An

               


Hafiflik diyordum kendi kendime. Bak kaç zamandır konmamıştı üstüne. Hafiflik diyorum kendi kendime. Nasılda uçurdu beni havalara . Ne bir düşüncenin oku , ne de iç burucu bir kız güzelliği beni vurabilir. Çünkü yüksekteyim. Bulutlar var çevremde. Bak, pamuk, pamuk ve serin. Güneş bir taş atımında. Yeryüzüne bakıyorum. Ama sadece çiçekler var, bir de çocuklar. Mavi , yeşil çiçekler. Beyaz, beyaz göbekleriyle papatyalar. Daha neler, neler. Binlercesi bir arada, binlercesi. Evet, hafifim, yere konamayacak kadar hafif. Renkli kanatlar takmışım. Düşüncenin agirligida yok yüreğimde. Yarınlar nerede diye soruyorum kendi kendime. Beni kaygılandıran yarınlar. Bir ufuk çizgisi var sadece. Bir ufuk çizgisi, hiç bitmemecesine. İşte diyorum, yarınlar bu ufuk çizgisi. Ardıma dönüyorum. Geçmişim nerede diyorum, geçmişim. Bir başka ufuk çizgisi ayaklarımın dibinde. İşte, bu da geçmişim. Hayretler içinde kalıyorum; bütün hepsi şu iki çizgimiydi. Biraz daha yükselmem gerekecek. Bütün ağırlıkları atmam gerekiyor.

Geçmişin tüm eski benim-kadınlarımı boşluğa, yeryüzüne bırakıyorum. Kimisi çiçek oluyor. Mavi, yeşil ve beyaz göbekli papatyalar. Bazısı da çocuk oluyor. Hatta biri saçları şeytani kıvrımlı tatlı bir zenci çocuk oluyor. Gülüyorum.

Bir an tekrar önüme ve arkama bakıyorum. Tekrar iki ufuk çizgisini görüyorum. Ama daha da incelmiş ve bulanıklaşmışlar. Yine de seçebiliyorum. Bir şeyler atmalıyım diyorum kendi kendime ve hafifliğime.

Sonra, geçmişin tüm iyi ve kötü anılarını atıyorum yeryüzüne. Kimi bir yaprak kimide bir çocuk elbisesi oluyor. Üzülerek geleceğin umutlarını ve kaygılarını atıyorum. Kimi bir çiçek sapı oluyor kimi de seyrek çocuk saçları. Yükselmeğe devam ediyorum; hafifliğim bir kuğu kanadı.

Bildiklerimi atıyorum; formülleri, mavi tabelalı sokak adlarını, romanların önsözlerini, ansiklopedilerin kupon sayısını, vakur ve sakallı filozofların ümitsizliğini, kilomu, boyumu... İki çizgi gitgide yaklaşıyor, biri avucumda diğeri elimi terletiyor.

Atacak ne kaldı? diyorum. Bu çizgileri birbirine kaynaştıracak ne kaldı? Birden aklıma kişiliğim geliyor. Bir ümitle alışkanlıklarımı, sarı başak burcumu, kızdığım şeyleri, dünya görüşümü, kromozomlarımı, göz rengimi, kulağımın kepçesini, tırnağımın sertliğini, hoşgörümü, ölüm korkumu, ana-baba sevgisini, yakın akrabalara duyduğum küçümsemeyi, alaycılığımı, sevdiğim sabah çaylarını, filtreli sigaraları, zamana olan tutkulu tiryakiliğimi, hepsini beni ben yapan her şeyi atıyorum. Hafifliğim toz zerresinde.

İki çizgi bir parmak mesafede titreşiyorlardı. İki ufuk çizgisi ve bir parmak kalınlığı ve arada bir kişi. Benliğimde gitmişti. Ben demek istedim, hatta bağırmak ama yapamadım. Hafiflikten yaratıldığımı düşündüm, billur hafiflikten . Sadece ama sadece hafiflikten ...

Yinede iki çizgi - arada bir parmak bile olsa - ayrıydılar. Atacak ne kaldı dedim kendi kendime daha doğrusu olmayan benliğime. Bir ses hafifliğini at dedi. Bunun gaipten mi yoksa olmayan benliğimden mi geldiğini bilemedim. Bir korku mermi gibi çığlıklar atarak geldi geçti.

Hafifliğimi sıyırıp attım. Sadece çiçeklerden ve çocuklardan olma dünyaya.

Hafifliğim çok ama çok uzun bir süre sonra yeryüzüne indi. Belki bir yüzyıl yada bir saniye geçmişti. Bunu da bilemedim. Birden yeryüzünde evler, arabalar, dalgalı denizler, tuzlu sevişmeler, acılar ve sevinçler, kırmızı belediye otobüsleri, tozlu köy yolları, generaller ve kırışık yüzlü ihtiyarlar belirdi. Her şey eski haline dönmüştü.

İki çizgi birden birleşti. Sonra yeryüzüne kondum.

Bir ses " an' dır içinde yasadığın , sadece an " dedi. Bir sigara yaktım, günesin ufukta kaybolmasını seyre koyuldum.

 

Mehmet Emin Arı

 
[oykuler/denem.htm]