Bilinmez gün

               

Kader konuşunca insan susar

Arap atasözü

 

Geleceği bilmek istiyordu. Bol pastalı ve bol dedikodulu günlerdeki kadınların kahve fallarına olan düşkünlüğü yada gazeteyi açar açmaz günlük yıldız falını okuyan şaşkın sekreter kızın merakı gibi değildi bu. O kendi geleceğini tutkuyla bilmek istiyordu. Bu tutku ne zaman ve nasıl başlamıştı hatırlamıyordu. Bir utancı yaşarmış gibi evin içinde sessizce önlerine bakan kalabalıktan bir teyze ona sarılıp ağlayarak “Baban bir gün gelecek” dediğinde çocuk saflığıyla “nereye” gittiğini değil de “ne zaman geleceğini” sormuştu. “Yakında gelecek” deyip onu kucaklamışlardı yine. Sonraki günler kapıda babasını beklerken geleceği düşünüp durmuştu. Bilmek istediği tek şey babasının ne zaman geleceğiydi. Annesine sorduğu zaman ağlayarak ona sarılıyor ve “baban gelecek” diyordu. Babasını, daha çok da onun getirdiği çikolata ve garip sesler çıkaran renkli oyuncakları bekliyordu. Gelecek annesi elinde bir süt ile kapısından içeri girip ışığı kapadıktan sonra başlayan andı ama sonra gelecek de dün oluyordu. Bu kafasını çok karıştırıyordu. Yarının dün olması çok garip bir şeydi. Büyükler bunu olduğu gibi kabul etseler de bunu kendi kafası hala anlamıyordu. Geleceği bilmek istemiyordu ilk başta. Bu yüzden dünle yarını karıştırıyordu bazen. Eve gelen komşu teyzeleri ve amcaları onun “yarın gelmiştiniz ya hani” demesine gülüyorlardı ama yarın ve dünün ne olduğunu ona anlatan da yoktu. Herkes “dün dündür yarında yarındır diyordu” fakat kimse de neden böyle olduğunu açıklayamıyordu.

Babası hiç gelmedi. Babasının gelmesine dair ümit yaşının büyümesiyle birlikte kayboldu. Sürekli bağırarak onu korkutan bir satıcıdan alınan civcivi sabahleyin karton kutu içinde soğuk bir katılıkta bulunca annesi “civciv öldü” demişti. Babasını tekrar sormadı. Anlamıştı babasının da öldüğünü. Neden ve niçinleri değil geleceği bilmek istiyordu artık. Civcivin cansız bedenini annesi bahçeye özenle gömerken geleceği daha da çok bilmek istedi.

 

Büyük bir engelle karşı karşıyaydı. Herkes söz birliği etmişçesine geleceğin bilinmeyeceğini söylüyorlardı. Belki Tanrı bilebilirdi. Tanrının kim olduğu da meçhüldü. Gökyüzünde yaşadığı söylenen büyük babayı andıran bu adamın kim olduğunu çözemedi ama onunda bir şey söyleyeceği yok gibiydi. Islak çimlerin üzerine uzanıp gökyüzüne baktığında gördüğü bulutlarda bir sürü yüz görmüştü ama hiç birinde Tanrının ve geleceğin izine rastlamadı.

 

 

Sonra büyüdü. Geçim sıkıntısından başka bir şey düşünmeyen hayal gücünden yoksun öğretmenlerin bir kaç azarından sonra geleceğe dair pek bir şey sormaz olmuştu. Kısa kollu giyen edebiyat hocasına günahkar gözü ile bakan din dersi hocasının geleceği yalnız Tanrının bilebileceği söylediğinde yine hayal kırıklığına uğramıştı.

 

Annesinin yemek tarifleri aldığı duvar takvimlerindeki günlük falların doğru olmadığını bir hafta içinde kendi deneyerek öğrenmişti. Sol tarafa geleceğe dair öngörüleri sağ tarafa ise gerçekleşenlerı yazdı. Takvim tutmuyordu. “Kahve içer kararırsın” demelerine rağmen misafirliğe gittikleri teyzenin fala bakması için çok ağlayınca sulu bir kahve yapıp eline vermişlerdi. Tadını pek beğenmediği kahveyi sırf geleceği ögrenmek adına ağzını yakarak hızla içtikten sonra dedikleri şekilde fincanı kapamıştı. Gülümsemesini zor tutan teyzenin baktığı uyduruk faldan sonra geleceğin kahve fincanına da sığamayacağını anlamıştı.

