Bir daha sarılıp öptü kadını. Artık kuşkusu kalmamıştı. Heykel canlanmıştı. Fildişinden cansız bir heykel değil,etiyle canıyla bir kadındı artık o. Pygmalion sevgisiyle ruh vermişti cansız heykele. Sevginin gücüydü bu mucizeyi yaratan.
Pygmalion efsanesi
***
Onu bekliyorum. Yüz elli yıldır onu bekliyorum. Üç saat sonra burada olacak. Kafamın içinden çıkan kadın. Kadınımı bekliyorum. Uykum var, çok uykum var...
***
"Gözünüzü açın. Evet böyle, daha çok açın şimdi. Güzel, şimdi ışığı takip edin, görüyor musunuz?" dedi bir ses.
Parlak bir ışık gözümü doldurmuştu. Göz kapaklarımı yukarı çeken parmaklar bırakınca kapatmak zorunda kaldım. Homurdanarak "gayet iyi görüyorum" dedim.
Işığı tutan elin sahibi "Güzel" dedi. Gözümü tekrar açtım. Bembeyaz bir odanın içinde aynı beyazlıkta bir önlük giyen orta yaşlı bir adam bana bakıyordu.
"İsminiz nedir?"
"Mehmet Emin Arı"
"Gayet iyi. Nasıl hissediyorsunuz kendinizi?"
"Sanki bir hafta uyumuşum" gibi dedim.
"150 sene desek daha doğru olur" dedi gülerek.
"150 mi? O kadar oldu mu?"
Elindeki şeffaf panoya bakan adam, nasıl oluştuğunu çözemediğim rakamları okuyup düşünceli bir tavırla "aslında 149 yıl 4 ay 3 gün, yuvarlak hesap 150 yıl diyelim". "Hep böyle uykucu musunuz?" diye de espri yaptı. Sonra kendi esprisine güldü. Beni uyandırmadan önce bunu düşündüğüne emindim.
Gülümsedim ama adamın yaptığı espriye değil içinde bulunduğum durumun garipliğine. 149 yıl eksi 179 derecelik sıvı helyum ile dolu bir tankın içinde sakin bir buz kalıbı uyumuşum ama sanki bana bir öğle sonrası şekerlemesi gibi geliyor. Uykuya dair hiçbir şeyi hatırlamıyordum.
Son hatırladığım elimi tutan karımın son bakışı ve bize hüzünle bakan hemşirenin elindeki iğnenin içindeki tuhaf mavimsi sıvının görüntüsüydü. Karım hala bana bakarken kolumda bir acı hissettim. Son duyduğum ses karımın sesiydi. "Emin" diyordu. Pek belli etmese de ağlıyordu. Onu bir daha görmedim. Aslında bir daha 150 yıl boyunca kimseyi görmedim ya...
Orta yaşlı adam odayı terk edince sedyeden doğruldum. Başımın hemen üstünde bir acı hissettim. Ne olduğunu anlamak için elimi uzattığımda bir yara geldi elime.
Orta yaşlı adam yanında birkaç kişiyle tekrar geri döndü. İyi giyimli bir adam gülümseyerek yanıma gelip elimi sıktı ve "Geleceğe hoş geldiniz Emin Bey. Ben kurduğunuz vakfın şu andaki başkanıyım, ismim Alper Eğmir. Şu anda içinde bulunduğunuz durumla ilgili olarak size açıklamada bulunmadan önce biraz kendinize gelin. Daha sonra uzun, uzun konuşuruz. Biraz uyuyun ama bu sefer berbat bir sıvı helyum tankının içinde değil. Sonra da eski usul bir kahvaltı yaparsınız" dedi.
"Anlıyorum" dedim. Yüz elli yıllık uykudan sonra kendimi hala yorgun hissediyordum. Karımı ve çocuklarımı sormak istedim ama korktum. Bir süre yere baktım. Midem bulanıyordu ama yine de merakıma yenildim.
"Karım?" dedim.
Alper derin bir nefes alıp "Öldü. 120 yıl önce öldü. Sizden sonra 30 yıl yaşadı. Dondurulmayı reddetti.."
"Oğlum peki?"
"O da öldü. Mutlu ve güzel bir hayat yaşadı. Dondurulmadan normal ve mutlu bir yaşam sürdü".
"Peki hastalığım? Beni uyandırdığınıza göre bir çözüm bulundu sanırım?"
"Evet. Beyninizdeki kanser tedavi edildi. Sizi uyandırmadan önce beyninizdeki doku alınıp yerine yeni temiz doku kondu. Artık tehlike geçti, ölmeyeceksiniz."
