Bir daha sarılıp öptü kadını. Artık kuşkusu kalmamıştı. Heykel canlanmıştı. Fildişinden cansız bir heykel değil,etiyle canıyla bir kadındı artık o. Pygmalion sevgisiyle ruh vermişti cansız heykele. Sevginin gücüydü bu mucizeyi yaratan.
Pygmalion efsanesi
***
Onu bekliyorum. Yüz elli yıldır onu bekliyorum. Üç saat sonra burada olacak. Kafamın içinden çıkan kadın. Kadınımı bekliyorum. Uykum var, çok uykum var...
***
"Gözünüzü açın. Evet böyle, daha çok açın şimdi. Güzel, şimdi ışığı takip edin, görüyor musunuz?" dedi bir ses.
Parlak bir ışık gözümü doldurmuştu. Göz kapaklarımı yukarı çeken parmaklar bırakınca kapatmak zorunda kaldım. Homurdanarak "gayet iyi görüyorum" dedim.
Işığı tutan elin sahibi "Güzel" dedi. Gözümü tekrar açtım. Bembeyaz bir odanın içinde aynı beyazlıkta bir önlük giyen orta yaşlı bir adam bana bakıyordu.
"İsminiz nedir?"
"Mehmet Emin Arı"
"Gayet iyi. Nasıl hissediyorsunuz kendinizi?"
"Sanki bir hafta uyumuşum" gibi dedim.
"150 sene desek daha doğru olur" dedi gülerek.
"150 mi? O kadar oldu mu?"
Elindeki şeffaf panoya bakan adam, nasıl oluştuğunu çözemediğim rakamları okuyup düşünceli bir tavırla "aslında 149 yıl 4 ay 3 gün, yuvarlak hesap 150 yıl diyelim". "Hep böyle uykucu musunuz?" diye de espri yaptı. Sonra kendi esprisine güldü. Beni uyandırmadan önce bunu düşündüğüne emindim.
Gülümsedim ama adamın yaptığı espriye değil içinde bulunduğum durumun garipliğine. 149 yıl eksi 179 derecelik sıvı helyum ile dolu bir tankın içinde sakin bir buz kalıbı uyumuşum ama sanki bana bir öğle sonrası şekerlemesi gibi geliyor. Uykuya dair hiçbir şeyi hatırlamıyordum.
Son hatırladığım elimi tutan karımın son bakışı ve bize hüzünle bakan hemşirenin elindeki iğnenin içindeki tuhaf mavimsi sıvının görüntüsüydü. Karım hala bana bakarken kolumda bir acı hissettim. Son duyduğum ses karımın sesiydi. "Emin" diyordu. Pek belli etmese de ağlıyordu. Onu bir daha görmedim. Aslında bir daha 150 yıl boyunca kimseyi görmedim ya...
Orta yaşlı adam odayı terk edince sedyeden doğruldum. Başımın hemen üstünde bir acı hissettim. Ne olduğunu anlamak için elimi uzattığımda bir yara geldi elime.
Orta yaşlı adam yanında birkaç kişiyle tekrar geri döndü. İyi giyimli bir adam gülümseyerek yanıma gelip elimi sıktı ve "Geleceğe hoş geldiniz Emin Bey. Ben kurduğunuz vakfın şu andaki başkanıyım, ismim Alper Eğmir. Şu anda içinde bulunduğunuz durumla ilgili olarak size açıklamada bulunmadan önce biraz kendinize gelin. Daha sonra uzun, uzun konuşuruz. Biraz uyuyun ama bu sefer berbat bir sıvı helyum tankının içinde değil. Sonra da eski usul bir kahvaltı yaparsınız" dedi.
"Anlıyorum" dedim. Yüz elli yıllık uykudan sonra kendimi hala yorgun hissediyordum. Karımı ve çocuklarımı sormak istedim ama korktum. Bir süre yere baktım. Midem bulanıyordu ama yine de merakıma yenildim.
