Boş bir sayfa

 
               


yaşamayı bilseydim yazar mıydım hiç şiir?
yaşamayabilseydim yazar mıydım hiç şiir?
- yaşama !
- ya bilseydim?
yazar: mıydım
hiç: şiir
İsmet Özel

Gün görmüş bir tanıdığımın dediği gibi, “insanların egosunu, midesini ve ....’nı şişiren her şey, bu memlekette çok iyi satar”. Bu basit ilkeden yola çıkarak, insanların egosunu şişirecek bir iş icat etmiştim: onların hayatlarını yazmak. Aslında bu işi tesadüfen girmiştim. Bir reklam ajansının tek tüfek metin yazarıydım. İşte bilirsiniz, cilalanmış kelimelerle yaratılmış cezbedici sahte cümleler kuran biriydim. Satın alacağınız bir çift ayakkabı ile yaşamınızın değişeceğine sizi ikna etmeye çalışan bir kelime boyamacısı diyebilirsiniz. 

Başkalarının yaşamlarını yazma işine girmemi sağlayan, birkaç yerde yağ işleme tesisi olan reklam ajansının bir müşterisiydi. Belki özentiden, belki de etrafındakilerin etkisiyle bilemiyorum, nedense altmış yaşına girince birdenbire hayatını yazmaya karar vermişti. Dediğine göre gençlere örnek olmak ve tecrübelerini paylaşmak istiyormuş. Oldukça sıkıcı ve bayağı bir Anadolu işadamı olan K. bey bu konuda bizden yardım istemişti. 

Önce yazacağı biyografinin, kitap tasarımı, basımı ve dağıtımı konusunda naçizane hizmetlerimizden yararlanmıştı. Özenti olduğu her halinden belli olan, K. ‘nın “ben hep çalışırım” havasını vermeye çalıştığı kıvrık gömlek kollu, sırıtkan fotoğrafının olduğu kapaklı kitap tasarımını bizim grafiker çocuklar hemen yapmışlardı. Basımevi ve dağıtım konusunu da halletmiştik yalnız bir sorun vardı, ortada kitap olabilecek bir metin yoktu. 

K.’ nın, kurşun kalemle yazdığı birkaç sayfa yazı bir kitap olabilmekten çok uzaktı. Sadece kısa olsa neyse, aynı zamanda imla hatalarıyla dolu, kısacık ve komik cümlelerden oluşuyordu. Aklıma gelen bir iki cümle çok komikti: “Altı yaşında sünnet oldum. Sünnetimde babam saat taktı. Saat çok güzeldi.” Bu şekilde “ben tarzan sen ceyn” tarzıyla yayınlandığında herkesi kendine güldürürdü. Allahtan, işbilir patronumuz münasip bir dille durumu K. ‘ya anlattı ve “profesyonel yardıma her zaman hazır olduğumuzu” söyledi. Nasıl yağ işleme işinin uzmanı kendisiyse, yazı işinin de profesyonelleri vardı. Tahmin edeceğiniz gibi profesyonel yardım elbette ki bendim. 

K. birkaç gün düşündükten sonra ikna olmuştu. Kendisinin de dediği gibi “her işi bilenine bırakmak lazımdı”. Elbette bizim fikrimizi tekrar bize satmasına ses çıkarmadık. K. her zamankinin tersine bize karşı oldukça olumlu yaklaşıyordu, sanki bir melek olmuştu. Her zaman ki açılış cümlesi olan “bunun günahı ne arkadaş?” dememişti. 

Sonraki günlerde K. ile birlikte çalıştım. Daha doğrusu o anlatıyor, ben de anlattıklarını bir teybe kaydediyordum. Sıradan ve problemsiz bir çocukluk yaşamış olmasına rağmen, çocukluğuna biraz Mark Twain biraz da Kemalettin Tuğcu havası vermeye çalışıyordu. Küçüklükten beri babasının ufak yağ işleme fabrikasında tıpkı bir işçi gibi çalışmıştı. Patronun oğlu olmasına rağmen, diğer çalışanlardan hiçbir farkı olmamıştı. Hatta babasından yediği zılgıtlar daha fazlaydı. Sonra nasıl bir Anadolu kaplanı olduğunu anlatmaya başladı. Bununla çok övündüğü her halinden belli oluyordu, hatta kaplan kelimesini her söylediğinde oturduğu koltuktan doğruluyor, ileri fırlayacakmış gibi bir süre duruyor ve sonra tekrar eski konumunu alıyordu. Aslında kısa boyu ve kilosuyla bir domuzcuğu andırıyordu. Anlatırken, sanki o zamanları tekrar yaşar gibi heyecanlanıyor, öfkeleniyor ve angut banka müdürlerine, rüşvetçi bürokratlara, hırsız çalışanlara, öküz akrabalara yakası açılmadık küfürler savuruyordu. Sonra gizli bir sırrı benimle paylaşır gibi, odada bizden başka kimse olmamasına rağmen kısık sesle Türkiye ‘nin ve özellikle de Anadolu’nun gelişmesini istemeyen tezgahlardan dem vurdu. Masonlar, gizli Yahudi cemiyetleri, kilise (Katolik mi yoksa Protestan mı?), ibnelerden ve Budistlerden oluşma geniş bir kadroya sahip bu derin komplo hakkında detay bilgi vermedi. Sadece Türkiye’ye değil, kendisine de düşman olan bu komplodan kitapta hiç bahsetmememi söyledi. Daha sonra daldan dala atlayarak askerliğinden, Karadenizli çavuşunun maceralarından, her gence örnek olacağını düşündüğü evliliğinden ve çocuklarından bahsetti. Fazlasıyla oportünist yaşam felsefesinin doğru olduğunu ikna etmeye çalıştı. Türk milletinin dünyanın en büyük ulusu olduğunu söyledikten yarım saat sonra, bu milletin asla adam olamayacağı acı gerçeğini kayda değer bir hüzünle bana açıkladı. Dediğine göre, Atatürk’ü öldüren, rakıdan mütevellit siroz hastalığı değil, neredeyse bir fizik kanunu gibi yıkılmaz olan bu acı gerçeğin verdiği hüzün ve çaresizlikti. 