Birden geçmişi ve dondurulmadan önce doktorun dediklerini hatırladım. "Beyninizdeki bu tümörle en fazla üç ay yaşayabilirsiniz. Tabi bir mucize olmazsa. Aklıma bir çare geliyor, henüz çok yeni bir metot ama bilmem kabul eder misiniz?" demişti.
Elimi tekrar kafama götürdüm. Demek bir ameliyat geçirmiştim. Kafam berbat ağrıyordu.
"Hepsi öldü mü?" dedim.
Kısa bir süre sessizlik oldu. "Evet tanıdığınız herkes öldü. Üzgünüm".
Uyumam gerekti. Kendimi çok yalnız hissediyordum. Hatta garip ve tuhaf.
"Uyumak istiyorum. Bir şey verebilir misiniz?"
"Tabi. Sonra tekrar konuşuruz Emin bey" dedi ve uyandığımda başımda duran doktor olduğunu sandığım adama bir baş işareti yaptı. Alper tekrar elimi sıktı ve dışarı çıktı.
Hemşirenin getirdiği beyaz hapı suyla içtim. 150 yıldan sonra hala çok uykum vardı. Gözlerim kapandı.
Gözlerimi tekrar açtığımda bu sefer kendimi daha iyi hissediyordum. Bu bir doğum muydu ya da ölüm mü? bilemiyorum.
Evet ölmüştüm. Ben -178 derecedeki sıvı helyum içinde, kalbim ve tüm organlarım durmuş halde bir fetus pozisyonunda uyurken tanıdığım tüm yakınlarım ölmüştü. Dondurulmasaydım üç ay sonra ölecektim. Belki de ölmeliydim... Kim bilir?
Olaya farklı açıdan bakarsanız aslında ben yakınlarımdan önce ölmüştüm.
Şimdi neredeydim? Biyolojik olarak dişlerime bakarsanız kırk beş yaşında ama doğum tarihime bakarsanız yaklaşık 200 yaşında bir adam.
Ayağa kalktım ve yakındaki pencereye gidip dışarı baktım. Çok yüksek bir binadaydım. Binanın hemen hiç duvarı yok gibiydi. Her yer, şeffaf cam gibi bir maddedendi. Aşağıda upuzun borulara benzeyen taşıtlar kıvrılarak sürekli hareket ediyordu, hem de 90 derecelik açılar yaparak. Yeni çağın arabaları mı? diye geçirdim içimden.
Kafamı kaldırıp gökyüzüne bakınca şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım; yukarıda iki tane güneş vardı.
İki güneş!
Uyandığımda çok farklı bir dünyaya gözlerimi açacağımı biliyordum ama iki tane güneş göreceğimi hiç tahmin etmiyordum. Bir yanılsama mıydı bu? İki güneş dünyayı kavurmaz mıydı?
Bunları düşünürken birden kapıdan içeri birileri girdi. Kapı dedikleri aslında tuhaf bir zardı. Yapışkan gibi duruyordu ama girenlerin üstüne hiç de öyle yapışmıyordu.
Uyandığımda gördüğüm ekip gelmişti. Doktor olduğunu sandığım kişi elindeki ışıklı çubukla yavaşça üzerimden geçti. Mavi bir ışık beynimden aşağıya doğru beni taradı. Ayaklarıma gelince ışığın çıktığı ufak kutunun üzerinde bir yeşil ışık yandı.
Elindeki şeffaf panoda bazı resimler ve rakamlar belirdi. Okuduklarından memnun olunca yavaşça diğerlerine döndü ve başını salladı.
Ekibin başı nazikçe ışıklı doktora teşekkür etti. Tam konuşmaya başlayacakken elimle dışarıyı gösterip, "iki güneş nasıl oldu?" diye sordum.
Alper bey anlayışla gülümsedi. "Aslında iki güneş yok. Gördüğünüz dünya atmosferine kırk yıl önce yapılan yama sonrası meydana gelen optik bir illüzyondan başka bir şey değil. Zaten ısıyı her zaman sağdaki güneş verir.
Önümüzdeki günlerde yeni dünyayı tanımanız için size bir gezi ve adaptasyon programı hazırladık. Öncelikle siz uyurken neler olup bittiğini ve ne gelişmeler olduğunu göstereceğiz.
Bundan evvel özel bazı konulara girmek istiyorum. İzin verirseniz. "
"Tabi, buyurun" dedim.
"Ailenizden kimse kalmadı. Yani ARI soyadını taşıyan sizden başka kimse yok. Oğlunuzdan gelen torunlarınız oldu ama onların torunları olmadı.
Bu nedenle biraz garip bir hukuki durum oluştu. Tüm mirasınız size kaldı. Ölürken olduğu gibi yine çok zengin bir insansınız. Kendi kendine miras bırakan tek insansınız" dedi gülümseyerek.