"Karım?" dedim.
Alper derin bir nefes alıp "Öldü. 120 yıl önce öldü. Sizden sonra 30 yıl yaşadı. Dondurulmayı reddetti.."
"Oğlum peki?"
"O da öldü. Mutlu ve güzel bir hayat yaşadı. Dondurulmadan normal ve mutlu bir yaşam sürdü".
"Peki hastalığım? Beni uyandırdığınıza göre bir çözüm bulundu sanırım?"
"Evet. Beyninizdeki kanser tedavi edildi. Sizi uyandırmadan önce beyninizdeki doku alınıp yerine yeni temiz doku kondu. Artık tehlike geçti, ölmeyeceksiniz."
Birden geçmişi ve dondurulmadan önce doktorun dediklerini hatırladım. "Beyninizdeki bu tümörle en fazla üç ay yaşayabilirsiniz. Tabi bir mucize olmazsa. Aklıma bir çare geliyor, henüz çok yeni bir metot ama bilmem kabul eder misiniz?" demişti.
Elimi tekrar kafama götürdüm. Demek bir ameliyat geçirmiştim. Kafam berbat ağrıyordu.
"Hepsi öldü mü?" dedim.
Kısa bir süre sessizlik oldu. "Evet tanıdığınız herkes öldü. Üzgünüm".
Uyumam gerekti. Kendimi çok yalnız hissediyordum. Hatta garip ve tuhaf.
"Uyumak istiyorum. Bir şey verebilir misiniz?"
"Tabi. Sonra tekrar konuşuruz Emin bey" dedi ve uyandığımda başımda duran doktor olduğunu sandığım adama bir baş işareti yaptı. Alper tekrar elimi sıktı ve dışarı çıktı.
Hemşirenin getirdiği beyaz hapı suyla içtim. 150 yıldan sonra hala çok uykum vardı. Gözlerim kapandı.
Gözlerimi tekrar açtığımda bu sefer kendimi daha iyi hissediyordum. Bu bir doğum muydu ya da ölüm mü? bilemiyorum.
Evet ölmüştüm. Ben -178 derecedeki sıvı helyum içinde, kalbim ve tüm organlarım durmuş halde bir fetus pozisyonunda uyurken tanıdığım tüm yakınlarım ölmüştü. Dondurulmasaydım üç ay sonra ölecektim. Belki de ölmeliydim... Kim bilir?
Olaya farklı açıdan bakarsanız aslında ben yakınlarımdan önce ölmüştüm.
Şimdi neredeydim? Biyolojik olarak dişlerime bakarsanız kırk beş yaşında ama doğum tarihime bakarsanız yaklaşık 200 yaşında bir adam.
Ayağa kalktım ve yakındaki pencereye gidip dışarı baktım. Çok yüksek bir binadaydım. Binanın hemen hiç duvarı yok gibiydi. Her yer, şeffaf cam gibi bir maddedendi. Aşağıda upuzun borulara benzeyen taşıtlar kıvrılarak sürekli hareket ediyordu, hem de 90 derecelik açılar yaparak. Yeni çağın arabaları mı? diye geçirdim içimden.
Kafamı kaldırıp gökyüzüne bakınca şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım; yukarıda iki tane güneş vardı.
İki güneş!
Uyandığımda çok farklı bir dünyaya gözlerimi açacağımı biliyordum ama iki tane güneş göreceğimi hiç tahmin etmiyordum. Bir yanılsama mıydı bu? İki güneş dünyayı kavurmaz mıydı?
Bunları düşünürken birden kapıdan içeri birileri girdi. Kapı dedikleri aslında tuhaf bir zardı. Yapışkan gibi duruyordu ama girenlerin üstüne hiç de öyle yapışmıyordu.
