliğinde okuyan üçüncü ortağın asal sayının ne olduğunu bilmeyen o zamanki sevgilisi koymuştu (kız sonra amatör bir pop grubunun uzun saçlı gitaristi ile tanışıp bizimkini terk etmişti). 

Kendileri dahil olmak üzere herkes tarafından çok uçuk bulunan böyle bir şirket kurma düşüncesi, paranın kokusunu bir köpeğin hassas burnu kadar iyi alan bir risk yatırımcısı tarafından hiç de uçuk bulunmamıştı. Gözleri parlayan bu üç gencin bahsettikleri teknik detaylardan bir şey anlamamıştı Bay Para. Teknolojiden neredeyse nefret eden bir para sihirbazı olan Bay Para (bu isimle hitap edilmekten hiç rahatsız olmazdı) gençlerin gözlerinde gördüğü ışığa inanıp projeye "peki" demişti. Daha mezun bile olmadan, Bay Para'nın verdiği sermaye ile üç arkadaş bu uçuk projeyi hayata geçirmişlerdi. 

Satılabilir ilk asal sayıyı bulmaları yaklaşık iki yıllarını almıştı. Bu iki yıl boyunca onları ayakta tutan dört şey vardı: durmadan çalışan kahve makinesi, birbirlerine bağlı sürekli çalışan 10 hızlı bilgisayar, yatırımcının Hz. Eyüp sabrı ile hiçbir şey demeden yazdığı çekler ve tabi inançlarıydı. Sayı 40 basamaklıydı ve sattıklarında aldıkları para, son bir aylık masraflarını bile zor karşılıyor olsa bile onları sevinçten çılgına döndürmeye yetmişti. Sermayeyi koyan Bay Para ise sadece memnuniyetle gülümsemişti. Şirket serpilip şimdiki halini alınca yatırdığı paranın yaklaşık bin katını geri aldıktan sonra şirketin yüzde 40'lık hissesi ile inanılmaz lüks bir hayatın içinde yine şirketten kazandığı para ile satın aldığı orta büyüklükte ve sakin bir adada yaşamaya başlamıştı. 

İlk asal sayıyı buldukları günden sonra şirket inanılmaz bir hızla büyüdü. Dünyadaki bilgisayar egemenliği arttıkça bilgisayarlar üzerinden akan bilginin şifrelenmesi için gerekli asal sayılara olan ihtiyaç da buna paralel olarak artmaya başlamıştı. Ukala bilgisayarcıların dediği gibi bankalar birbirlerine "online" bağlanınca işin rengi de paranın rengine dönüşmüştü. Ardından şifre ve şifrelemeye çocukça bir tutku ile bağlı olan generallerin bitmek tükenmek bilmeyen güvenli iletişim istekleri de buna eklenince şirketin yıldızı parlamaya başlamıştı. 

Kablolar üzerinden akan paranın miktarı devasa boyutlara geldikten sonra meydana gelen bir iki sanal banka soygunu müşterilerin güvenliğe olan psikolojik ihtiyacı daha da artırmıştı. Generaller ise okudukları ikinci dünya savaşı tarihinden, zaten meşhur Enigma makinesini biliyorlardı. Şirket, bir anda yüksek basamaklı asal sayıları hep bir ağızdan isteyen çılgın bir koronun sesleri ile dolmuş gibiydi: daha büyük asal sayı, daha büyük asal sayı, daha, daha... Şifreleme için kullanılan asal sayı ne kadar büyük olursa şifrenin kırılabilme ihtimali de o kadar düşük oluyordu. İhtimal düşük olunca güvenlik yüksek oluyordu. O zamanlar tek oldukları piyasanın terminolojisini de yapmaya başladıklarından kendi aralarında buna "kırılma indeksi" dediler. Bebeğimiz dedikleri ilk asal sayı kullanılarak yapılmış bir şifreyi bu gün bir ev bilgisayarı bile kırabilirdi. İlk asal sayı müşteri tarafından güvenlik nedeniyle artık kullanılmaz hale gelince bebeklerini sembolik bir fiyatla geri almışlar ve şirketin girişindeki duvarda asılı bir platin plakete kazıtmışlardı: 597157126436... diye devam ediyordu sayı. 

