Sakarya, Gelibolu, Kocatepe, Malazgirt ve Dumlupınar...

                    
               

Önemli Not: Bu öykü tamamıyla bir kurgudur. Gerçek kişi, kurum ve yer isimleri bir tesadüften ibarettir. Öykü ile bağlantıları yoktur. 


"Türkiye de, diğer bütün ülkeler gibi atom bombası yapmak istiyordu fakat yapamazdı."

"Tabi ki" dedim, "En temel malzeme olan zenginleştirilmiş uranyum ve plütonyum yok. Her ne kadar toryum ve uranyum yatakları olsa da bu pek işe yaramıyor çünkü hem bunlar çok az miktarda hem de zenginleştirmek için gerekli tesisler ya da atık malzemesini kullanabileceğiniz bir nükleer santral yok. Bildiğim kadarıyla Çekmece'deki nükleer santral sadece araştırma amaçlı ve çok küçük kapasiteli. TAEK de daha çok radyasyon güvenliği ile ilgili sanırım" diye ekledim. Daha on dakika önce tanıştığım adam memnuniyetle gülümsedi. Bu konuda bilgimin olması onu mutlu etmişe benziyordu. 

Pazar günü Suna'dan izin alıp bisikletle dolaştıktan sonra her zaman uğradığım şirin kafenin bahçesine oturmuştum. Ateş alma bahanesiyle gelen ve ayak üstü bir sohbeti başlattıktan sonra yanıma oturan adam her haliyle gizemliydi. Davet etmeme rağmen, nazikçe "oturabilir miyim?" diye sorduktan sonra ben de mecburen, "tabi buyurun" dedim. O da bir sandalye çekip karşıma geçti. Sıkıntılı bir sohbet olursa, en kötü ihtimalle kalkar giderim diye geçirdim içimden. 

Hiç de beklemediğim gibi hoşsohbet biri çıktı. "Ben Ahmet" demişti ama sormama rağmen mesleğini söylememişti. Sesi ve tavrı emir vermeye alışkın bir askerinkine benziyordu. Konutkent taraflarını çok sevdiğini ve buralara yeni taşındığını söylemekle yetindi. Bisiklet üzerine bir konu açıldı. Kendisi de binermiş fakat dizindeki sorundan sonra bırakmak zorunda kalmış. Çok sevdiğim bisikletim hakkında teknik detay sorular sormaya başlayınca tabi ki gönlümü fethetti. Genelde insanlar şöyle bir bakar ve "kaç lira" diye abuk bir soru sorarlar ama o "kaç vites?", "Takometresi var mı?" "Kendinden yağlı zincir mi?" falan gibi soruları peş peşe sordu. Vitesinin frenden değiştiği öğrenince hayran kaldı ve dönüp bisikletime tekrar baktı. Sonra "Başka hobiniz var mı?" diye sordu. Öyküler yazdığımı ve bunları İnternette kendi web sitemde yayımladığımı söyledim. Bu çok ilgisini çekmişti, www.eminari.com adresini özenle ufak bir not defterine yazdı. Daha sonra gülümseyerek bana baktı ve "Emin bey, ilginizi çekeceğini umduğum bir hikayem var. Dinlemek ister misiniz? Belki bunu da yazarsınız" dedi. 

"Tabi, memnuniyetle" dedim ama nezaket icabı söylenmiş bir şeydi. İnsanların "beni de yaz" taleplerini bilirdim. Kendilerinin yaşadıkları ve çok ilginç buldukları ama çoğu sıradan ve bir o kadar da sıkıcı hikayelerden birini dinleyeceğimi düşündüm. "Umarım kırık bir aşk hikayesi değildir" diye geçirdim içimden. 

Adam "Teşekkür ederim" dedikten sonra gelen garsonun, kül tablasını değiştirmesini önüne bakarak bekledi. Garson uzaklaşınca kafasını kaldırıp hızla konuşmaya başladı. 

"Dünyada nükleer silaha sahip ülke sayısı az. Başta Amerika ve Rusya olmak üzere, Çin, Fransa, Hindistan, Pakistan, Güney Afrika ve İsrail'in atom ya da hidrojen bombası var." dedi. Cebinden çıkardığı teneke kutudan benim de çok sevdiğim ufak purolardan bir tane uzattıktan sonra kendi de aldı, kibritle yaktı ve kahvesini yudumladı. 

"Bu ufak puroları çok severim" dedim. Gülümsedi ve devam etti. 