Uyandığımda gördüğüm ekip gelmişti. Doktor olduğunu sandığım kişi elindeki ışıklı çubukla yavaşça üzerimden geçti. Mavi bir ışık beynimden aşağıya doğru beni taradı. Ayaklarıma gelince ışığın çıktığı ufak kutunun üzerinde bir yeşil ışık yandı.
Elindeki şeffaf panoda bazı resimler ve rakamlar belirdi. Okuduklarından memnun olunca yavaşça diğerlerine döndü ve başını salladı.
Ekibin başı nazikçe ışıklı doktora teşekkür etti. Tam konuşmaya başlayacakken elimle dışarıyı gösterip, "iki güneş nasıl oldu?" diye sordum.
Alper bey anlayışla gülümsedi. "Aslında iki güneş yok. Gördüğünüz dünya atmosferine kırk yıl önce yapılan yama sonrası meydana gelen optik bir illüzyondan başka bir şey değil. Zaten ısıyı her zaman sağdaki güneş verir.
Önümüzdeki günlerde yeni dünyayı tanımanız için size bir gezi ve adaptasyon programı hazırladık. Öncelikle siz uyurken neler olup bittiğini ve ne gelişmeler olduğunu göstereceğiz.
Bundan evvel özel bazı konulara girmek istiyorum. İzin verirseniz. "
"Tabi, buyurun" dedim.
"Ailenizden kimse kalmadı. Yani ARI soyadını taşıyan sizden başka kimse yok. Oğlunuzdan gelen torunlarınız oldu ama onların torunları olmadı.
Bu nedenle biraz garip bir hukuki durum oluştu. Tüm mirasınız size kaldı. Ölürken olduğu gibi yine çok zengin bir insansınız. Kendi kendine miras bırakan tek insansınız" dedi gülümseyerek.
Bu tuhaf durum beni hiç gülümsetmemişti nedense. Sadece başımı hafifçe sallayarak "anlıyorum" dedim.
"Aradan yüz elli yıl geçti. İmza olarak artık sistematik beyin dalgası kullanılıyor. Eğer şuraya elinizi koyup onaylıyorum derseniz mirasınız size kalacak.
Elimi şeffaf bir bloğun üstüne koydum ve "onaylıyorum" dedim. Mavi bir ışık hızla elimin ayasını taradı ve bloğun kenarından bir kağıt çıktı.
Kağıdı alan Alper memnuniyetle gülümseyip elindeki diğer belgelere iliştirdi.
"Yüz milyon nakit evren kredisi, kurmuş olduğunuz vakıftan payınıza düşen hisse, kitaplarınızın tüm telif hakları ve diğer gelirler. Bütün bunlar size kendinizden kalan miras"
"kitaplarım hala okunuyor mu?" diye sordum şaşkınlıkla.
"işte gerçek bir yazar! Hala satıyor mu? diye sormadı. Evet hala aynı keyif ve zevkle okunuyorsunuz."
"anladığım kadarıyla zengin bir adamım"
"Evet. Oldukça hem de"
Yine de "kendimden" "bana" kalan bu yüklü miras beni pek mutlu etmemişti.
Daha sonra çok daha önemli olan belgeleri getirdiler. Bir çelik vakum kutu önüme kondu. Vakum kutunun kapağı yavaşça açıldı. Kısa bir tıs sesiyle içi hava doldu. Sonra hepsi odayı terk ettiler. Merakla bir kasayı andırır kutunun içine baktım.
Bana gönderilmiş mektuplar, anı değeri taşıyan ufak tefek eşyalar, benim dondurulmadan önce yanımda olmasını istediğim küçük şeyler, dolmakalemim, not defterim, üç tane tespih, karımın ve oğlumun resimleri, ödül törenlerindeki resimler vs.
Göz yaşlarımı tutamadım. Ben -180 derecedeki sıvı helyum içinde uyurken hepsi ölmüştü.
Peki şimdi ben yaşıyor muydum?