Daha yüksek basamaklı büyük asal sayıları bulmak için de işlem gücü çok yüksek güçlü bilgisayara ihtiyaç duyuluyordu. Bunun için de tabi ki daha çok paraya gerek vardı. Daha çok para için ise daha çok müşteri ve daha çok müşteri için ise daha yüksek basamaklı asal sayılara ihtiyaç duyuluyordu. En yaşlı ortağın dediği gibi (diğerlerinden bir yaş daha büyüktü sadece) "paranın ve sayının gizemli döngüsü onları da içine almıştı". Ses çıkarmadan çekleri ödeyen sakin gülümsemeli Bay Para bu üç gence ticaretin basit kurallarını öğretmişti: ucuza al pahalıya sat, kimseye güvenme, herkesi dinle vs. 

İlk bebeklerine sahip oldukları günden sonra işler inanılmaz bir hızla gelişti. Gözündeki tik dışında gayet düzgün görünen bir matematikçiyle, sigara ve kahveden nefret eden ve en büyük hayali şiir yazan bir bilgisayar programı yazmak olan bir çılgın ama çok becerikli bir programcıyı işe almışlardı. En küçük ortağın dediği gibi "en iyinin iyisini kullanmadığınız sürece en iyinin iyisini üretemezdiniz". ASÜF'ün mottosu da bu olmuştu. Şirketteki tuvaletlere konulan sabunlara kadar hep en iyinin iyisi kullanılmıştı; malzemenin de insanın da...

Ellerinde para dolu siyah çantalarla gelen ve mafya filmlerinden fırlamış gibi duran müşteri temsilcileri, çok haneli asal sayının yerleştirildiği özel akıllı kartları alıp, gerekli imzaları attıktan sonra daha kahvelerini bitirmeden giderlerdi. Müşteriye satılan ve akıllı karta yazılan asal sayının ne olduğunu bilgisayar dışında kimse bilemezdi. Bir asal sayı asla iki müşteriye satılmazdı. Hangi asal sayının hangi müşteriye satıldığını da kimse bilmezdi. Bilgisayar akıllı karta yazdığı asal sayının sadece kaç haneli olduğun kartın üzerine yazardı. Güvenlik açısından bunlar gerekliydi. Çünkü asal sayıyı alan şirket, banka yada orta çaplı bir ülke ordusunun tüm güvenliği neredeyse bu asal sayıya bağlı olurdu. Şirketler, bankalar ve generaller kimseye güvenmedikleri gibi tabi ki ASÜF'e de güvenmezlerdi. 

ASÜF bunun da çaresini matematiksel olarak bulmuştu. Satıcının alıcıya ve alıcının satıcıya güvenmesine gerek duymayan sanal yazı tura metodunu keşfetmişlerdi. 

ASÜF'ün sattığı sayıları ve müşterilerin bir kopyasını isteyen gizli istihbarat teşkilatından gelen bir ajana, sayıları vermenin imkansız olduğunu matematik bilgisi lise öğrencisinden daha düşük olan ajana anlatmak için epey bir uğraşmışlardı. Yine de şirkete inanmayan ajan, devlette çalışan matematikçi bir uzmandan aldığı raporun sonucuna istemeyerek de yenilgiyi kabullenmişti. 

İşler çok güzel yürüyordu. Şehrin dışında mutlu bir bina kurmuşlardı. Çalışan klimalardan çıkan havanın sesinden başka hiçbir sesin olmadığı alt katta dünyanın en büyük dördüncü bilgisayarı gece gündüz durmadan sayı avlardı. Binlerce işlemcinin paralel çalıştığı bir bilgisayardı. Otuz kişilik bir teknisyen ordusunun sürekli bakımını yaptığı ve yeni eklemelerle sürekli büyüttükleri bir sayısal devdi. 

Birkaç milyar dolar değerindeki bu dev bilgisayara Sayılar Prensesi gibi fiziksel ve işlem boyutlarıyla alakasız bir isim vermişlerdi. Programcılar sayılar prensesinin çalıştırdığı tek program olan "Sayı Avcısını" sürekli düzeltirler, genişletirler ve bakımını yaparlardı. Basılı olarak yirmi ciltlik dev bir külliyat oluşturan bu programda her bir yenilik bir soruna, her bir sorunda yeni bir programa yol açardı. Bu iş içinde kırk kişilik bir programcı ordusu bitmeyen bir savaşın mutsuz askerleri gibi durmadan uğraşırlardı: "asla yenilgi yok asla zafer yok".