Bu tuhaf durum beni hiç gülümsetmemişti nedense. Sadece başımı hafifçe sallayarak "anlıyorum" dedim.
"Aradan yüz elli yıl geçti. İmza olarak artık sistematik beyin dalgası kullanılıyor. Eğer şuraya elinizi koyup onaylıyorum derseniz mirasınız size kalacak.
Elimi şeffaf bir bloğun üstüne koydum ve "onaylıyorum" dedim. Mavi bir ışık hızla elimin ayasını taradı ve bloğun kenarından bir kağıt çıktı.
Kağıdı alan Alper memnuniyetle gülümseyip elindeki diğer belgelere iliştirdi.
"Yüz milyon nakit evren kredisi, kurmuş olduğunuz vakıftan payınıza düşen hisse, kitaplarınızın tüm telif hakları ve diğer gelirler. Bütün bunlar size kendinizden kalan miras"
"kitaplarım hala okunuyor mu?" diye sordum şaşkınlıkla.
"işte gerçek bir yazar! Hala satıyor mu? diye sormadı. Evet hala aynı keyif ve zevkle okunuyorsunuz."
"anladığım kadarıyla zengin bir adamım"
"Evet. Oldukça hem de"
Yine de "kendimden" "bana" kalan bu yüklü miras beni pek mutlu etmemişti.
Daha sonra çok daha önemli olan belgeleri getirdiler. Bir çelik vakum kutu önüme kondu. Vakum kutunun kapağı yavaşça açıldı. Kısa bir tıs sesiyle içi hava doldu. Sonra hepsi odayı terk ettiler. Merakla bir kasayı andırır kutunun içine baktım.
Bana gönderilmiş mektuplar, anı değeri taşıyan ufak tefek eşyalar, benim dondurulmadan önce yanımda olmasını istediğim küçük şeyler, dolmakalemim, not defterim, üç tane tespih, karımın ve oğlumun resimleri, ödül törenlerindeki resimler vs.
Göz yaşlarımı tutamadım. Ben -180 derecedeki sıvı helyum içinde uyurken hepsi ölmüştü.
Peki şimdi ben yaşıyor muydum?
***
Kırk beş yaşında doğduğum yeni dünya eskisinden çok farklıydı. Kalem kağıt ve hatta bilgisayarlar bile kalkmıştı.
Bilgisayarlar tabi ki kalkmamıştı sadece her yerde akıllı ve konuşan kapılar, masalar ve ekranlar vardı. Neye dokunsam hemen benimle konuşuyordu. Buzdolabı olduğunu sonradan keşfettiğim büyük bir dolapla ayak üstü bir sohbet çok hoşuma gitti açıkçası ama yine de bir bardak soğuk su içmek için bu kadar sohbete gerek var mı bilemiyorum?
Yeni dünyayı tanımamda Alper beyin epey bir yardımı oldu. Herhangi bir yerden bir şey alırken parmağını koyup onay vermeyi, yürüyen yardımcı robotlarla konuşmayı, mikro dalga kuru banyoyu, yosunlu yemekleri tatlandırmayı, duvar televizyonunu, holografik telefonu kullanmayı (hem resim hem ses vardı), koku üreticisini (bir orman havası kokusunu yaratmak için söylemek yetiyordu), ev bilgisayarı ile sohbet etmeyi ve bunun gibi yüzlerce şeyi o öğretti.
Robot diyordum ama insandan farkları yoktu görünüş olarak. Sadece hareketleri daha tutuk ve derileri daha yapaydı ama onun dışında tıpkı insan gibiydiler.
Yeni dünyaya uyum sağlamamda faydası olur diye Alper bey beni "Uyutulanlar" derneğine üye yaptı. Tıpkı benim gibi dondurulup uyandırılan insanların kurduğu sekiz kişilik ufak bir kulüptü. Kendilerine kulüp deseler de aslında bir tür dostlar meclisi gibi bir şeydi. Ara sıra bir araya gelip eski mutlu uyanık zamanları hatırlıyorlardı ama hepsi farklı zamanlarda donduruldukları için hepsinin eski mutlu zamanları farklıydı.
İçlerinde en yaşlıları bendim. Yani dondurulma yaşı itibariyle en yaşlı olan bendim, ilk dondurulan kişi olarak en büyükleriydim ama hepsinin biyolojik olarak yaşı benden büyüktü. Tarihi olarak hepsinin büyüğüydüm ama biyolojik açıdan hepsinin kardeşiydim.
