Bilinmez gün

               

Kader konuşunca insan susar

Arap atasözü

 

Geleceği bilmek istiyordu. Bol pastalı ve bol dedikodulu günlerdeki kadınların kahve fallarına olan düşkünlüğü yada gazeteyi açar açmaz günlük yıldız falını okuyan şaşkın sekreter kızın merakı gibi değildi bu. O kendi geleceğini tutkuyla bilmek istiyordu. Bu tutku ne zaman ve nasıl başlamıştı hatırlamıyordu. Bir utancı yaşarmış gibi evin içinde sessizce önlerine bakan kalabalıktan bir teyze ona sarılıp ağlayarak “Baban bir gün gelecek” dediğinde çocuk saflığıyla “nereye” gittiğini değil de “ne zaman geleceğini” sormuştu. “Yakında gelecek” deyip onu kucaklamışlardı yine. Sonraki günler kapıda babasını beklerken geleceği düşünüp durmuştu. Bilmek istediği tek şey babasının ne zaman geleceğiydi. Annesine sorduğu zaman ağlayarak ona sarılıyor ve “baban gelecek” diyordu. Babasını, daha çok da onun getirdiği çikolata ve garip sesler çıkaran renkli oyuncakları bekliyordu. Gelecek annesi elinde bir süt ile kapısından içeri girip ışığı kapadıktan sonra başlayan andı ama sonra gelecek de dün oluyordu. Bu kafasını çok karıştırıyordu. Yarının dün olması çok garip bir şeydi. Büyükler bunu olduğu gibi kabul etseler de bunu kendi kafası hala anlamıyordu. Geleceği bilmek istemiyordu ilk başta. Bu yüzden dünle yarını karıştırıyordu bazen. Eve gelen komşu teyzeleri ve amcaları onun “yarın gelmiştiniz ya hani” demesine gülüyorlardı ama yarın ve dünün ne olduğunu ona anlatan da yoktu. Herkes “dün dündür yarında yarındır diyordu” fakat kimse de neden böyle olduğunu açıklayamıyordu.

Babası hiç gelmedi. Babasının gelmesine dair ümit yaşının büyümesiyle birlikte kayboldu. Sürekli bağırarak onu korkutan bir satıcıdan alınan civcivi sabahleyin karton kutu içinde soğuk bir katılıkta bulunca annesi “civciv öldü” demişti. Babasını tekrar sormadı. Anlamıştı babasının da öldüğünü. Neden ve niçinleri değil geleceği bilmek istiyordu artık. Civcivin cansız bedenini annesi bahçeye özenle gömerken geleceği daha da çok bilmek istedi.

 

Büyük bir engelle karşı karşıyaydı. Herkes söz birliği etmişçesine geleceğin bilinmeyeceğini söylüyorlardı. Belki Tanrı bilebilirdi. Tanrının kim olduğu da meçhüldü. Gökyüzünde yaşadığı söylenen büyük babayı andıran bu adamın kim olduğunu çözemedi ama onunda bir şey söyleyeceği yok gibiydi. Islak çimlerin üzerine uzanıp gökyüzüne baktığında gördüğü bulutlarda bir sürü yüz görmüştü ama hiç birinde Tanrının ve geleceğin izine rastlamadı.

 

 

Sonra büyüdü. Geçim sıkıntısından başka bir şey düşünmeyen hayal gücünden yoksun öğretmenlerin bir kaç azarından sonra geleceğe dair pek bir şey sormaz olmuştu. Kısa kollu giyen edebiyat hocasına günahkar gözü ile bakan din dersi hocasının geleceği yalnız Tanrının bilebileceği söylediğinde yine hayal kırıklığına uğramıştı.

 

Annesinin yemek tarifleri aldığı duvar takvimlerindeki günlük falların doğru olmadığını bir hafta içinde kendi deneyerek öğrenmişti. Sol tarafa geleceğe dair öngörüleri sağ tarafa ise gerçekleşenlerı yazdı. Takvim tutmuyordu. “Kahve içer kararırsın” demelerine rağmen misafirliğe gittikleri teyzenin fala bakması için çok ağlayınca sulu bir kahve yapıp eline vermişlerdi. Tadını pek beğenmediği kahveyi sırf geleceği ögrenmek adına ağzını yakarak hızla içtikten sonra dedikleri şekilde fincanı kapamıştı. Gülümsemesini zor tutan teyzenin baktığı uyduruk faldan sonra geleceğin kahve fincanına da sığamayacağını anlamıştı.