Bilgisayar yeni bir asal sayı ile karşılaşınca, yemekhane dahil olmak üzere binanın on yerine yerleştirilmiş kırmızı ışıkları sanki yangın var gibi yakıp söndürürdü. İlk başlarda iki günde bir yanan kırmızı ışık daha sonraları asal sayıların basamakları arttıkça daha geç yanmaya başlamıştı. Çünkü basamakların artması tikleri yaşlandıkça artan matematikçinin dediği gibi daha derine dalmakla aynı anlama geliyordu. Tıpkı madenciler gibi çalışıyorlardı. Derine indikçe çalışmak daha zordu ama değerli olan da, normal yaşamda olduğu gibi hep derinlerdeydi. 

Her şey sakin bir mutluluk ve adı konmamış bir huzur içinde tıkır, tıkır işlerken bir akşam üstü bay X üç adamı ve elinde bir baston ile çıkagelmişti. Forbes dergisinde adı geçen dünya çapında sayılı zenginlerden biri olmasına rağmen dışardan emekli bir banka memurunu andırıyordu. Bir Türkdü. Hep yapılan bir şakaya göre Türkiye'nin yarısı onundu, diğer kalan yarısını ise kiralamıştı. 

Elindeki baston bile şehirdeki sıradan mağazalardan alınmış ucuz bir şeydi. Tüm dolar multimilyarderleri gibi yaşamı boyunca parayı önemsemeyen bir yaşam biçimi sürmüş, hep başka şeylerin peşinde koşmuş ve bu arada para da su gibi akmıştı. Ama gerçekten de yaşamı boyunca paraya zerre önem vermemişti. Ne yaptıysa hep başka şeyler için yapmıştı ve para bir yan ürün olarak gelmişti. Nükleer fizik konusunda doktorasını yaparken birdenbire parlak bir akademik kariyeri bırakıp anlamlı bir şeyler yapmak için iş hayatına atılmış ve inanılmaz başarılar elde etmişti. Yine de en büyük zevki otuz bin kişinin çalıştığı devasa şirketinin merkez ofisinin olduğu binaya bisikletle gidip gelmekti. Bu iş için evi ile dev bina arasında sadece kendinin kullandığı özel bir yol yaptırması kimilerince büyük bir görgüsüzlük olarak nitelendirilmiş, ona hayran bir grup başka insan için ise, onun dehasının sıradan insanlar için anlaşılmaz hareketlerinden biri olarak yorumlanmıştı. 

İsmi tabi ki X değildi. Üniversiteden beri bu ismi kullanırdı. Gerçek ismi sadece sözleşmelerin altındaki imza yerlerinde dururdu. Günlük yaşamda sadece karısı gerçek ismiyle ona hitap edebilirdi. Sekreterlerden, devlet başkanlarına kadar diğer tüm insanlar Bay X demek zorundaydılar. Zaten kimse umursamazdı bunu. Bir dolar multimilyarderinin bir başka tuhaflığı olarak kabul edilmişti. 

Devasa şirketi altın yumurtlayan bir kaz haline gelince, Bay X işlerle ilgilenmeyi bırakıp, zamanının tümünü garip projeler için harcamaya başlamıştı. Bazen NASA'nın milyar dolarlık projesinin anlatıldığı bir toplantıda bazen de herhangi bir üniversitenin mühendislik bölümünün bitirme projesi yarışmasında, oyuncağa benzeyen projelerinin başında ter döken öğrencileri izlerken onu görmek mümkündü. Uzaya yerleştirilecek yüz milyon dolarlık dev bir teleskop projesinin sunumunu da, üniversitelerin bitirme projesini heyecanla anlatan bir delikanlıyı da aynı ciddiyetle dinler ve zaman, zaman ucuz ufak defterine, ucunu kendi açtığı kurşun kalemle not alırdı. 

Elinde tuttuğu güç sayesinde meraklı gazetecileri kendinden uzak tutmayı başarabiliyordu. Yalnızlığı ve huzuru severdi. Çok azimli olan meraklı yeni yetme gazeteciler ise korumalar tarafından "Bay X'in huzura duyduğu özel ihtiyaç" konusunda nazikçe ikna edilirdi. Zaten şimdiye kadar ikna olmamış bir gazeteci olmamıştı. 