"Yeni dünyaya hoş geldin Emin" toplantısında elimdeki manyetik şarap bardağı ile 1200 metrelik bir devasa apartmanın en üst katında yeryüzüne kuşkuyla bakarken hepsinin hikayesini tek, tek dinledim. Anlatılanlardan çok manyetik şarap bardağı ilgimi çekmişti çünkü nasıl yapıyorlar bilmiyorum ama bir cam olmamasına rağmen şarap sanki cam bir kadehin içindeymiş gibi hiç dökülmeden duruyordu. Altında manyetik bir alan olabileceğini düşünüp öyle adlandırmıştım. Daha sonra süper etkileşim alanı diye bir şeyden bahsettiler. Ben uyurken icat ettikleri şeylerden biri de sanırım buydu.
Yeniden dünyaya gelenlerin hepsi benimle çok ilgilendiler. Hem onlardan biri olmam hem de tanınan bir yazar olmam nedeniyle. Bir tanesi fanatik okur çıktı. Tüm eserlerimi neredeyse ezbere biliyordu. Eh tabi bir yazar olarak bu çok hoşuma gitti.
Hepsinin deneyimi aşağı yukarı benzerdi. Hemen hepsi dondurulmadan önce çaresiz bir hastalığa tutulmuş çok zengin insanlardı. Hastalıklarının çaresi bulununca uyandırılmışlardı. İlk başta hepsi tekrar yaşama döndükleri için çok sevinmişlerdi ama sonra inanılmaz bir yalnızlıkla karşılaşmışlardı.
Yüz elli yıl içinde sadece teknoloji değil, insan ilişkileri de baştan sona değişmişti. Tabi ki hala aşk ve sevgi vardı ama yaklaşımlar farklıydı. İlişki modülleri diye bir şeyden bahsediyorlardı. Çiftler birbirini aramıyordu. Bilgisayar size en uygun kombinasyonu ya da kombinasyonları buluyordu.
Modern zamanın kadınları çok güzeldi ama hiç birine bir türlü içim ısınamamıştı. Bir de şu robot işi vardı. Birkaç metre uzaklıktan çok güzel görünen bir kadın bir robot çıkabiliyordu.
Benden 30 yaş sonra dondurulan bir petrol milyarderi ile konuşurken bu konuyu açtım. Elindeki camsız bardaktan bir yudum alıp bana gülümsedi ve "termoidlerde böyle bir sorun olmadığını" söyledi.
"Termoid mi?" diye sordum. İşte yeni bir şey daha. "Termoid nedir?"
"Bildiğiniz gibi insanlar önce aletleri buldular. Daha sonra sırasıyla makineler, akıllı makineler, robotlar, androidler ve en sonunda termoidler üretildi."
"Robotlarla, androidleri biliyorum fakat termoid nedir?"
"Termoid, androidden ve robottan farklı olarak tamamen organik bir yapıdır. Her şeyi ile insandan farkı yoktur, sadece beyninin içindeki ufak kontrol birimi dışında her şeyi ile insandır."
"klonlama gibi bir şey mi?" diye sordum.
"Hayır. Klonlamayı artık sadece devasa inek üretmek için kullanıyorlar. Termoid üretimi farklı. Kök hücreler alınıp, rahme benzeyen özel şartlarda üretiyorlar fakat tek farkı bebek olarak değil, tam olarak bir insan olarak dünyaya geliyorlar, yani 25 yaşında doğabiliyorlar."
"Çok ilgi çekici. Ama bunlar robot değil insan, yani durumları biraz karışık gibi"
"Evet, hem de oldukça karışık. Kafası karışan adalet bilgisayarı termoidleri normal insan kabul etti. Termoidi sipariş eden kişi onun aynı zamanda vekildir yani termoid onun mirasçısıdır. Yani gidip de bunu beğenmedim, değiştirmek istiyorum ya da vazgeçtim deme hakkınız yok."
"Peki termoidler kendilerinin termoid olduklarını biliyorlar mı?"
"Hayır. Bir termoid intihar edince, termoidlerden termoid olduklarını bildiklerine dair olan bilgi beyinlerinden silinmesine karar verildi. Daha da ötesi termoidi ısmarlayan kişinin de beyninden bu bilgi siliniyor. Özel bir geçmiş yaratılıyor ve ortak geçmiş hem termoide hem de termoidi ısmarlayan kişiye yükleniyor. Kanun bunu emrediyor. Zaten termoid üretimi çok özel durumlarda izin verilen bir şey."
Konu çok ilgimi çekmişti.
"Ne gibi özel durumlar?"
"Psikoloji bilgisayarının onayladığı anne-baba, eş ya da çocuk durumlarında"
"Anlayamadım"
"Eğer psikoloji bilgisayarı, ancak bir termoidini varlığının sizin mutluluğunuz ve ruh sağlığınız için şart olduğunu onaylarsa, termoid siparişi verebiliyorsunuz, yani her isteyen bir termoid satın alamaz. Bir tür evlatlık almak gibi bir şey diyebilirsiniz buna. Zaten termoidler çok ama çok pahalıdır."