 

 

Yaşı ilerledikçe geleceği öğrenme tutkusu ile bulduğu çözümlerde değişmişti ama sonuç hep hayal kırıklığıydı. Afyon yutmuş gibi bir kendine bir de önündeki suya bakan kenar mahalle falcısının şarlatan olduğu fal için pazarlık yaptığında belli olmuştu. Rengarenk tarot kağıtları yan yana dizildiklerinde eski çağlardaki bir aristokrasi düğünün andırıyorlardı ama geleceği söylemekte kahve falından farklı değildiler. Sonuç olarak geleceği söyleyen bir şey yok gibiydi.

 

 

Yine de o geleceği bilmek istiyordu. Tam anlamıyla geleceği, yarın bu saatte ne olacağını bilmek istiyordu. “Üç vakte kadar..” diye başlayan bulanık ve yuvarlak ifadeler istemiyordu. Net ve kesin bir şeyler bilmek istiyordu. Evleneceği kızın adı neyd?  yada ne işte çalışacaktı?

 

 

Bütün metodlar sonuçta bir hayal kırıklığı ile sonuçlanınca geleceği öğrenmek sevdasından soğudu. Rengarenk elbiseli tüm tarot kartlarını, üzerlerinde masallardan fırlamış gibi duran ve daha çokda hintlilere benzeyen adamların resimleri olan falcılık kitaplarını, falcıların verdiği dua parçalarını ve ithal malzemeler satan bir dükkandan aldığı ve üzerinde garip sekilleri işaret eden ok olan tuhaf makineyi de kızarak bir koliye koyup yatağın altına tozlanmaya bırakmıştı. Bütün bunları kötü bir üvey baba olmamak çabasıyla gerçek bir babadan daha iyi bir baba olan üvey babasının o uyurken başına bıraktığı harçlıklarla almınmıştı.

 

 

Ümidi kaybolmuştu ama yine geleceği şu andan sonrasını delicesine bilmek istiyordu. Ama işte gelecek bilinmiyordu. Bazen tesadufi bir iki şey ögrenilsede gelecek her zaman yarının arkasında peçeli duruyordu.

 

Bütün bu geleceği bilme isteği tatlı bir gençlik çılğınlığı olarak unutulup gidecekken o kitabı buldu.

 

Sahaflar sokağında işe yarar bir şey bulacağını uman bir tavuk gibi kitaplar arasında eşelenirken o sesi duydu.

 

“özel olarak aradığın bir şey var mı delikanlı?” dedi sakin bir yaşlı adam sesi.

Kafasını kaldırıp sesin sahibine baktığında nedense hemen güven duydu.

Önce sormakta çekindi. Budala gibi görülmek istemiyordu fakat cesaretini topladı.

 

“Geleceği bilmeme yardımcı olacak bir kitap arıyorum”

 

“Kimin geleceğini delikanlı, Ülkenin mi? Benim mi? Senin mi? yoksa insanlığın mı?”

 

Adamın dalga geçtiğini sanmıştı ama nedense içinde adamla konuşmak için karşı konulmaz bir istek duyuyordu.

 

 

“Daha çok kendi geleceğimin” deyiverdi.

 

Adamın ona güleceğini sanmıştı fakat adam gariptir ki gülmedi. Hatta sanki zor bulunan bir eski el yazması kitabı ona sormuş gibi sessiz bir hmmm ile düşünmeye başladı. 

 

Şaşkın şaşkın kitapcıya bakıyordu. Büyük ihtimalle yaşının verdiği toyluktan dolayı kendisiyle dalga geçiyordu.

 

“Gerçekten geleceğini öğrenmek istiyor musun delikanlı?” dedi adam

 

“Evet, her şeyden çok istiyorum”

 

“Böyle bir kitap için ne verebilirsin peki?” diye kitapçı alıcısını tarttı.