"Ama bildiğiniz gibi Türkiye'nin eskiden bir nükleer silahı yoktu. Amerikalıların soğuk savaş sırasında Türkiye'ye yerleştirdikleri Atlas füzelerinde nükleer başlık vardı ama meşhur Küba krizinde Ruslarla yapılan pazarlıkta, Küba'dakilere karşılık bunların kaldırılmasını kabul ettiler. Daha sonra Sovyetler bu konuda çok hassas davrandı. Burunlarının dibinde, onları üç dakika içinde vurabilecek bir nükleer silah istemediler. Amerikalılar da zaten böyle bir şeye yeltenmediler ama yine de başta İncirlik olmak üzere birkaç üstte nükleer silah yüklü uçaklar her zaman oldu ama füze kalmadı. 

Her neyse, bu bombalar Türkiye'de bulunsa bile kontrolü ve kırmızı düğmesi başka ülkenin elinde olan atom bombalarıydı. Yani pratikte Türkiye'ye ait değildiler."

"O zamanlar yoktu dediniz, şimdi var mı ki? Hiç olmadı ki... " dedim.

"Anlatacağım, biraz sabredin"

Adamın anlattıkları ilgimi çekmişti. Her zaman yanımda taşıdığım ufak gazeteci teybimi çıkarttım ve konuşmayı kayıt edip edemeyeceğimi sordum. Gayet rahat bir şekilde "Tabi ki, keyfinize bakın" dedi. Teybi masanın üstüne koyup kayıt düğmesine bastım. Adam işimi bitirmemi bekledi. Tekrar purodan bir nefes çekip konuşmasına devam etti.

"İsrail'in atom bombası yapmasından sonra başta Araplar olmak üzere tüm bölge ülkeleri tedirgin oldu. Türkiye de tabi. Orta doğunun yaramaz çocuğu yenilmezliği elde etmiş gibi görünüyordu. Köşeye sıkışırsa patlatırdı. İran ve Irak buna karşılık atom bombası çalışmalarına hız verdiler. Fakat Irak'ın bomba yapmak amacıyla kurduğu nükleer reaktörü İsrail vurdu. Özellikle Irak çok uğraştı ama bombayı yapmayı bir türlü beceremedi, sadece bilgisayarlar için 370 milyon dolar harcadılar. Büyük abi ve yaramaz çocuk buna hep engel oldular."

"Türkiye de, diğer bütün ülkeler gibi atom bombası yapmak istiyordu fakat yapamazdı."

"Tabi ki" dedim, "En temel malzeme olan zenginleştirilmiş uranyum ve plütonyum yok. Her ne kadar toryum ve uranyum yatakları olsa da bu pek işe yaramıyor çünkü hem bunlar çok az miktarda hem de zenginleştirmek için gerekli tesisler ya da atık malzemesini kullanabileceğiniz bir nükleer santral yok. Bildiğim kadarıyla Çekmece'deki nükleer santral sadece araştırma amaçlı ve çok küçük kapasiteli. TAEK'de daha çok radyasyon güvenliği ile ilgili sanırım" diye ekledim. 

"Evet haklısınız. Uranyum bilyeler bulunca çocuklar gibi seviniyorlar. Neyse... 

Özellikle askerler nükleer silah konusunda çok istekliydiler ama biliyorsunuz sadece istek yetmez. Daha sonra Akkuyu 'da yapılacak bir nükleer santral için ihale bile açıldı ama kapalı kapılar arkasında bu engellendi. Tabi işin arkasında sevgili dostlarımız vardı. Ben her zaman dostlarımdan çekinirim" dedi ve gülümsedi. 

"Aslında teknik alt yapı olarak, Türkiye bir atom bombası yapabilecek kapasitede. Tek eksiği nükleer malzeme. Zaten bir atom bombası yapmak sanıldığı kadar çok zor değildir. bu konuda bilginiz var mı?" diye sordu. 

Konunun nereye geleceğini çok merak ettiğim için kısaca cevap verdim. 

"Hatırladığım kadarıyla, kritik kütle oluşturacak kadar zenginleştirilmiş nükleer malzemeyi iki yada daha fazla parçaya bölüyorsunuz. Daha sonra bunları TNT benzeri bir patlayıcı yardımıyla oluşan bir patlama ile hızla bir araya getirip, zincirleme reaksiyon oluşturuyorsunuz. Bir ara merak edip öğrenmiştim". 