"Ne kadar?"
"Her şey dahil 10 milyon kredi. Bir robotun 10,000 kredi olduğunu düşünürseniz bu oldukça yüksek bir rakam, yani bir termoid parasıyla bin tane robot alabilirsiniz."
"Gerçekten çok pahalı"
"Ama buna değer"
"Neden?" diye sordum.
"Çünkü kafanızda sizin bile tam olarak tanımlayamadığınız özlemlerinizi ete kemiğe büründürüyorlar. Bu ister bir çocuk isterse bir sevgili olsun fark etmiyor".
"Görünüş olarak bir robotla bir termoid arasındaki fark ne?"
"Aslında çok fark yok, yani yakından bakmadığınız sürece"
"Peki bu kadar fark nereden geliyor?"
"Termoidlerin gerçek duyguları vardır, robotlarınsa yoktur, ve en önemlisi, termoidlerde gerçek malzeme kullanılır" dedi. Sonra gülümseyerek yanımdan uzaklaştı.
***
Manyetik alan sayesinde havada asılı kalan masaların başında görünmeyen kadehlerde duran sentetik şarapları yudumlarken karşımda duran "yeni" kadınları ümitsizce çözmeye çalışıyordum.
Geçmişten gelen bu adam bütün kadınların ilgisini çekiyordu ama ne onlar beni ne de ben onları anlayabilmiştim.
Sonsuz ağırlıksızlık ortamı sağlayan yataklarda acemi astronotların hareketlerine benzer el kol hareketleri ile yapılan modern "sevişmeler" zevk açısından gerçekten çok farklıydı ama bu boşluk hissine bir türlü alışamamıştım.
Sevişme bitip de yatak normal "uyku" moduna geçtiğinde yanımda uzanan harika güzellikteki kadınlara garip uzaylılar gibi bakmaktan kendimi alamıyordum. Kimdi bu kadınlar? Asıl önemlisi ben kimdim?
***
Termoid yapım merkezinin olağanüstü konforlu odasında karşımda oturan kadının meraklı bakışlarından huzursuz oturuyordum.
Elindeki kurşun kalem dikkatimi çekmişti.
"Bu bildiğimiz kurşun kalemi değil mi?"
"Ah, evet. Bunları bulmak inanılmaz zor. Şu elimde gördüğünüz kurşun kalem için 2000 kredi verdim. İnanabiliyor musunuz? Çok pahalılar ama nedense bunlarla bir şey yazmak çok hoşuma gidiyor."
Anlayışla gülümsedim. Eski zamanın öğrenci hikayelerini anlatmanın hiç gereği yoktu.
"Bir termoide sahip olmanın standart ve sabit bir prosedürü vardır. Bu prosedür üç aşamadan meydana gelir.
Birinci aşamada, bir termoide sahip olup olamayacağınıza karar verilir. Eğer psikoloji bilgisayarı bunu onaylarsa ikinci aşamaya geçiyoruz. Bu ikinci aşamada ne tür bir termoidin size uygun olacağı belirleniyor. Sadece fiziksel özellikler değil, aynı zamanda psikolojik özellikler de bu aşamada belirlenir. Bu iki aşamayı tamamladıktan sonra üçüncü aşama olan "oluşturmaya" geçiyoruz. Üretim gibi kaba terimleri kullanmıyoruz. Bu oluşturma aşamasında eğer isterseniz sizin beyniniz de termoide uygun hale getirilecek."
"Uygun hale getirmek?" diye sordum merakla.
"Evet eğer isterseniz beyninizi uygun hale getireceğiz. Termoid'in yaşamınıza girmeden önce, beyninize ona ait bir geçmiş yüklenir. Yani siz termoidle karşılaştığınızda onu zaten tanıyor olursunuz. İstemezseniz bu yapılmaz ama hukukun zorunlu tuttuğu bir prosedür var. Termoide, bir termoid olduğunu açıklayamazsınız. Termoidler kanunlar önünde insan kabul edildikleri için bu zorunlu."
"Peki bir müşteri olarak termoidden memnun kalmazsam onu iade etme şansım var mı?" dedim gülerek.
Kurşun kaleme düşkün danışman hanım gülümseyerek,
"Hayır. Zaten böyle bir durum oluşmaz, yani sizin beyninizde ne varsa o ortaya çıkar bu yüzden her şey istediğiniz gibi olur"
"Anlıyorum" dedim. Kafamı öne eğdim ve düşünmeye başladım. Bir süre sonra kafamı kaldırdım "peki" dedim.
Psikolog hanım kurşun kalemi yavaşça masaya koydu ve gülümsedi.
"Peki bu psikoloji bilgisayarı nerede?" dedim.