Bay X'in üç adamı ile birlikte kapıda beklediğini söylediklerinde üç ortağın en küçüğü hemen içeri alınmasını söylemişti. Bay X gibi yaşayan bir efsanenin ASÜF'de ne işi olabilirdi ki? Sayı satın alma işlemi olsa bu işi onun yerine yapacak yüzlerce adamı vardı. Peki bay X niye buradaydı?


Sanki karşısındaki insanın zihninin okur gibi aynı soruyu bu sefer bay X tekrarladı. Adamlarının birinin sürekli yanında taşıdığı termosta duran özel çayından bir yudum alıp konuşmaya başladı;

"Bu adam niye burada?" diye kendinize sorduğunuzdan eminim, kafanızdan geçen bu değil mi?" dedi bay X. Sanki amansız bir mide ağrısı çekiyormuş gibi öne eğilmiş, karnını tutuyordu. 

"Açıkçası burada neden olduğunuzu çok merak ediyorum. Hangi neden sizi buraya getirebilir ki? Sayı satın almak için olamaz, bu işi sizin yerinize yapacak başkaları var. Yanılıyor muyum?"

"Yanılıyorsunuz. Bir sayı için buradayım ama sizin her zaman sattığınız şu uçuk asal sayılardan biri için değil. Başka bir özel bir sayı için. Bu yüzden dükkanınıza geldim" dedi bay X. Dükkan kelimesi herkesi güldürmüştü. 

Kahkahalar dinince "Ne tür bir sayı?" dedi kuşkuyla küçük ortak.

Yarattığı merak ortamından hoşnut olan bay X, gerilimi biraz daha artırmak için bardağından büyük bir yudum çay alıp, uzun bir seremoni ile içti ve tabağı yine aynı yavaş hareketlerle önündeki sehpaya koyup masal anlatan bir sevimli dede tavrıyla anlatmaya başladı. 

"Eski zaman soylularından biri şöyle bir soru ortaya atmıştı. Bir tavşan çifti doğduktan iki ay sonra doğurgan olmaya başlıyorlar ve sonra her ay bir çift doğuruyorlar. Yani ilk ay bir çift var diğer ayın başında da bir çift oluyor. Sonra ise bir çift yavruları oluyor. Böylece devam ediyor. Bu hesaba göre tavşanların sayısı şu şekilde artar;

"1, 1, 2, 3, 5 "

sayıların geri kalan kısmını ikinci ortak tamamladı. 

"8, 13, 21, 34, 55, Fibanocci sayıları" dedi.

Sözünün kesilmesi Bay X'i hiç rahatsız etmemiş hatta bilakis gözlerine bir parlaklık getirmişti. 

"Evet Fibanocci sayıları. Biraz zeki olan herkes bu matematiksel serinin sırrını çözebilir. Bir sonraki terimi bulmak için son iki terimi toplamanız yeterlidir. Yani 8 ve 13'den sonra gelecek olan sayı 8 ile 13'ün toplamı olan 21 sayısıdır. Tavşanların matematiği olarak oldukça yalın. Fibanocci sayıları neden önemlidir bilir misiniz?" diye sordu Bay X, sabırlı bir öğretmen gibi. 

"Hayır, açıkçası hatırlamıyorum" dedi birinci ortak

"Evet" dedi Bay X gülümseyerek "Fibanocci sayıları" ve öğrencisine karşı anlayışlı olan bir öğretmen gibi bir süre daha baktı. 

Yine aynı seremoni ile çay fincanını alıp bir yudum daha aldı. Dudaklarında kalan çayı dili ile yalayıp fincanı tekrar sehpaya bıraktı. Sonra ceketinin cebinden çeşitli boyutlarda kesilmiş dikdörtgen kartonlar çıkardı. Hepsi aynı koyu mavi renge boyanmıştı. Dikdörtgenleri usta bir kumarbazın hareketlerine benzer, oyun kağıtlarını dizer gibi özenle cam sehpanın üzerine yerleştirdi. 

"Sizce bu dikdörtgenler içinde göze en hoş görüneni hangisi" diye sordu Bay X. Sonra kurnazca gülümseyip, karşısındakinin bir seçim yapması için geriye yaslanıp sabırla beklemeye başladı. 