"Çok güzel, çok. Bilginizi takdir ettim. Evet basit olarak bir atom bombası böyle çalışır. Kritik kütleyi ikiye ayırırsanız. Tabi eğer Uranyum-235 kullanıyorsanız. Plütonyum 239 kullanıyorsanız 32 parçaya ayırmanız gerekli. Bir parçayı diğerinin üstüne kurşun gibi gönderilenlere -ki Hirosima'ya atılan "Şişman çocuk" bu tiptendi- "tabanca tipi" derler. Diğerlerinde ise kritik kütle bir merkezde birleşecek şekilde küresel olarak dağıtılır. Bunlar da implosion tipi. Bunun dışında patlamayı daha etkili hale getirmek için yapay nötron kaynağı, dış katmanı saracak Uranyum-238, ateşleme zamanını belirleyecek hassas tetikleme mekanizması ve daha güçlü olmasını sağlamak için bazı başka nükleer ve normal maddeye ihtiyaç vardır, örneğin berilyum gibi.

Bu işin teknik kısmı, şimdilik geçelim. Rusya'nın oluşturduğu nükleer tehdit, soğuk savaş sırasında Amerika'nın nükleer şemsiyesinin altında karşılanabiliyordu ama sürekli olarak bir başka ülkeye bağımlı kalıyordunuz. Bir de bunun üstüne ne zaman ne yapacağı belli olmayan İsrail 'in atom bombasına sahip olması Türkiye'yi epeyce tedirgin etmişti. Zaten çok sonra Sovyetlerin dağılması ile Amerikan şemsiyesi de kapandı. Bu durumda yağmur yağarsa ıslanırdınız. Askerlerin zorlamaları ile gizli bir araştırma başlatıldı. Başta Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, Tubitak ve üniversiteler dahil olmak üzere pek çok kurumdan gelen uzmanlarla oluşturulan bir ekip bunu araştırdı."

TAEK yolumun üzerinde olduğu için hemen gülümsedim. Eskişehir yolu üzerindeki o binanın büyüklüğü zaten beni hep şüphelendirmiştir. 

"Askerlerin, uzmanların önüne koydukları soru şuydu, "Eldeki olanaklarla bir atom bombası yapabilir miyiz?" Rusya ve İsrail ile bir nükleer denge oluşturabilmemiz için bir atom bombası olmalı diye düşünüyorlardı ki askeri açıdan haklıydılar. Bu bomba muhtemelen hiçbir zaman kullanılmayacaktı ama varlığı, başka ülkelerin Türkiye üzerinde bir bomba patlatmasına engel olacaktı. Bilirsiniz işte, basit bir denge hesabı yani, geceleri rahat uyumak için."

"Ekip çok gizli bir şekilde bunu araştırdı. Sonuç beklendiği gibi kocaman bir "HAYIR"dı. Diğer her şey yapılabilirdi ama nükleer malzeme şarttı ama bir nükleer santral kurulmadan ya da zenginleştirme tesisi olmadan bu imkansızdı. Eldeki uranyum yatakları da porselen yapımı dışında bir işe yaramıyordu. Askerler tabi ki yüzlerini buruşturdular ama olay "sivillerin beceriksizliği" ile açıklanabilecek bir şey değildi. Yapamıyorsanız, yapamazsınız. Aslında böyle bir komisyona bile gerek yoktu. Pirinciniz yoksa pilav yapabilir miyim? diye sormak saçmalık. "

"Askerlerin yüzlerini buruşturduklarını nereden biliyorsunuz?" diye sordum. 

Gülümsedi ama sorumu cevaplamadı. 

"Sonuçta rapor ve tabi ki atom bombası yapma isteği rafa kaldırıldı. MTA'daki bürokratların biraz kulağı çekildi ve uranyum yatakları bulmak için "daha çok çalışın beyler, memleketin toprağında bakılacak çok yer var" denildi. "

"Bu iyi bir şey. Nükleer silah çılgınlığına bizim de girmememiz iyi olmuş" dedim. 

Garsona bir kahve daha söyleyen adam düşünceli bir şekilde yüzüme baktı. 

"Evet teorik ve etik olarak haklısınız. Ben de sizin gibi düşünüyorum ama pratikte her şey farklı. Şu reel politik denen baş belası şey başınızda Demokles 'in kılıcı gibi sallanıyor. Bazı şeylere mecbursunuz. Aptal insanoğlu işte..."

"Peki sonra ne oldu? Hikaye bu kadar mı?" dedim merakla. Bunlar açıkça yazılmasa bile bilinen şeylerdi. 