 

 

Yaşı ilerledikçe geleceği öğrenme tutkusu ile bulduğu çözümlerde değişmişti ama sonuç hep hayal kırıklığıydı. Afyon yutmuş gibi bir kendine bir de önündeki suya bakan kenar mahalle falcısının şarlatan olduğu fal için pazarlık yaptığında belli olmuştu. Rengarenk tarot kağıtları yan yana dizildiklerinde eski çağlardaki bir aristokrasi düğünün andırıyorlardı ama geleceği söylemekte kahve falından farklı değildiler. Sonuç olarak geleceği söyleyen bir şey yok gibiydi.

 

 

Yine de o geleceği bilmek istiyordu. Tam anlamıyla geleceği, yarın bu saatte ne olacağını bilmek istiyordu. “Üç vakte kadar..” diye başlayan bulanık ve yuvarlak ifadeler istemiyordu. Net ve kesin bir şeyler bilmek istiyordu. Evleneceği kızın adı neyd?  yada ne işte çalışacaktı?

 

 

Bütün metodlar sonuçta bir hayal kırıklığı ile sonuçlanınca geleceği öğrenmek sevdasından soğudu. Rengarenk elbiseli tüm tarot kartlarını, üzerlerinde masallardan fırlamış gibi duran ve daha çokda hintlilere benzeyen adamların resimleri olan falcılık kitaplarını, falcıların verdiği dua parçalarını ve ithal malzemeler satan bir dükkandan aldığı ve üzerinde garip sekilleri işaret eden ok olan tuhaf makineyi de kızarak bir koliye koyup yatağın altına tozlanmaya bırakmıştı. Bütün bunları kötü bir üvey baba olmamak çabasıyla gerçek bir babadan daha iyi bir baba olan üvey babasının o uyurken başına bıraktığı harçlıklarla almınmıştı.

 

 

Ümidi kaybolmuştu ama yine geleceği şu andan sonrasını delicesine bilmek istiyordu. Ama işte gelecek bilinmiyordu. Bazen tesadufi bir iki şey ögrenilsede gelecek her zaman yarının arkasında peçeli duruyordu.

 

Bütün bu geleceği bilme isteği tatlı bir gençlik çılğınlığı olarak unutulup gidecekken o kitabı buldu.

 

Sahaflar sokağında işe yarar bir şey bulacağını uman bir tavuk gibi kitaplar arasında eşelenirken o sesi duydu.

 

“özel olarak aradığın bir şey var mı delikanlı?” dedi sakin bir yaşlı adam sesi.

Kafasını kaldırıp sesin sahibine baktığında nedense hemen güven duydu.

Önce sormakta çekindi. Budala gibi görülmek istemiyordu fakat cesaretini topladı.

 

“Geleceği bilmeme yardımcı olacak bir kitap arıyorum”

 

“Kimin geleceğini delikanlı, Ülkenin mi? Benim mi? Senin mi? yoksa insanlığın mı?”

 

Adamın dalga geçtiğini sanmıştı ama nedense içinde adamla konuşmak için karşı konulmaz bir istek duyuyordu.

 

 

“Daha çok kendi geleceğimin” deyiverdi.

 

Adamın ona güleceğini sanmıştı fakat adam gariptir ki gülmedi. Hatta sanki zor bulunan bir eski el yazması kitabı ona sormuş gibi sessiz bir hmmm ile düşünmeye başladı. 

 

Şaşkın şaşkın kitapcıya bakıyordu. Büyük ihtimalle yaşının verdiği toyluktan dolayı kendisiyle dalga geçiyordu.

 

“Gerçekten geleceğini öğrenmek istiyor musun delikanlı?” dedi adam

 

“Evet, her şeyden çok istiyorum”

 

“Böyle bir kitap için ne verebilirsin peki?” diye kitapçı alıcısını tarttı.

 

Yanında olan tüm paranın miktarını söylediğinde adam bu sefer ufak bir kahkaha attı.

 

“Peki gel beni takip et” dedi anlayışla ve dükkanın loş karanlığında birden kayboldu.  Hiç tereddüt etemeden adamın arkasından dükkana girdiğinde her yerde ciltli yüzlerce kitabın üst üste konulmasıyla oluşan bir tapınakla karşılaştı. Adam raflar arasında bir kitabı ararken o hayranlıkla bu kitap tapınağını inceliyordu. Kimi kitapların üstünde Arapça kimilerinin üstünde ise sadece rakamlarını tanıyabildiği latince harfler vardı. Etrafta insana güven veren bir kitap kokusu vardı. Tahta zemin ayağının altından gıcırdarken adam elinde ufak bir ciltle çıkageldi.