 

Yanında olan tüm paranın miktarını söylediğinde adam bu sefer ufak bir kahkaha attı.

 

“Peki gel beni takip et” dedi anlayışla ve dükkanın loş karanlığında birden kayboldu.  Hiç tereddüt etemeden adamın arkasından dükkana girdiğinde her yerde ciltli yüzlerce kitabın üst üste konulmasıyla oluşan bir tapınakla karşılaştı. Adam raflar arasında bir kitabı ararken o hayranlıkla bu kitap tapınağını inceliyordu. Kimi kitapların üstünde Arapça kimilerinin üstünde ise sadece rakamlarını tanıyabildiği latince harfler vardı. Etrafta insana güven veren bir kitap kokusu vardı. Tahta zemin ayağının altından gıcırdarken adam elinde ufak bir ciltle çıkageldi.

 

“Bu senin geleceğini yazan kitap” dedi sanki çok normal bir şeyde bahseder gibi.

Bu sefer bu tatlı kaçık ihtiyara kendisi güldü. Adam bu alaycı gülümsemeyi görmezlikten gelip burnunun ucuna düşürdüğü gözlükten bakarak kitabı açtı ve okumaya başladı.

 

“Delikanlı adın Mehmet. Baban sen iki yaşındayken ölmüş. Annenin adı Ayşe.” Dedi. Bir taraftanda kitabın sayfalarını açıyor  ve ilginç gördüğü ayrıntıları ona söylüyordu. En sonunda bu güne ait olan sayfaya geldi ve kitabı kapayıp parmağını oraya koydu.

 

Şaşkınlık içinde kitapçıya bakıyordu.

 

Kitabı almak için uzandı ama kitapçı akıllı bir satıcı gibi eliyle kitabı sakladı.

“delikanlı emin misin bu kitabı almak istediğine ”

 

tereddüttüz “Evet” dedi yüksek sesle.

 

 

Peki “Al bu kitabı. Senden para istemiyorum ama kitabı geri getiremezsin. Tamam mı” dedi

 

Kitapçının elindeki siyah ciltli kitaba hayranlıkla bakarken yine tereddütsüz başını evet anlamında hızlı hızlı salladı. Kitapçı kaygıyla ona bakıp kitabı verdi. Burada okuma dışarda deyip kapıyı gösterdi. Minnetle kitapçıya bakıyordu. Her şey bir büyü gibiydi.

 

Koşarak en yakın kahvenin selvilerinden birinin altına oturdu. Kitabı okumaya başladı.  Kendi yaşamının sakin bir yazar tarafından kaleme alınmış edebi değerden uzak bir biografisi gibiydi kitap. Edebiyatı falan umursadığı yoktu. Kitapçıya gittiği gün kitapda ayrıntısıyla anlatılmıştı. Kitapçıya verdiği söz bile “ve kitapçıya bu kitabı geri getirmeyeceğine dair söz verdi” cümlesi vardı. Ertesi günü gösteren sayfayı çevirdiğinde başında dikilen kahveciyi gördü. Kapanma saatinin geldiğini bıkkınlıkla söylemişti. Kahvehaneden çıktıktan sonra eve gitmişti. Annesinden sıkı bir azar işitip odasına girdiğinde hemen kitabı açıp tekrar okumaya başlamıştı.

 

“Ertesi gün sabaha kadar kitabı okudu” cümlesinde dediği gibi kitabı ertesi gün sabaha kadar okudu. Geleceğini, elinde kitabı tuttuğu heyecanlı andan sonsuz uykuya yatacağı ölüm anına kadar geçecek zamanın tüm ayrıntılarını tüm olayları ve insanları öğrenmişti. Hangi üniversiteyi kazanacağını hangi kızla evleneceğini, kaç çocuğu olacağını öğrendiğinde kendini bir baba olarak görüğ sevinmişti. Her şey açık seçik anlatılmıştı kitapda. Her gün kitaba tek tek işlenmişti. Yalnızca 35 yaşına girdiği yılın 13 mayısının olduğu sayfa kopuktu. Pek önemsemedi bu sayfayı, üstünde de pek durmadı. Ne olacaktı ki tek bir sayfaya sığmış tek bir günden. Onu da bilmiyiversindi.