"Hayır, asıl hikaye bundan sonra başlıyor." dedi ve gelen kahve için garsona teşekkür etti. 

"İzninizle karımı arayıp gecikeceğimi söyleyeyim" dedim. 

"Tabi, tabi. Anlaşılan siz de benim gibi günün moda deyimiyle light bir erkeksiniz" deyip gülümsedi. 

Suna'yı arayıp gecikeceğimi söyledim. Beklediğim gibi fırçayı hemen attı tabi ki. "Çabuk gel, kocaman adamsın hala bisikletin tepesindesin. Perdeler asılacak ve hem akşama annemlere gideceğiz, kadın senin için zeytinyağlı dolma sarmış" dedi. "Tamam bi tanem, birazdan gelirim" deyip telefonu kapadım. 

"Tam kılıbığım. Evet, sizi dinliyorum, lütfen devam edin, anlatacaklarınızı merak ettim" 

"Kılıbık olmak iyidir, akıllı adam kılıbık olur. Nerde kalmıştık, ha! Evet. Rapor rafa kaldırıldıktan epey sonra, neredeyse dört yıl, ilginç bir gelişme oldu. Yıkılmaz sanılan Sovyetler İmparatorluğu yıkıldı. Ruslar tekrar direksiyona geçene kadar bir kaos dönemi yaşandı. Ekonomileri berbattı. Her şeylerini satmaya başlamışlardı. Rus pazarlarında eski madalyalarını satmaları gerçekten onur kırıcıydı ama açlık insana her şeyi yaptırıyor. Sadece madalya ve ucuz alet, edevat ile uyduruk Lenin rozetleri satsalar iyiydi. Ama daha aç gözlü ve cesur olanları piyasaya Mig uçakları bile sürmeye başlamışlardı, başta Ukraynalılar. Aslında Mig'ler Fantom'lardan daha iyi uçaklardır ya siz bakmayın, özellikle Mig 29'lar.

Rus abilerinin ve Ukraynalı kuzenlerinin her şeyleri sattıklarını ve hızlı bir şekilde kapitalizmi öğrendiklerini gören diğer eski ve ufak Sovyetler birliği ülkeleri de bu piyasaya girdiler. O anda üstlerinde bir kontrol yoktu. Moskova'daki büyük abi artık patron değildi. Alıcılar ellerinde yeşil dolarları sallayarak hazır bekliyorlardı. Yeniden Tanrıya inanmaya başlamışlardı ama dolarların üstündeki George Washington'un daha güçlü olduğunu fark etmişlerdi. 

İşin ilginç tarafı, silah piyasasına giren bu acemi tüccarları Ruslar 'dan çok Amerikalılar takip ediyordu. Uyduruk muz cumhuriyetlerine satılan Mig'ler Amerikalıların umurunda değildi. Onlar en büyük kabuslarının gerçekleşmesinden ölesiye korkuyorlardı."

"Nükleer silahlar mı?"

Sigarasını kül tablasında söndürdü ve dumanını üfledikten sonra sözüne devam etti. 

"Evet, nükleer silahlar, özellikle ufak çaplı taktik atom bombaları. Bir yolcu valizine girebilecek kadar küçük atom bombaları. Bu kadar küçük olmalarına rağmen patlatıldıklarında New York şehrini artık sadece filmlerde yada kartpostallarda görebilirsiniz. Sadece nükleer silahlar değil, nükleer silah yapmaya yarayacak her şeyin, zenginleştirilmiş uranyum, nükleer reaktör atığı plütonyum, teknik bilgi, diğer malzemenin vs. çılgın ellere geçmesinden korkuyorlardı. Çünkü bu imkana sahip olunca gözünü kırpmadan New York 'da ya da başka bir Amerikan şehrinde gözünü kırpmadan ortalığı çok fazla aydınlatabilecek binlerce insan sayabilirim. Biliyorsunuz en son uçağı binaya çaktılar. İmkan olsa bomba da patlatırlar. 

Bu yüzden Amerikalılar işi sıkı tuttu. CIA, muhtemel satıcıları buldu ve bunların kulağını iyice büktü. "Uçak, top ya da tank satın ama iş nükleer silahlara gelince orada durun yoksa..." dedi.

"Yoksa ben sizi durdururum" diye sözünü tamamladım.