Birinci ortak önündeki dikdörtgen kartonlara bir bakış attı. Bay X'in kurnaz bakışları onu rahatsız ediyordu ama seçimde hiç zorlanmamıştı. Soldan üçüncü kart gerçekten güzel duruyordu. Kendine bile açıklayamadığı kuvvetli bir hisle eli o karta gitti. Neden o kartı seçtiğini bilmiyordu ama garip bir şekilde içinde en ufak bir tereddüt yoktu. Bu kart güzeldi. Nedenini açıklayamadı ama kendisi için en ufak bir sorgu suale de gerek yoktu. Kartı alıp bay X'e uzattı. 

"Evet" dedi Bay X, yüzünde bir memnuniyet edasıyla. Sanki o bir sihirbazdı ve istediği kartı çekmişti. Kartı aldı ve bir süre baktı. 

"Neden bu kartı çektiniz? Bana açıklayabilir misiniz?" dedi Bay X. 

"Bilmem... Sanırım açıklayamam" diye cevap verdi. 

"Ben sizin yerinize açıklayayım. Tüm insanlar gibi sizde altın orana göre boyutlandırılmış kartı seçtiniz. Fibanocci serisi sonsuza doğru giderken, herhangi bir terimini bir önceki terime bölerseniz meşhur altın oranı elde edersiniz yani 1.617 sayısı. Kesirli bir sayı, tıpkı pi sayısı gibi ve noktadan sonra sonsuza kadar gider."

Altın orana göre biçimlendirilmiş bir dikdörtgen insan gözüne diğer oranlara nazaran daha çok estetik görünür. Bunun neden olduğu hala bulunabilmiş değildir. Sizce nedeni ne olabilir?"

Bu baskın sorudan rahatsız olmuş ortak Bay X'in gözlerine kaçamak bir bakış atıp "Bilemiyorum. Hiçbir fikrim yok" dedi. 

Bay X hayal kırıklığına uğramış gibi geriye yaslandı. Hani neredeyse oradakileri cahillikle suçlayacaktı fakat bir şey demedi.

Epey bir suskun kaldıktan sonra odadakilere döndü ve doğrudan konuya girdi "Fibanocci sayısının virgülden sonra 40,000 basamağına kadar olan kısmını istiyorum. Bunu benim için yapabilir misiniz? Para önemli değil."

Odada bir sessizlik oldu. 

"Kırk bin basamak mı?" dedi üçüncü ortak.

"Evet, kırk bin basamak" dedi Bay X kararlılıkla. 

"Bu kadar fazla basamağı ne yapacaksınız ki? Yani sonuçta ilk dört basamak pek çok mühendislik yada mimari işlemi için fazlası ile yeterlidir" dedi birinci ortak. 

Anlaşılmazlıktan yorgun düşmüş bir sanatçı gibi odadaki herkese baktı. Çay doldurması için bardağını iki korumasından kel olanına uzattı. Herkes bu kutsal çay törenini izlerken "üç ortak da" neler oluyor der gibisinden birbirlerine baktılar. 

Çayından bir yudum alan Bay X, kendinden emin tavırlarla fincanı yerine koydu, her iki elini kavuşturup Budist rahipler gibi önünde bitiştirdi. 

"Siz bunu yapabilirsiniz. Zaman ve para konusunda limitiniz yok ama keskinlik konusunda hassas olmanızı rica ediyorum. Avans ve ücret gibi ayrıntıları yardımcılarım hallederler" dedi. 

Bay X tam kalkmaya yeltenirken, üçüncü ortak merakına dayanamayıp herkesin aklından geçen soruyu sordu;

"Bu kadar hassas basamaklı bir sayıyı ne için istiyorsunuz? Ya da nerede kullanacaksınız?"

Herkes çok ama çok zengin bir adamın ters bir cevabını beklerken, Bay X emekliliğine yaklaşmış ve öğrencilerini çok seven bir öğretmenin sabırlı ve sevecen sesiyle cevap verdi.

"Bu uzun rakam silsilesi ile bir resim çizeceğim. Hologram tekniğini kullanarak bir küp oluşturacağım. Eskin numeroloji gibi bir şey değil, farklı bir şey bu. Siz hele rakamı bulun, resmi oluştururken yanımda olursunuz" dedi. 