***
Kırk beş yaşında doğduğum yeni dünya eskisinden çok farklıydı. Kalem kağıt ve hatta bilgisayarlar bile kalkmıştı.
Bilgisayarlar tabi ki kalkmamıştı sadece her yerde akıllı ve konuşan kapılar, masalar ve ekranlar vardı. Neye dokunsam hemen benimle konuşuyordu. Buzdolabı olduğunu sonradan keşfettiğim büyük bir dolapla ayak üstü bir sohbet çok hoşuma gitti açıkçası ama yine de bir bardak soğuk su içmek için bu kadar sohbete gerek var mı bilemiyorum?
Yeni dünyayı tanımamda Alper beyin epey bir yardımı oldu. Herhangi bir yerden bir şey alırken parmağını koyup onay vermeyi, yürüyen yardımcı robotlarla konuşmayı, mikro dalga kuru banyoyu, yosunlu yemekleri tatlandırmayı, duvar televizyonunu, holografik telefonu kullanmayı (hem resim hem ses vardı), koku üreticisini (bir orman havası kokusunu yaratmak için söylemek yetiyordu), ev bilgisayarı ile sohbet etmeyi ve bunun gibi yüzlerce şeyi o öğretti.
Robot diyordum ama insandan farkları yoktu görünüş olarak. Sadece hareketleri daha tutuk ve derileri daha yapaydı ama onun dışında tıpkı insan gibiydiler.
Yeni dünyaya uyum sağlamamda faydası olur diye Alper bey beni "Uyutulanlar" derneğine üye yaptı. Tıpkı benim gibi dondurulup uyandırılan insanların kurduğu sekiz kişilik ufak bir kulüptü. Kendilerine kulüp deseler de aslında bir tür dostlar meclisi gibi bir şeydi. Ara sıra bir araya gelip eski mutlu uyanık zamanları hatırlıyorlardı ama hepsi farklı zamanlarda donduruldukları için hepsinin eski mutlu zamanları farklıydı.
İçlerinde en yaşlıları bendim. Yani dondurulma yaşı itibariyle en yaşlı olan bendim, ilk dondurulan kişi olarak en büyükleriydim ama hepsinin biyolojik olarak yaşı benden büyüktü. Tarihi olarak hepsinin büyüğüydüm ama biyolojik açıdan hepsinin kardeşiydim.
"Yeni dünyaya hoş geldin Emin" toplantısında elimdeki manyetik şarap bardağı ile 1200 metrelik bir devasa apartmanın en üst katında yeryüzüne kuşkuyla bakarken hepsinin hikayesini tek, tek dinledim. Anlatılanlardan çok manyetik şarap bardağı ilgimi çekmişti çünkü nasıl yapıyorlar bilmiyorum ama bir cam olmamasına rağmen şarap sanki cam bir kadehin içindeymiş gibi hiç dökülmeden duruyordu. Altında manyetik bir alan olabileceğini düşünüp öyle adlandırmıştım. Daha sonra süper etkileşim alanı diye bir şeyden bahsettiler. Ben uyurken icat ettikleri şeylerden biri de sanırım buydu.
Yeniden dünyaya gelenlerin hepsi benimle çok ilgilendiler. Hem onlardan biri olmam hem de tanınan bir yazar olmam nedeniyle. Bir tanesi fanatik okur çıktı. Tüm eserlerimi neredeyse ezbere biliyordu. Eh tabi bir yazar olarak bu çok hoşuma gitti.
Hepsinin deneyimi aşağı yukarı benzerdi. Hemen hepsi dondurulmadan önce çaresiz bir hastalığa tutulmuş çok zengin insanlardı. Hastalıklarının çaresi bulununca uyandırılmışlardı. İlk başta hepsi tekrar yaşama döndükleri için çok sevinmişlerdi ama sonra inanılmaz bir yalnızlıkla karşılaşmışlardı.