"Evet, özellikle teröristlerle iş yapmayı seven satıcıları yakın takibe aldılar. Neredeyse aldıkları nefesleri bile takip ediyorlardı. Sızıntı olmasını istemiyorlardı. Hatta Kazaklardan 1994 yılında 50 kilo plütonyum oksit satın aldılar. Hiç ihtiyaçları yoktu, sadece başka ellere geçmesin diye yaptılar bunu. Yoksa ellerinde dünyayı iki, üç kez yok edecek kadar nükleer silah var.

Piyasanın epey bir hareketli olduğu o günlerde Bakü 'deki Hagani Kucesi No:27'de bulunan Türk büyükelçiliğine bir telefon geldi. Bakü berbat petrol kokar. İzmir körfezinin pis olduğu zamanları hatırlatır. 

Arayan yetkili bir kişi ile görüşmek istediklerini söyleyip duruyormuş. Türk elçilik görevlileri doğal olarak kiminle ve ne hakkında? görüşmek istediklerini sormuşlar. Adam da hiç cevap vermeden telefonu kapatmış. 

Üstünde durulmaya değmez bir olay. Elçilikte tabi ki dikkate almamış. Ama aynı adamlar bir ay sonra bu sefer telefonla arayıp bir MİT görevlisi veya "Esker" ile görüşmek istediklerini söylemişler ve bir randevu istemişler.

MİT görevlileri hemen her elçilikte vardır ama asla kendilerini MİT görevlisi olarak tanıtmazlar. Bütün dünyada böyledir bu. Ticari ya da Kültür ateşe yardımcısı gibi saklı bir unvanla bulunurlar. Bu da nadir bir durumdur. 

Adamlarla konuşan görevli Elçilikte bir MİT görevlisi olmadığını ama isterlerse bir başka görevli ile konuşabileceklerini söylemiş. Bu normal prosedürdür. Hiçbir zaman görevlilerin deşifre olması istenmez. Aslında tüm ülkeler kendi ülkelerinde bulunan elçiliklerde görevli olan ajanları bilirler de, bilmezden gelirler. Eğer fazla gürültü ve toz çıkarırlarsa "persona non grata" ilan edip, sınır dışı ederler. Bir tür centilmenlik anlaşması diyelim. Zaten bunlar saha ajanı olmazlar. 

Karşıdaki adam, bu sefer ısrarla Azeri Türkçe'siyle "bir Esker" ile görüşmek istediklerini söylemiş. Görevli tabi yine "Ne hakkında?" diye sormuş. Adam telefonda söyleyemeyeceğini demiş. Sıkılan görevli en sonunda Elçiliğin halkla ilişkiler uzmanına bağlamış. 

Halkla ilişkiler uzmanı yeni mezun bir mülkiyeliydi. Gençten bir çocuk. Telefonun diğer ucundaki Azeri ile konuşmuş. Adam elinde Türkiye hükümetinin ilgisini çekebilecek bir mal olduğunu, bir yetkiliyle görüşmek istediğini söylemiş. Mümkünse "Esker" olmasını istiyormuş. Adamın asker yetkili takıntısını tabi ki bizim çaylak çözememiş. Malın ne olduğunu sormuş? İsterlerse ticari ateşe ile görüştürebileceğini söylemiş. Karşı tarafta kızıp kapamış. 

O akşam elçilikteki rakı sofrasında gençten halkla ilişkiler uzmanı laf olsun diye Askeri ataşeye, bir kurmay albay ve şu anda tümgenerallik bekliyor, arayan Azeri' yi anlatıyor. Aslında olaydan çok Azeri'nin "Esker" demesi ile dalga geçmek istiyormuş. Niye dalga geçerler anlamıyorum, aslında onların konuştukları gerçek öz Türkçe. 

Asker ateşe durumdan şüphelenmiş. Türkiye'den fındık, fıstık ve bisküvi almak isteyen ya da peynir satmak isteyen biri niye ısrarla bir askerle görüşmek istesin ki? Ve neden "malın ne olduğunu?" söylemiyor?" daha da önemlisi neden elçiliğe gelmiyor?

Sistematik çalışmaya alışkın olan askeri ataşe, genç halkla ilişkiler uzmanına ve elçiliğin santraline, adamlar bir daha ararlarsa kendine bağlamalarını sıkı, sıkı tembihlemiş. 

Adam ertesi gün tekrar arıyor. Dediğine göre bu son arayışıymış. Santral sesi tanıyor ve askeri ataşeye bağlıyor. Sonunda vuslata eriyorlar yani. Askeri ateşe kendini tanıtıyor. Adını ve rütbesini söylüyor. Karşı taraftaki Azeri, elinde Türk hükümetini ilgilendirecek bir şey olduğunu (bu sefer mal demiyor) ama bunu telefonda söyleyemeyeceğini belirtiyor. Ataşe bu sefer temiz bir telefon numarası veriyor. Kendisini buradan aramasını istiyor. 