"Bu odada, oturduğunuz koltukta ve duvarlarda. Zaten şu anda "o" sizi izliyor."
"Siz de mi?"
"Hayır, hayır! ben eski model bir insanım. Psikoloji bilgisayarı ile birlikte çalışırız ama onun bir parçası değilim. Kurşun kalemleri seven normal bir insanım. Anne, babamın şaraplı ve mutlu bir gecesinin ürünüyüm."
"buna sevindim. Peki şimdi ne yapmam gerekiyor?"
"Dediğim gibi, birinci aşama ile başlayacağız. Bir termoide sahip olup olamayacağınızı ispatlamamız gerekiyor."
"Yani?"
"Termoid isteğinize yol açan psikolojik durumu tüm açıklığı ile göstermeniz gerekiyor yani psikoloji bilgisayarını ikna etmeniz gerekiyor"
"Bu nasıl olacak peki?"
"Sizi uyutacağız ve bir rüya göreceksiniz. Bu rüyaya olan tepkinize göre bir değerlendirme yapacağız"
"Peki, rüya görmekten zarar gelmez"
***
"Bu sıvı beyninizin normal kimyasında katolizör etkisi yapacak, bu ise manyetik bir sıvı."
"Manyetik bir sıvı mı? peki ne için."
"Nöronları okumak için, yani beyninizin içini görmeye yarıyor diyebiliriz"
"Bütün bunlar şart mı?" diye sordum ümitsizlikle.
"Maalesef evet"
iki sıvının karışımında oluşma gri görünümlü bir sıvı fişek benzeri bir şeyin içine aktarıldı. Fişek ise tabanca benzeri bir şeyin içine kondu ve sonra derimin üstünde durdu. Bir acı beklerken hiçbir şey hissetmedim.
"Tamamı mı?" diye sordum.
Anlayışlı bir gülümseme "evet" dedi.
Daha sonra bir kanepe gibi bir yere oturmamı istediler. Üstümdeki bir şortu saymazsak neredeye çırılçıplaktım. Kanepe benzeri koltuğa oturur oturmaz tavandan bir disk yavaşca inmeye başladı. Disk kafamı içine alınca durdu. Göz hizamda aralıklarla duran beyaz uzun ışıklar vardı.
Merakla bekliyordum.
Kurşun kalemi çok seven ev yapımı psikolog bana cesaret vermek için "çok basit bir işlem, rahat olun" dedi.
Onu göremesem de sesindeki yumuşaklık beni rahatlatmıştı.
Başımın hizasına gelen disk dönmeye başladı. Dik ışıklı çizgiler önce yavaş sonra hızlı hareket etti. Başlangıçta aralıkları seçebilirken diskin hızının artmasıyla birlikte aralıklar azaldı ve en sonunda kayboldu.
Çok yoğun bir ışık gözümü kamaştırdı. Tek bir merkezden değil de her yerden gelen yoğun beyaz bir ışık. Gözümü kapatmak istedim ama kapatamadım.
Işığın şiddeti arttı, arttı ve en sonunda hafif bir acı hissettim. Acıyı hissettiğim anda birdenbire ışık kayboldu.
Şimdi dışarıdan kendimi izliyordum. Satranç tahtasına benzer bir zeminde ayakta duruyordum. Ben kendime bakarken, satranç tahtası üzerindeki kendim sağına ve soluna bakıyordu. Zemin neredeyse sonsuza kadar uzuyor gibiydi. Zeminin üstündeki "ben" göremediği gibi onu izleyen ben de zeminin sınırlarını göremiyordum.
Bu neyi simgeliyordu? Yaşadığım yalnızlığı mı?
Sonra nasıl oldu bilmiyorum, zemin kendi üstüne katlanmaya başladı. Büyük bir küre oluşturuyor gibiydi. Sonra birdenbire küre ve üstündeki "ben" kayboldu. Her yer karanlık oldu.
Tekrar gördüğüm ışık aslında yavaşlayan diskin ışığıydı. Disk durdu ve başımdan yukarı doğru hareket etti.
Öylece kanepenin üstünde duruyor ve ağlıyordum. Yanıma gelen psikolog bir çocuğu avutur gibi "Sakin olun, sakin olun, bu gayet normal" diyordu.
Uzun yıllar sonra ilk defa ağlamıştım. Beni ağlatacak kadar hüzünlendiren neydi?
Psikolog elindeki mendili bana uzatırken "kendinizi gördünüz, tüm çıplaklığı ile" dedi.
"Bu kadar yalnız olduğumu bilmiyordum" dedim.
"Şimdiye kadar ağlamayanını görmedim" dedi psikolog anlayışla.