Üç ortak da şaşırmışlardı. Böylesi bir müşteriye hiç alışık değildiler ama nedense iş onları tıpkı ilk gençlik yıllarındaki gibi çok heyecanlandırmıştı. 

Bay X'in gelmesinden üç ay sonra, ASÜF fibanocci sayısının kırk bininci basamağına kadar gelmişti. Bay X sık sık bizzat kendisi arayıp işin hangi aşamada olduğunu sormuştu. 


Matematikçilerden ve programcılardan oluşan ekip bildik ve denenmiş bir strateji olan sonsuz seriler metodunu seçmişlerdi. Fourier serileri bu iş için biçilmiş kaftandı. Bilgisayar için ayrıca bir program yazıldı, programı çalıştırdılar ve sonra beklediler. 

Sonsuz sayılabilecek döngüler içinde sürekli işlem yapan bilgisayar basamak sayısı arttıkça zorlanıyordu. Bir basamağı sağlama alınca bir sonraki basamağı bulmak için uğraşıyordu. Sayılar prensesi için bile zor bir işti bu. Adım adım ama sağlam ilerliyordu. Bu işlem yaklaşık üç ay sürdü. 

Sonunda her yerde kırmızı ışıklar yandı. Kırmızı ışığın ne anlama geldiğini bilmeyen ahçılar bile sevindiler. Fibanocci serisinin kırk bininci basamağı da sonunda bulunmuştu. Herkes coşku içinde neredeyse gol atmış bir takım sevinci içindeyken bilgisayar ekranında sadece

"İşlem tamam. Program başına dönüş" cümlesi görüldü.

Üçüncü ortak hemen Bay X'i arayıp müjdeli haberi verdi. Beklediğinin tersine Bay X çok sakin bir şekilde "teşekkür ederim" demişti. Sayının olduğu mikroçipli kartla birlikte iki gün sonra Bay X'in villasına diğer ortaklarla birlikte gelmesini rica etmişti. 


Olayın heyecanı ve merak, üç ortağı da neredeyse işe ilk başladıkları günlerdeki gibi coşkuluydular. En büyük ortağın çantasında duran mikrochipli kartta bilgisayarın üç aylık çalışmasının yer aldığı 40 kilobytelık altın oran vardı. 

Bay X'in muhteşem malikanesine gittiklerinde onları bir sürpriz bekliyordu. Malikanede neredeyse yüze yakın misafir, bir garden parti havasında bir araya gelmişlerdi. Crem de la crema oldukları her hallerinden belli grup ufak öbekler oluşturmuşlar sohbet ediyorlardı. 

Bahçenin tam ortasında, boyu yaklaşık üç metre olan dört tane şeffaf büyük sütun duruyordu. Her bir sütunun hemen yanında büyük bir bilgisayar duruyordu. 

Konukları ile tek tek ilgilenen Bay X, üç ortağı görünce memnuniyetle gülümseyip onlarla konuştu. Adamlarına bir işaret verip 40 bin basamaklı olan sayının olduğu mikrochipli kartı aldırdı. Ayak üstü biraz daha sohbet edip gösterisi için onlardan ayrıldı. 

Bay X, büyük bahçenin ortasına kurulmuş platformun üstüne çıkıp eline bir mikrofon alıp konuşmaya başladı. 

"Sayın misafirler, değerli medya mensupları ve ASÜF'ün değerli çalışanları, hoş geldiniz. 

Bundan epey bir zaman önce Pisagor meşhur matematik teoremini bulduğunda bir matematiksel gerçeği değil bir tanrısal ifadeyi bulduğunu düşünüyordu. Bu gün lise eğitimi almış herkesin bildiği basit üçgen formülü olan a2+b2=c2, o zaman için kutsal bir ayet gibiydi. 

Pisagor ve ardılları, matematiğin tanrının evreni kurmak adına kullandığı dil olduğunu kabul ediyorlardı. Ben de aynı inançtayım. 

Günlük hayatta sık sık karşılaştığımız ama göz ardı ettiğimiz bazı sayılar, tıpkı bundan 2300 yıl önce olduğu gibi hala kutsaldır çünkü bu sayılar Tanrının imzasıdırlar. "

Konuşmalarının sindirilmesi için bir süre durdu ve sayıları yüzü aşan konuklara baktı. Kameralar durmadan çalışıyordu. 