 

“Bu senin geleceğini yazan kitap” dedi sanki çok normal bir şeyde bahseder gibi.

Bu sefer bu tatlı kaçık ihtiyara kendisi güldü. Adam bu alaycı gülümsemeyi görmezlikten gelip burnunun ucuna düşürdüğü gözlükten bakarak kitabı açtı ve okumaya başladı.

 

“Delikanlı adın Mehmet. Baban sen iki yaşındayken ölmüş. Annenin adı Ayşe.” Dedi. Bir taraftanda kitabın sayfalarını açıyor  ve ilginç gördüğü ayrıntıları ona söylüyordu. En sonunda bu güne ait olan sayfaya geldi ve kitabı kapayıp parmağını oraya koydu.

 

Şaşkınlık içinde kitapçıya bakıyordu.

 

Kitabı almak için uzandı ama kitapçı akıllı bir satıcı gibi eliyle kitabı sakladı.

“delikanlı emin misin bu kitabı almak istediğine ”

 

tereddüttüz “Evet” dedi yüksek sesle.

 

 

Peki “Al bu kitabı. Senden para istemiyorum ama kitabı geri getiremezsin. Tamam mı” dedi

 

Kitapçının elindeki siyah ciltli kitaba hayranlıkla bakarken yine tereddütsüz başını evet anlamında hızlı hızlı salladı. Kitapçı kaygıyla ona bakıp kitabı verdi. Burada okuma dışarda deyip kapıyı gösterdi. Minnetle kitapçıya bakıyordu. Her şey bir büyü gibiydi.

 

Koşarak en yakın kahvenin selvilerinden birinin altına oturdu. Kitabı okumaya başladı.  Kendi yaşamının sakin bir yazar tarafından kaleme alınmış edebi değerden uzak bir biografisi gibiydi kitap. Edebiyatı falan umursadığı yoktu. Kitapçıya gittiği gün kitapda ayrıntısıyla anlatılmıştı. Kitapçıya verdiği söz bile “ve kitapçıya bu kitabı geri getirmeyeceğine dair söz verdi” cümlesi vardı. Ertesi günü gösteren sayfayı çevirdiğinde başında dikilen kahveciyi gördü. Kapanma saatinin geldiğini bıkkınlıkla söylemişti. Kahvehaneden çıktıktan sonra eve gitmişti. Annesinden sıkı bir azar işitip odasına girdiğinde hemen kitabı açıp tekrar okumaya başlamıştı.

 

“Ertesi gün sabaha kadar kitabı okudu” cümlesinde dediği gibi kitabı ertesi gün sabaha kadar okudu. Geleceğini, elinde kitabı tuttuğu heyecanlı andan sonsuz uykuya yatacağı ölüm anına kadar geçecek zamanın tüm ayrıntılarını tüm olayları ve insanları öğrenmişti. Hangi üniversiteyi kazanacağını hangi kızla evleneceğini, kaç çocuğu olacağını öğrendiğinde kendini bir baba olarak görüğ sevinmişti. Her şey açık seçik anlatılmıştı kitapda. Her gün kitaba tek tek işlenmişti. Yalnızca 35 yaşına girdiği yılın 13 mayısının olduğu sayfa kopuktu. Pek önemsemedi bu sayfayı, üstünde de pek durmadı. Ne olacaktı ki tek bir sayfaya sığmış tek bir günden. Onu da bilmiyiversindi.

 

Yıllardır istediği “geleceği bilme isteği” sonunda gerçekleşmişti işte. Sevincinden yerinde duramıyordu. Artık gelecek bu gündü. Geleceğini görmenin sevinciyle uykuya daldığında kitabı hala elinde sıkı sıkı tutuyordu.

 

Sonraki bir ay çok heyecanlı geçti onun için. Kitapda yazılan her şey bir bir gerçekleşti. Annesinin bacağını kırmasına engel olamadı. O zaman farketti, kitapda yazılan bir şeyin gerçekleşmesini engelleyemiyordu. Annesini acı içinde yerde yatarken bulduğunda tahmin ettiği gibi ayağını kırmıştı. Onu uyarmıştı ama uyarısını gülümseyerek karşılamıştı. Üvey babasının arabasının çalınmasına da engelleyememişti  ve  burnu her zaman ıslak olan köpeği kara’nın bir araba altında kalıp ezilmesini de. Oysa onu o kadar sıkı bağlamıştı ki kulübesine.

  Devamı kitapda...

Mehmet Emin Arı

 
[oykuler/denem.htm]

setstats