Yüz elli yıl içinde sadece teknoloji değil, insan ilişkileri de baştan sona değişmişti. Tabi ki hala aşk ve sevgi vardı ama yaklaşımlar farklıydı. İlişki modülleri diye bir şeyden bahsediyorlardı. Çiftler birbirini aramıyordu. Bilgisayar size en uygun kombinasyonu ya da kombinasyonları buluyordu.
Modern zamanın kadınları çok güzeldi ama hiç birine bir türlü içim ısınamamıştı. Bir de şu robot işi vardı. Birkaç metre uzaklıktan çok güzel görünen bir kadın bir robot çıkabiliyordu.
Benden 30 yaş sonra dondurulan bir petrol milyarderi ile konuşurken bu konuyu açtım. Elindeki camsız bardaktan bir yudum alıp bana gülümsedi ve "termoidlerde böyle bir sorun olmadığını" söyledi.
"Termoid mi?" diye sordum. İşte yeni bir şey daha. "Termoid nedir?"
"Bildiğiniz gibi insanlar önce aletleri buldular. Daha sonra sırasıyla makineler, akıllı makineler, robotlar, androidler ve en sonunda termoidler üretildi."
"Robotlarla, androidleri biliyorum fakat termoid nedir?"
"Termoid, androidden ve robottan farklı olarak tamamen organik bir yapıdır. Her şeyi ile insandan farkı yoktur, sadece beyninin içindeki ufak kontrol birimi dışında her şeyi ile insandır."
"klonlama gibi bir şey mi?" diye sordum.
"Hayır. Klonlamayı artık sadece devasa inek üretmek için kullanıyorlar. Termoid üretimi farklı. Kök hücreler alınıp, rahme benzeyen özel şartlarda üretiyorlar fakat tek farkı bebek olarak değil, tam olarak bir insan olarak dünyaya geliyorlar, yani 25 yaşında doğabiliyorlar."
"Çok ilgi çekici. Ama bunlar robot değil insan, yani durumları biraz karışık gibi"
"Evet, hem de oldukça karışık. Kafası karışan adalet bilgisayarı termoidleri normal insan kabul etti. Termoidi sipariş eden kişi onun aynı zamanda vekildir yani termoid onun mirasçısıdır. Yani gidip de bunu beğenmedim, değiştirmek istiyorum ya da vazgeçtim deme hakkınız yok."
"Peki termoidler kendilerinin termoid olduklarını biliyorlar mı?"
"Hayır. Bir termoid intihar edince, termoidlerden termoid olduklarını bildiklerine dair olan bilgi beyinlerinden silinmesine karar verildi. Daha da ötesi termoidi ısmarlayan kişinin de beyninden bu bilgi siliniyor. Özel bir geçmiş yaratılıyor ve ortak geçmiş hem termoide hem de termoidi ısmarlayan kişiye yükleniyor. Kanun bunu emrediyor. Zaten termoid üretimi çok özel durumlarda izin verilen bir şey."
Konu çok ilgimi çekmişti.
"Ne gibi özel durumlar?"
"Psikoloji bilgisayarının onayladığı anne-baba, eş ya da çocuk durumlarında"
"Anlayamadım"
"Eğer psikoloji bilgisayarı, ancak bir termoidini varlığının sizin mutluluğunuz ve ruh sağlığınız için şart olduğunu onaylarsa, termoid siparişi verebiliyorsunuz, yani her isteyen bir termoid satın alamaz. Bir tür evlatlık almak gibi bir şey diyebilirsiniz buna. Zaten termoidler çok ama çok pahalıdır."
"Ne kadar?"
"Her şey dahil 10 milyon kredi. Bir robotun 10,000 kredi olduğunu düşünürseniz bu oldukça yüksek bir rakam, yani bir termoid parasıyla bin tane robot alabilirsiniz."
"Gerçekten çok pahalı"
"Ama buna değer"
"Neden?" diye sordum.
Devamı
kitapda...
Mehmet Emin Arı