 

Yıllardır istediği “geleceği bilme isteği” sonunda gerçekleşmişti işte. Sevincinden yerinde duramıyordu. Artık gelecek bu gündü. Geleceğini görmenin sevinciyle uykuya daldığında kitabı hala elinde sıkı sıkı tutuyordu.

 

Sonraki bir ay çok heyecanlı geçti onun için. Kitapda yazılan her şey bir bir gerçekleşti. Annesinin bacağını kırmasına engel olamadı. O zaman farketti, kitapda yazılan bir şeyin gerçekleşmesini engelleyemiyordu. Annesini acı içinde yerde yatarken bulduğunda tahmin ettiği gibi ayağını kırmıştı. Onu uyarmıştı ama uyarısını gülümseyerek karşılamıştı. Üvey babasının arabasının çalınmasına da engelleyememişti  ve  burnu her zaman ıslak olan köpeği kara’nın bir araba altında kalıp ezilmesini de. Oysa onu o kadar sıkı bağlamıştı ki kulübesine.

 

Büyük bir coşku ile karşıladığı, her bir satırını ezberleyecek kadar defalarca okuduğu kitaptan soğumaya başlamıştı. Zamanla bu soğukluk kitaptan nefrete dönüştü. Sürekli kendini gözetleyen bir gözle yaşamak gibi bir şeydi. Geleceğin hapisanesine kendini kapatan bir gardiyan gibi görüyordu kitabı. Hiç okumamayı hiç bilmemeyi isterdi. Kitapçıya gittiğinde adamın öldüğünü işi devralan oğlundan öğrenmişti.

 

Kesinkes belirlenmiş geleceğini değiştirmeye yönelik bir iki umutsuz girişimi oldu. İlerde karısı olacak güzel kadına karşı bilerek ters davrandı. Böylece onun kendisinden baştan soğuyup uzaklaşacağını düşünmüştü. Böylece geleceğinde bir gedik açabilir ve kitabın boyunduruğundan kurtulabilirdi. Böyle yaptığı da kitapda yazılıydı. Tahminin tersine kitapda yazdığı gibi herkesin peşinden koştuğu o çok güzel kız ona aşık olmuştu. Adı Aylin’di güzel kızın. Bütün o ters davranışları, küçümser bakışları, ilgisiz tavırları o güzeller güzeli Aylin’de ona karşı önce ilgi, sonra da aşk doğurmuştu. Kitabın yazdığı gibi önce bu aşka direndi sonra o da aşık oldu. “Aşık olunamayacak gibi değildi güzel Aylin” diye yazmıştı kitap elini tuttuğu güne dair.

 

Geleceğin hapisanesinden kaçmaya yönelik tüm uğraşları bir hayal kırıklığı ile sonuçlanınca o da sonunda pes etmişti. Kitabın yazdığı gibi Aylin’le bir Eylül gününde evlenmişlerdi. Mutluydu mutlu olmasına ama buruk bir mutluluktu bu. Başkasının yazdığı bir oyunu gönülsüzce oynar gibiydi sanki.

 

Eş dost toplantılarında ve iş yerinde ona dedikleri gibi o “geleceği bilen adamdı”. Bıkkın bir orta yaş erkeği gibi ülkenin üç ay sonra büyük bir ekonomik krize gireceğini dört kişilik neşeli bir arkadaş topluluğuna sakin sakin söylediğinde yada karısı Aylin’e  hamile kalacağını, daldan elma toplamanın sakinliği ile seviştikten hemen sonra ona söylediğinde hiç de memnun değildi aslında. Sonra bu huyunu da bıraktı. Ellerinde ki kahve tabaklarını yalvarır bir ifadeyle önüne sürenleri kesinkes reddediyordu. Kendisi geleceğin hapishanesinde tutsaktı başkaları da niye olsun du ki? Geleceği bilmek hiç de güzel bir şey değilmiş.

 

 

Üstüne iyiden iyiye bir tatsızlık gelmişti artık. Bilinen bir filmi bir kere daha seyretmek gibiydi her şey. Geleceği bilmek onu mutlu etmemişti. Zamanında ne kadar delicesine istediğini düşündükçe kendini budala gibi hissediyordu.