Alabildiğine sakin üstümü giyinirken hayatı anlamış olmak gibi bir duyguya kapıldım. Sanki daha şefkatli, sevecen ve anlayışlı olmuştum. Bütün bunların nedeni de kendimi görmekti.
Yaşadığım deneyimin farklılığı ve tuhaflığı beni derinden etkilemişti.
Psikoloji bilgisayarı bir termoide sahip olmamı onaylamıştı. Şimdi sıra benim için ideal kadını yaratmaya gelmişti. Elindeki kurşun kalemle oynayan psikolog "bunun çok daha kolay ve zevkli bir deneyim" olacağını söylemişti.
Tekrar o kanepeye oturmamı istediklerinde hemen itiraz etmiştim. Aynı şeyleri tekrar yaşamak istemiyordum.
"Hayır" dedi psikolog, "bu sefer acı ya da hüzün yok" dedi. İki gün önce yaptıkları işlemleri tekrarladılar. Düz dik ışıklar önümden hızla geçmeye başlarken huzursuzlandım. Elimi yumruk yapıp sıktım.
Işık yine artıp gözümü kamaştıracak hale gelince birden kayboldu. Yeşil bir çimenlikte ayakta duruyordum. Güneş tepemdeydi. Hem de iki tane değil sadece bir tane. Biraz ötede görüntü bulanıklaşıyordu. Bir ağaç vardı sanırım bir de...
Bir de çıplak bir kadın. Dikkatle bakıp seçmeye çalıştım bu çıplak kadını ama göremiyordum. Daha sonra bir başka kadın gördüm. O da bir tülün ardındaymışcasına bulanık bir görüntüydü. Belki yaklaşırsam kadınları daha net görürüm diye onlara doğru yürümeye başladım.
Ayağımın altı yumuşak çimene basıyordu. Ayağımı kaldırdığım anda papatyalar çıkıyordu. Ben yürüdükçe arkamda papatyalardan bir iz oluşuyordu. Sanki papatyalar beni izliyordu.
Sonra ilk gördüğüm kadının yanına geldim. Uzun, düz, kumral saçları vardı. İki elini uzatıp iki elimi tuttu ve bana gülümsedi. Yavaşça yaklaştı ve beni öptü. Kadının yüzü değişti. Başka bir kadın oldu. O da öptü beni. Sonra bir başka ve başka...
Yüzlerce kadın öpüyordu beni. Kimisi yumuşak ve şefkatli, kimisi ateşli ve şehvetli. Bazısı dudağımdan öpüyordu bazısı alnımdan, serçe dokunuşu ya da kızgın demir dağlaması.
Kadınların yüzü inanılmaz hızla artmaya devam etti ama sanki...
Sanki tek bir kadına benzemeye başlamıştı. Gözler ve dudaklar yavaşça biçimini alıyordu. Ve tabi kulaklar ve saçlar.
Neden sonra gözler değişmez oldu, sadece aynı göze sahip farklı dudaklara, ellere ve burna sahip kadınlar geçiyordu. Sonra burunda değişmez oldu ve kulakta.
En sonunda hepsi sabitleşti. Tek bir kadın vardı karşımda, bana bakan ve gülümseyen. Yavaşça yaklaşıp beni öptü.
Bu karımdı... Yüz elli yıl önce gördüğüm en son yüz.
***Psikologun karşısında otururken düşünceliydim. Meğer onu ne kadar özlemişim...
Psikolog hala elindeki kurşun kalemle oynuyordu. Sanırım kendime gelmemi bekliyordu.
"Ne kadar süre alır?"
"Yaklaşık olarak bir hafta. Kök hücreler kullanılarak vücudun oluşturulması ve beynin modifikasyonu vs."
"Beynin modifikasyonu mu?"
"Evet" dedi psikolog. "O üretildiğini asla bilmeyecek. Gözünü açtığı anda bir geçmişi olduğunu sanacak. Beynine tüm veriler 20 yıl önce bulunan nöron modifikasyon tekniği ile işlenecek. Bir öğle sonrası uykusundan uyandığını sanacak. Sizinle bir geçmişi olduğu ve bu geçmişte ikinizin mutlu olduğu sanacak."
"Biri olmadığını söylerse?"
"Böyle bir şey söz konusu değil. Bunu yalnız siz ve biz bileceğiz. Psikoloji bilgisayarı onay verdikten sonra, Termoid bilgisayarı onu yapmaya başlamadan önce sizden onay alacağız. Bu onay sırasında sizin ona bu gerçeği söylemenizi yasaklayacak bir kilit koyacağız. Daha önce bahsettiğim gibi"
"Kilit mi?"
"Evet. Bir başka ufak nöron modifikasyon programı. Oldukça basit bir işlemi, hissetmeyeceksiniz bile"
"Anladım"
bir süre daha önüme baktım ve düşündüm. Karım... yüz elli yıldır görmediğim karım.