Azeri yarım saat sonra cep telefonu ile bu numarayı arıyor. Bir randevu için yer ve saat veriyor. Bakü 'deki eski bir Rus barını söylüyor. Askeri ateşe ısrarla Türk hükümetinin ilgileneceği şeyin ne olduğunu sormasına rağmen karşı taraf cevap vermiyor. 

Ertesi gün askeri ateşe yanına dadı almadan. Bu gibi durumlarda uzaktan koruma yapana dadı denir. Bir güvenlik tedbiri olarak ama albay almamış.

Neyse. Bir Azeri ve bir Kazak askeri ataşenin masasına oturuyorlar. Ataşenin ısmarladığı votkalardan, sonra konuşmaya başlamışlar. Azeriler Ruslardan daha çok içerler, Ruslar ise herkesten çok. 

Üç duble votkadan sonra adamlardan biri ellerinde 26 kg, birinci kalite, nükleer reaktör atığı işlenmiş plütonyum oksit olduğunu söylemişler. Bunu satmak istediklerini ve alıcı aradıklarını eklemişler. 

Askeri ateşe şok olmuş tabi ki. Çeçenlerle ya da Rusların son numaralarıyla ilgili bir bilgi beklerken, birden beş tane atom bombasına yetecek kadar plütonyumu eski bir Lada arabasından bahseder gibi satmak isteyen iki çılgın adamla karşılaşmış. İnanmamış tabi ki. Sorular sormuş. 

Bu plütonyum nereden geliyor? Yakın bir yerlerden. 
Kaç para istiyorsunuz? 15 milyon dolar.
Elinizde plütonyum bulunduğunu ispat edebilir misiniz? Evet. 
   
Askeri ataşenin önüne berbat bir ışıkta çekilmiş ama ne olduğu açıkça anlaşılan fotoğraflar koymuşlar. Sağda solda kiril alfabesiyle yazılmış "dikkat" cümlelerinin ve radyasyon tehlikesini gösteren üç yapraklı yonca işaretlerinin görüldüğü fabrika fotoğrafları. En son fotoğraf ise en ilginciymiş. Kurşun blokların olduğu bir resim. Nükleer sızıntı olmasın ve radyasyon yayılmasın diye nükleer malzeme kalın kurşun blokların içine konur. Hepsinin üstünde Pu 239 yazıyormuş. 

Ateşe fotoğrafları alıp alamayacağını sormuş. Kazak olan, Rusça bir şey söylemiş. Azeri'de "Hayır" demiş, kesin bir dille.

Fotoğraflardan epey etkilenen kurmay albay, epey bir soru sormuş. "Diyelim ki bu mala talip çıktık, nasıl alacağız? Mal ve para teslimatı nasıl olacak?

Adamlar malı Gürbulak sınır kapısının Türk tarafında teslim edebileceklerini ama sadece para değil aynı zamanda Türk vatandaşlığı ve koruma da talep ettiklerini söylemişler. Altı kişi için Türk vatandaşlığı!

Aslında istedikleri para, malın kıymetinin onda biri bile etmez. Kelepirden daha ucuz yani. Diğer istekleri de çok kolaylıkla karşılanabilir. Zaten, değil Türk vatandaşlığı, İstanbul'un altın anahtarlarını isteseler bile verebilirdik, hem de yedekleri dahil olmak üzere."

Adam kendi yaptığı espriye gülümsedi. "bir şey içer misiniz Emin bey" dedi. Şaşkınlıkla, "evet bir çay fena olmaz" dedim. Garsona işaret edip iki çay söyledi. Çaylar gelinceye kadar sustu. Sese duyarlı ufak teybim de durdu. Tekrar söze başlamasını bekliyordum. Çaylar gelince, kaşık sesi ile birlikte teyp tekrar çalışmaya başladı. 

Albay doğal olarak malın kaynağını sormuş. Onlar bunu açıklayamamaklarını söylemişler. Yani üzümümü ye bağını sorma hesabı. Benim tahminime göre, Kazak hükümeti plütonyumdan kurtulmak ve biraz da para kazanmak için böyle bir şey tezgahladı. Plütonyumun depolanması ve korunması zor iştir. Ele yapışan sümüğe benzer, bir türlü kurtulamazsınız. 