 

Bu sıkkın ve belirsiz günlerin gecelerinden birinde karısı Aylin ve oğlu uyuduğunda kitabı tekrar eline aldı. Kitabı öylesine karıştırırken birden zamanında umursamadığı bir ayrıntıyı farketti. Eksik olan gün. Kendisini dizginlemeye çalışsa da eksik olan günün sayfasını buldu. Bir sayfa özenle kitapdan yırtılmıştı. Otuzbeş yaşının 13 Mayıs günü kitapdan yırtılmıştı. İleriki günlere ait kısımları okuduğunda gariptir ki o günden hiç bahsedilmiyordu.

 

Daha sonraki aylara hatta yıllara ait yazılanları dikkatle okudu ama 13 Mayıs’a ait hiç bir gönderme yada bilgi bulamadı.

 

Birden çok sevindi. Gelecekten belirsiz bir gün vardı. Ne olacağını, güneşin nasıl doğacağını yada zamanın nasıl gececeğini bilmediği bir gün. Onun da normal insanlar gibi ne olacağını bilmediği bir günü olacaktı. Çocuksu bir sevinç içini kapladı. O günün gelmesine daha yaklaşık iki yıl olmasına rağmen sanki yarınmış gibi karısını uyandıracak bir çığlık attı.

 

Sabırla bekledi. Askerde gün sayan bir delikanlı gibi günleri saymaya başladı. Kitapdan bu bekleyişten de bahsedilmiyordu. Oğlunun su çiceği geçireceği gibi basit bir şey yazılıyordu ama onu alabildiğince heyecanlandıran bekleyişi hakkında en ufak bir kelime bile yoktu.

 

Bekledi. Tek işi bekleyişmiş gibi bekledi. Bir dervişin dinginliği ve sabrı ile bekledi. Günlük yaşantının hay huyuna fazla girmeden, ondan beklenilenleri yaparak bekledi. Beş yüz elli gün kala beyaz bir deftere günleri işaretlemeye başladı. Bazen de kitabın o güne ait yırtılmış kısmından arta kalan yerleri sevgiyle okşuyordu. Kurtuluş günüydü o gün.

 

 

Ve sonunda o gün geldi.

 

 

Sıradan bir mayıs günü gibiydi. Bir pikenin altında sessiz bir düşe dalmış karısı Aylin’in saçları aklı başında bir sevinçle yastığa dağılmıştı. Pikenin dışına çıkan küçük ayaklarının üstünü örttü. Belirsiz bir mırıltı yükseldi. Oğlunun odasından gelen bebek kokusunu içine çekti. Gece yarısı 12 olunca kitabı da yanına alarak evden sessizce dışarı çıktı. Hiç bilmediği bir güne en başında başlamıştı.

 

Dışarıda gecenin sahibi çöpçüler, başıboş köpekler, hayatını bir çırpıda anlatmaya hazır öfkeli ve ağlamaklı kalbi kırık sarhoşlar, geceyi düdükleriyle parçalara bölmeye meraklı bekçiler ona ya dikkat etmediler yada önemsemediler. Bir bekçi şüpheyle ona ve elindeki kara kitaba baktı ama nedense sonra yoluna devam etti. Ana yolda bir kazayı gördü. Bir otobüs bir arabaya çarpmıştı. Yolcular uyku sersemliğinde söförün çekiştirdiği tampona bakıyorlardı. Nasıl sevindi birden. Bilmediği bir kaza ile karşılaşmak ona büyük bir sürpriz gibi geldi. Sanki bir hediyenin paketini açar gibi kazaya dair aptalca sorular sordu.

 

Gelen polis onu kibarca kovaladıktan sonra şehre ve bilinmeze doğru kendini fırlattı. Bir içkiyi paylaşamayan iki sokak ayyaşına sevgi ile gülümsedi. Onların bu aptal kavgası sırf bilinmedik yeni bir şey olduğu için ona güzel gelmişti. Gün doğumuna kadar sokaklarda şüpheli biri gibi dolaştı. Normal zamanlarda insanı korkutacak belirsiz gölgeler, tıkırtılar ve keskin bakışlar onda lunapark havası uyandırıyordu.