Demek ruh ikizi dedikleri şey doğruymuş.
"Peki" dedim, "gerekli formaliteleri yapalım"
Psikolog anlayışla gülümsedi ve şeffaf bir bloğu bana uzattı. İlk uyandığımda bana uzattıkları şeffaf bloğun aynısıydı. Bu sefer ne yapacağımı biliyordum.
Elimi uzattım ve gülümseyerek "onaylıyorum" dedim.
Termoid bilgisayarı kendi işini yaparken ben bekledim. Yüz elli yıl beklemişim bir hafta daha beklesem ne olurdu ki?
Bir hafta sonrasında holografik telefonla beni arayan psikolog termoid bilgisayarının işini bitirdiğini ve gerekli nöron modifikasyonun yapıldığını söyledi. Yeni yapılan karım uyandırılmıştı.
Mutlulukla gülümsedim. Holografik telefon görüntüsü kaybolunca ayağa kalktım. Nedense birdenbire yoğun bir uyku gelmişti. Belki içtiğim sentetik şarabın etkisindendi.
Onu bekliyorum. Yüz elli yıldır onu bekliyorum. Üç saat sonra burada olacak. Kafamın içinden çıkan kadın. Kadınımı bekliyorum. Uykum var, çok uykum var...
Bilgisayara yatağı ağırlıksız pozisyona getirmesini söyledim ve biraz uzandım. Uzanır uzanmaz tatlı bir uykuya dalmışım.
Bir rüya görüyordum. bir yerden bir ışığa doğru çıkıyordum. Kuvvetli bir ışıktı. Sonra, sonra bir el uzandı ve omzumdan tuttu beni ve
"Emin" dedi.
Gözümü açtım.
"Ebru?!"
"Ancak gelebildim, bu yeni dünyanın mağazaları çok ilginç, gez, gez bitmiyor, sen ne yaptın?"
"Hiç, seni bekledim, çok geciktin, çok"
"Hadi!, ilk defa görüyormuşsun gibi bakma öyle"
Yüz elli yıl önce olduğu gibi gülümseyen bir yüz bana bakıyordu, o ay yüzlü kadın.
Ayağa kalktım ve ona sıkıca sarıldım.
"Seni çok seviyorum"
"Deli abraham!, ben de seni çok seviyorum, nerden çıktı bu şimdi?"
Hiçbir şey demedim. Başımı saçlarına gömüp evrende başka hiçbir yerde olmayan kokuyu içime çektim. Uzun zamandır özlediğim kokuyu.
Onu gerçekten çok özlemişim...
***
Psikolog çok miktarda kredi vererek aldığı kurşun kalemlerden birini çıkardı ve kalemtıraşla açtı. Çıkan kıymıkları özenle atom öğütücüsüne döktü. Sonra bin bir zorlukla bulabildiği beyaz defterine özenli bir el yazısıyla şunları yazdı;
"Yazar ve şair Mehmet Emin Arı 2015 yılında bir trafik kazasında ölmüştür.
Bu kazadan üç ay önce, çaresiz bir beyin kanseri nedeniyle dondurulan ve 150 yıl sonra tekrar yaşama döndürülüp, tedavi edilen karısı Ebru Arı'nın talebi üzerine, dondurulmadan önce yanına aldığı kişisel eşyalarının arasında bulunan, kocasına ait saç örnekleri kullanılarak Mehmet Emin Arı termoid klonlama tekniği ile tekrar oluşturulmuştur.
Post klonlama sendromunun yaşanmaması için, Mehmet Emin Arı için bir pseduo geçmiş yaratılıp nöron işleme tekniği ile beynine yüklenmiştir.
Saç telindeki DNA'lar kullanılarak klonlama ile yeniden oluşturulan termoid, pseudo geçmişi herhangi bir sorun çıkarmadan almıştır.
Termoid bu gün (9 Şubat 2160) Ebru Arı'nın evinde uyandırılıp, teslim edilmiştir.
Bu konu ile ilgili tüm veriler psikoloji, adalet, bankacılık ve termoid bilgisayarlarından silinmiştir. Bu not kişisel bilgi amacıyla alınmış olup, yok edilecektir.
Dosya kapandı."
Psikolog sayfayı özenle defterden yırtıp kendi eski model dosyasına koydu ve gülümsedi.
İki güneşten ilki yavaşça doğarken, iki kaşık gibi birbirine sıkıca kenetlenmiş erkek ve kadının havada asılı duran çıplak bedenlerini aydınlatıyordu. Yaşamının ilk uykusunu uyuyan adamın yüzünde belirgin bir mutluluk gülümsemesi vardı ve birazdan diğer güneş de parlayacaktı.
Mehmet Emin Arı