" Pi sayısı, e sayısı ve altın oran. Bütün bu sayıları birbirinden türetmek matematiksel açıdan mümkün. Bütün bu sayılar irrasyoneldir yani noktadan sonra sonsuza kadar devam ederler. Bu aslında çok normal bir şey. 

Tanrı da en büyük sonsuzluk değil midir?"

Yine sustu. Kimse bu yarı mistik yarı matematiksel konuşmanın nereye varacağını kestiremiyordu. 

"ASÜF'ün değerli katkılarıyla altın oranın 40,000'nci basamağına kadar ulaşabildik. Bu kadar basamağı ne yapacaksınız? diye sorabilirsiniz. Bir resim oluşturacağız. Burada gördüğünüz dört cam silindir, bir lazer hologramı oluşturmak için kurulmuş lazer kuleleridir. Lazerin oluşturduğu hologramla istediğiniz üç boyutlu resmi çizebilirsiniz fakat biz burada sadece üç boyutlu bir matriksi dolduracağız. 

Bilgisayar her bir rakam için üç boyutlu hayali matriksin küplerine bir renk koyuluğu atayacak yani 0 beyaz renk 9 siyah renk ve 5 açık gri vs. şeklinde böylece bir resim oluşacak. Tıpkı piksellerin oluşturduğu iki boyutlu ekran resmi gibi. 

"Hepinizin aklından geçen soruyu ben sorayım, peki bu neyin resmi?"

Yine sustu. Tüm kalabalık büyülenmiş gibiydi ve tek çıkan ses rüzgarın uğultusuydu. 

"Ben de oluşacak bu resmin ne olduğunu bilmiyorum, açıkçası bir resim oluşup oluşmayacağından bile emin değilim. Benimkisi sadece bir inanç, oluşacak resme dair kuvvetli bir inanç. Lafı fazla uzatmayalım şimdi gösteri zamanı" dedi ve eliyle adamlarına işaret verdi. 

Bir anda muhteşem malikanenin içindeki tüm ışıklar söndü. Sadece dört büyük silindirin yanındaki bilgisayar kontrol panelinin olduğu kısımdaki ekranlardan gelen belirsiz bir ışık vardı. Gökyüzü bile kapkaranlıktı. 

Birkaç dakika sonra dört büyük cam silindirden ışık yayılmaya başladı. Sanki içinde bir su varmış da kaynıyormuş gibi. Sonra ince lazer ışıkları çıkmaya başladı. Önce ince, sonra kalınlaşan lazer ışıkları. Lazer ışıkları görülür görülmez dört büyük silindirin ortasında bir buluta benzer tuhaf bir şey ortaya çıktı. Kaynayan bir su kabına benziyordu. 

Bay X memnuniyetle gülümsedi. "Altın oranı yükleyin" dedi. Adamları kartı yerine soktular. Zaten 40,000 basamaklı bir sayıyı kim tek tek girebilirdi ki.

Altın oranı bilgisayara yüklemeyi bitirdiğinde şeklin oluşturulması için birinin düğmeye basması gerekiyordu. 

Bay X ellerini açıp havaya kaldırdı ve anlaşılmaz bir şeyler söyledi, sonra kutsal bir şeye dokunur gibi Enter düğmesine bastı. 

Bu andan itibaren olanlar defalarca televizyonlarda gösterildi, filmlere ve kitaplara konu oldu. 

Dört büyük şeffaf kuleden çıkan binlerce ufak lazer çizgisi hızlı hızlı hareket etmeye başladı ve aralarındaki hayali bulut yavaş, yavaş şekil almaya başladı. Bir dakika sonra görüntü netleşti ve lazerlerin hızlı hareketi birden durdu. Tüm altın oran yüklenmişti. 

Kimse konuşamıyordu. Sadece biri "aman Allahım, bu o, bu o" diye bağırıyordu. Yere diz çökenler, ağlayanlar, ağzı açık bakakalanlar, herkes şaşkındı, şok olmuştu.

Sadece Bay X sakindi. Ellerini kocaman açmış ayakta duruyordu ve hayranlıkla mırıldanıyordu.

"evet bu o, bu o..."

 
Mehmet Emin Arı