 

Sevinçliydi. İnanılmaz sevinçliydi. Bir pastaneye girip kahvaltı istedi. İştahla tereyağı ve bal sürerken aldığı gazeteyi keyifle okudu. Rüşvet aldığı iddia edilen bir bakanın eblek bakışlı fotoğrafına gülümseyerek baktı ve “demek bakan istifa etti bak bunu bilmiyordum” dedi. Okumayı yeni sökmüş bir çocuğun heves ve sevinciyle tüm “bilmediği” haberleri okudu tek tek. Japonya’da hükümeti sarsan seks skandalını ayıpladı ama ayıla bayıla okudu. Başbakanın enflasyon beklentisinin umulanın aksine yüksek olacağını söylediği söyleşi keyfini katladı. “Bak bunu da bilmiyordum” dedi sevinçle ve bir sigara yaktı.

 

Yıllardır bildiği, içinde yaşadığı ve neredeyse her sokağını ezbere bildiği şehir farklıydı. Bir aşkın ilk zamanlarındaki gibi gülümsüyordu şehir.  Gelip geçenlere alaycı bir yaşam bilgeliği ile bakan çiçekçi kadınlar, kimsenin yüzüne ve gözlerine kavga etmek dışında bakmamayı alışkanlık haline getirmiş dolmuş şöförleri, müşteriyi ödediği bahşişe göre sevmeyi öğrenmiş garsonlar değişik gelmişti gözüne. Bir çocuk oyunu oynuyorlarmış da ondan muzipçe bir şey saklıyorlarmış gibiydiler. Aslında yaşadığı sıradan bir gündü. Ama bu yaşamla dolu olma hissini açıklayamıyordu. Her an her şey olabilirdi ve kendisi bunu önceden bilemezdi. Bunun harika olduğunu kimselere anlatamazdı ki.

 

Bir kafede fal bakan iki genç kadını görünce onlara gülümsedi. Kadınlar ona asıldığını sandılar ki yüzlerinde bir memnuniyetsizlik ifadesiyle bir gitbaşımızdan duruşuyla kahve falına döndüler.

 

Bilinmeyen günün sarhoşluğuyla şehirle ufak dokunuşlarla sevişirken ayakları onu yıllar öncesinin sahaflar çarşısına götürdü. Elinde kitap huzursuzca sakin sokağın başında dikildi. Eskisi gibi değildi artık çarşı. Gerçekten eski kitap satan bir iki yaşlı kitapçı dışında sıradan bir kitapçı pasajı gibiydi. Çoğu turistlerin bayıldığı hat eserlerini satıyordu. Gerçek eski kitapçılar antikacılara kaymıştı. Yıllar evvelki genç halini düşündü. Kaybedecek neyi vardı ki? Hiçbir şey dedi içinden hiçbir şey.

Bir kitapçının önüne geldiğinde yine yıllar önce yaptığı gibi dışarıya konulmuş ciltler arasında eşelenmeye başladı. Eski bir Mesnevi cildini öylesine karıştırırken sakin bir ses duyuldu;

 

“aradığınız özel bir şey var mı?”

 

şaşkınlıkla sesin sahibine baktı. Gençten bir adamdı. İnce, uzun ve kamburlu gibi duran.

 

Genç adama bakıp alaycı bir gülümsemeyle

“evet, geleceğimi unutmak istiyorum. Bunu yapabilmeme yardımcı olacak bir kitabınız var mı?”

 

Genç adamın ona kızacağını yada konuşmayı bitireceğini sanmıştı. Sanki şifalı otlar hakkında bir kitap sormuş gibi biraz düşündü ve “sanırım var, gelin içeri bakalım” dedi.

 

İçeri girdiklerinde yıllar evvelki kitap tapınağının bir benzeri ile karşılaştı. Açık bırakılmış bir kitap ve yanındaki kahve fincanından kitapçının bir kitap kurdu olduğunu anladı. Aynı şeyler tekrar mı ediyordu? Başka bir kitap nasıl olurdu ki?

 

Genç adam arka taraflarda bir yerde uzun süren bir mücadeleden sonra elindeki kitaba benzer bir ciltle geri geldi.