Böyle bir tezgah yaptılar çünkü işler sarpa sararsa ve olay Amerika'lılar veya Moskova'daki abileri tarafından duyulursa başları kötü halde derde girerdi. Ama olayı yolsuzluk yapmaya kalkışan fabrika çalışanlarının marifeti diye bir açıklama ile işin içinden sıyrılabilirlerdi. Çeçenler hariç oralarda hepsi Ruslardan çekinir. 

Yoksa nükleer reaktörde çalışanların değil 26 kg plütonyumu, bir vida bile alıp götürmeleri imkansız. Markette cebininize bir çikolata atmaya benzemez bu iş. 

Bu tabi benim teorim. Bir başka kuvvetli teoriye göre işin arkasında Ruslar vardı. 

"Ruslar mı? Bu saçma değil mi?" 

"Hayır hiç de saçma değil. Ortadoğu'daki Amerikan-İsrail ittifakının elindeki nükleer gücü dengeleyebilecek bir güç yaratmak istemiş olabilirler. Tabi bunu yaparak Türkiye'yi güçlendiriyorlardı ama kendi nükleer kapasiteleri o kadar büyük ki, Türkiye onlar için hiçbir zaman bir tehdit oluşturamazdı fakat bu durumda İsrail daha temkinli davranmak zorunda kalacaktı."

"İsrail ile dost olduğumuzu sanıyordum" dedim alaycı bir ifadeyle.

"Görünürde öyle. İsrail tanklarla Filistin'i işgal ettiklerinde neşeli askerler ne diyorlardı biliyor musunuz?"

"Ne diye?"

"Ankara'ya, Ankara'ya diye bağırıyorlardı. İsrail'e asla güvenilmez. Zamanında kendi peygamberleri Musa'yı bir altın öküze satmışlardı, ki Musa Tur dağına Yehova ile konuşmaya gitmişti, dünya turuna çıkmamıştı. Güvenilmezler anlayacağınız."

"Anladım..." 

"Sonuçta üzüm elimizde olduğu sürece, bağın menşei bizi çok ilgilendirmiyordu. Yeter ki bir katakulli olmasın. 

Albay alabileceği kadar çok bilgiyi adamlar aldıktan sonra onlardan süre istemiş. "Ankara ile görüşmem lazım" diyor. Cebinden 15 milyon dolar çıkartıp, kurşun blokları da bir TIR'ın dorsesine atıp Türkiye'ye getiremez ya. 

Adam "Tamam" diyorlar"

"Peki neden malı Türklere satmak istiyorlardı?"

"Amerika'nın baskısı yüzünden piyasada doğru dürüst alıcı kalmamıştı. Fiyat da bu yüzden düşük olabilir. Yoksa büyük Türk kardeşliği falan hikaye. Eskinin komünistleri bir gecede akıllı kapitalistler olmuştu."

Askeri ataşe, elçi dahil olmak üzere oradaki tüm sivil görevlileri by-pass edip, özel askeri kozmik kripto ile ulaşabileceği en üst rütbeye olan biteni anlatan bir rapor gönderiyor. Bunu hem sızıntı olmasını istemediği, hem de sivillere pek güvenemediği için yapıyor. Bilirsiniz dünyadaki tüm askerler sivillere karşı mesafelidir. Elçiliktekilere de Çeçenlerle ilgili uyduruk bir haber diyor. 

Askeri ataşe, çift kitap metoduyla raporunu şifreleyip Ankara'ya gönderiyor. Çok basit bir şifreleme metodudur. Rasgele sayılardan oluşma birbirinin aynısı iki kitap vardır. Bu sayılara göre mesajı şifrelersiniz. Şifreyi çözebilmeniz için birinci kitabın aynısı olan ikinci kitabın elinizde olması gerekir. Oldukça basit olmasına rağmen en güçlü bilgisayar bile çözemez.

Kriptolu mesaj doğrudan Genel Kurmay ikinci başkanına gönderilmişti. Askerler arasında hiç olmayan bir şey. Yani üstünüzü aşıp, doğrudan onun üstüne erişmek. Şu meşhur emir komuta zincirini es geçmek yani. Ama durumun aşırı derecede özel olması albayı haklı çıkartıyor. 