 

Yaptığı işi iyi yapmayı sevenlere özgü bir alçakgönüllü gururla kitabı hiç evelemeden ona uzattı. Şaşkınlıkla elindeki kendi kitabı ona verip adamın elindeki kitabı aldı. İlk sayfayı açtığında sayfanın üstündeki tarihe baktı; “13 Mayıs Perşembe”.

 

Evden çıkışını, kazanın oluşunu, gazete okuyuşunu ve kitapçıya geliş kısmın sakince okudu. Bir sonraki sayfayı açmak isterken durdu. Kitabı kapadı.

 

“Bu kitaptan başka yok değil mi?”

“hayır yok”

“geleceği unutmama yardımcı olur mu?”

“evet” dedi adam ve anlayışlı bir doktor gibi gülümsedi.

“bedeli ne peki?” diye sordu.

adam elindeki kitabı göstererek, “bu da güzel bir kitaba benziyor, onu verin bunu alın” dedi kitabı göz ucuyla göstererek.

 

Tereddütsüz kabul etti. Eski kitabı verip yeni kitabı aldı. Dışarı çıktı. deniz kenarına gitti. Dalgaların su sıçratıp çocuklara neşeyle çığlık attırdıkları masalardan birine oturdu. Kitabı masanın üstüne koydu ama açmadı. Ona sormadan çay bırakan garson gittikten sonra bir sigara yakıp gelip geçen vapurlara baktı. Akşam olmak üzereydi.

 

“Yeni bir gelecek” dedi kendi kendine mırıldanarak. Dediğini kendi bile duymakta zorlanıyordu.

Parmağı ile kitabın kapağını hafifçe kaldırdı. Yazıları görüyordu ama okuyamıyordu. İçini tarif olunmaz bir sıkıntı kapladı. Çok kötü bir şey olacağını hissetmek gibi bir şeydi.

 

Birden ayağa kalktı. Yan masadaki başörtülü teyzeyi ve ufak çocuğu korkutacak kadar yüksek sesle “hayır” diye bağırdı ve kitabı hızla denize savurdu.

 

Kitap havalanmaya çalışan bir güvercin gibi yapraklarını açtı ama biraz yükseldikten sonra denize düştü. Biraz kararsız kalıp suya gömüldü. Yakından geçen vapurun dalgaları ile son kez su yüzüne çıktı ve sonra tamamen ortadan kayboldu.

 

Ona korku ve kaygı ile bakan insan kalabalığında çıkıp eve gitti.

 

Kapıyı anahtarı ile açtı. İçerden sevecen bir yemek kokusu geliyordu. Aylin hummalı bir şekilde akşam yemeğini yapıyordu. Onu görünce gülümsedi.

“sabah kahvaltını etmeden çıkmışsın. Beni niye uyandırmadın?”

“kıyamadım. Çok derin uyuyordun”

 

Aylin gülümseyerek ona baktı. Sitemkar bir edayla oyuncu çocuklar gibi “ben de kahvaltı etmeden gitmene kıyamıyorum” dedi.

Kızarmış soğan ve sevgi kokan karısını alnında öptü. İçeri oğlunun yanına gitti. Bebek kendi halinde oyuncakları atıp tutarak eğleniyordu. Onunla oynamaya başladı. Bir taraftan da televizyondaki spikerin coşkusuz sesinden dökülen haberleri dinliyordu yarım kulakla.

 

Oğlu attığı topun zıplaması ile gülümserken içerden Aylin seslendi.

 

“Annem telefon etti, yarın gelsenize diyor, gidelim mi?”

“Yarın ne olur bilemem bir tanem, hele bir yarın olsun düşünürüz söz verme” dedi.

Mutfaktan uysal bir peki sesi geldi, arkasından tencereye çarpan bir çatal sesi. Yemeğe salça ekliyor diye geçirdi içinden.

 

Sonra endine gülümseyen oğluna gülümsedi,

“yarın ne olur bilemem” dedi sadece onun duyabileceği bir sesle.

Bebek tekrar gülümseyip iki elini de hızlı hızlı salladı.

Mehmet Emin Arı