Bu kozmik şifreyi, bizzat Genel Kurmay ikinci başkanı yardımcısı ile birlikte çözüyor. Okuyunca tabi çok şaşırıyor. Bakü'ye "ikinci bir emre kadar beklemede kalın ve hiçbir şey yapmayın, kimseye bir şey söylemeyin" diye kriptolu cevap mesajı çekip soluğu Genel Kurmay başkanının yanında alıyor. O da şaşırıyor ama hemen kuvvet komutanlarını toplayıp dört saat süren bir toplantı yapıyorlar. Askerlerin zaten böyle bir isteği olduğu için sonuçta mala talip oluyorlar ve hemen sivillerden, cumhurbaşkanı, başbakan ve genelkurmay başkanının olduğu bir toplantı talep ediyorlar. Acil olarak. 

Yunanlılar Ege'de mızmızlanmadığı ve PKK hezimete uğratıldığı için bu ani ve acil toplantıya Cumhurbaşkanı ve tabi ki başbakan bir anlam veremiyorlar ama askerlerin isteğini de geri çevirmiyorlar. Mesajın geldiği günün ertesinde Çankaya Köşkünde bir toplantı yapılıyor. Genelkurmay başkanı lafı uzatmadan Bakü 'den gelen teklifi anlatıyor. Daha sonra neden bir atom bombasına sahip olmamız gerektiği konusunda kısa bir brifing veriyor. Önceden hazırlanmış komisyon raporunu ve ordunun bu konu hakkındaki görüşünü belirtir Milli Siyaset belgesini gösteriyor. Kırmızı kitapçık diye geçer. Sonuçta, bu teklif eğer ciddiyse değerlendirelim diye sözü bağlıyor. 

Cumhurbaşkanı ve başbakan uzun süre ellerindeki raporlara bakıyorlar. 

"O sırada kim cumhurbaşkanı ve başbakandı?" diye merakla sordum.

"Tarihleri uç uca getirirseniz bulursunuz. Uzun tartışmalar ve Cumhurbaşkanlığının kristal bardaklarında içilen bir sürü demli çayın içildiği toplantılardan sonra askerlerin isteğini kabul ediliyor. Yani siviller yeşil ışık yakıyor. Şartlar ve detaylar belirleniyor. Türk hükümeti ile dolaylı veya dolaysız bağlantısı olmadığı söylenecek. Avans verilmeyecek. Mümkünse pazarlık yapılacak. İş ortaya çıkarsa ve suçlama gelirse kesin bir dille yalanlanacak, para hiçbir şekilde riske atılmayacak vs. vs. 

Başbakan olaya MİT'in dahil edilmesini de istiyor ama Genelkurmay başkanı kesin bir dille bunu şu aşamada istemediklerini söylüyor."

"Neden?" 

"Nedenini tam olarak bilmiyorum. Zaten ordu, ordu malı subaylar dışında kimseye güvenmez, özellikle sivillere. Bu iç politika, geçelim. 

Malın alımı ile ilgili diğer detaylar da belirleniyor. Bir alışveriş listesi çıkartılıyor. Mal Gürbulak sınır kapısından giriş yaptıktan sonra kalitesini ölçmek için uzmanların bulunması, gelen malın güvenli ve fark edilmeyecek bir yerde saklanması ve ödeme için paranın bulunması. 

Adamlara malı alacağız demesi kolay ama 15 milyon doları nereden bulacaklardı? Herhangi bir ek bütçe ya da buna benzer bir şey için zaman yoktu. Bu iş alabildiğince hızlı bitirilmeliydi."

"Peki nereden buldular parayı?"

"Sizce?"

"Örtülü ödenek sanırım"

"Bingo! Evet başbakanın emrinde bulunan örtülü ödenek bu iş için uygundu. Aslında bu Başbakan için büyük bir riskti ama bunu göze alıp örtülü ödenekten ödemeyi kabul etti. Zaten ileride bu örtülü ödenek meselesi başını epey ağrıttı. "Konuşursam yer yerinden oynar" dedi ki haklıydı da. Skandala sebep olan miktar aslında çekilenin çok altındaydı. Daha sonra gazetecilere fazla kurcalamayın denilip olay sümen altı edildi." 
"Demek şu meşhur örtülü ödenek skandalı bu yüzdenmiş" dedim şaşırarak. 

"Evet. Bu bir detay. Ankara'daki çok küçük bir ekip harıl, harıl çalışırken Bakü 'deki elçilikte albay huzursuz bir şekilde hem Ankara'dan hem de adamlardan bir haber gelmesini bekliyor. 

Sonunda Ankara cevap veriyor. Malı almaya talibiz, yalnız teslimat ve para transferi aşağıda belirtilen şartlarda olursa;

Devamı kitapda...

Mehmet Emin Arı

 
setstats