Söylediği şeylere hiçbir olumlu ya da olumsuz yorum yapmadan, hastasını dinleyen bir psikiyatrist edasıyla notlar alıyordum. Kitap yazarken elimde daha fazla malzeme olsun diye sorular sorarak detaylara iniyor, belki faydası olur diye fotoğraf albümlerindeki müphem yüz ifadeli adamlara ve kadınlara uzun, uzun bakıyor, K. nın onlar hakkındaki tek kelimelik ilginç yorumlarına gülmemek için kendimi zor tutuyordum: “salak, anasının gözü, orospu vs.”.

K. ‘nın bürosunda geçirdiğim dört günün ardından tüm yaşamını öğrenmiştim. Aslında yapılacak iş basitti. Piyasadaki benzeri bir çok kitap gibi, bu biyografi de K.’nın yaşamını büyük bir başarı olarak gösterecekti, daha doğrusu göstermeliydi. 

Fotoğraf albümlerinden alınmış resimleri kitabın içine serpiştirerek ve birinci tekil şahıs olarak K.’nın ağzından onun hayatını yazmaya başladığımda bir sorunla karşılaştım. Bir türlü K. ‘nın ağzından yazamıyordum. Bir şeyler yazıyordum ama bu yazdıklarım benim kalemimden çıkmış K. idi. Kitabın başarılı olması için, kitabı yazan el bana ait olmasına rağmen, yazan bilinç K. olmalıydı. Yani ben K. olmalıydım, orta Anadolu’nun bir şehrinde yaşayan, kurnaz ve iş konusunda acımasız olan, muhafazakar ama aynı zamanda bir metrese sahip (şoförü laf arasında ağzından kaçırmıştı), fazlasıyla prototip bir adam. 

Bir aktörün, oynadığı karaktere bürünmesine benzer bir şeydi bu. Ama benim için çok zordu. Hem bu konuda hiçbir tecrübem yoktu, hem de kişiliği, yaşam biçimi, dünyaya bakış açısı ve değer yargılarıyla bana tam tezat bir insandı K. Ondan nefret etmesem de, sevdiğim de söylenemezdi. Ona karşı hissettiğim tek şeyin küçümseme olduğunu düşünürseniz durumu daha iyi anlayabilirsiniz. 

Yine de sabırla ve ısrarla, K. ‘laştım. K. ‘laşma süreci bir tür kendini ikna etme ve hatta düpedüz kandırmaydı. Önce yazı yazarken yakaladığım, basit ama K’ya yakışır üslup, zamanla ve yavaşça diğer şeylere de yansıdı. Konuşurken artık K. ‘nın şivesini taklit edebiliyordum. İlk başta, reklam ajansında insanları güldürmek için başladığım ve epey beğeni toplayan bu taklit konuşma biçimini farkında olmadan günlük yaşamda da kullanmaya başlamıştım. Markette alış veriş yaparken, yoogurdun laeyt olanını soruyor, sevgilime “gulüm, pek datlısın” diye sesleniyordum. 

K. ‘nın öyküsünü yazarken geçirdiğim kişilik mutasyonu, dünya görüşüm ve değerlerimim de K. laşması ile zirvesine erişti. Artık ben de neredeyse büyük bir şehvetle, solculardan, eşcinsellerden, Yahudilerden, Hıristiyanlardan, komünistlerden ve nedenini bilmesem de Budistlerden nefret ediyordum. Bu pislikler ortadan kaldırılmadığı sürece hiçbir şey düzelmeyecekti. 

K. laşmam etrafımdaki herkesi kaygılandırmıştı ama bunu her zamanki muzipliklerimden biri olduğunu düşünüp üstüme pek varmadılar. 

K. ‘yı küçümsüyordum hatta bazen tiksinti verici buluyordum ama K. olmak çok hoşuma gitmişti. Aslında hoşuma giden K. olmak değil, başka biri olmak idi. Bunu çok sonra anlayacaktım. Bir başka insan olup, o insanın gördüğü şekliyle dünyaya bakmak ve her şeyiyle yeni olan o dünyada yaşamak güzeldi. 

Bu farklı ve ilginç deneyim, bitirdiğim kitabı K. nın okuyup çok beğenmesi ve bana kristal bir şişede özel Ayvalık zeytinyağı hediye etmesiyle bitti. K., patronum ve sevgilim olmak üzere herkes mutluydu, ben hariç. Sanki hayatımda değer verdiğim çok önemli bir kişi ölmüş gibi bir yasa girmiştim. Aslında bu tanımlamam da hiç de haksız sayılmazdım, ilk defa keşfettiğim diğer BEN’im yok olmuştu. Kendimi ne kadar zorlasam da, yazarken yaşadığım K. laşma bir daha olmadı. Yaptıklarım iyi bir taklitten öteye gitmiyordu. 

Kaçamak bir ilişkiden sonra tekrar normal yaşantısına dönen insanların yaşadığı türden bir suçluluk ve tekrar aynı hazzı yaşamak isteğiyle doluydum. 

Tekrar bir başkasının hayatını yazmalı, tekrar bir başkası olmalıydım. 

Ümitsiz geçen bir yılın ardından, yeteneğim ve talih sayesinde yeni müşterilerim oldu. K. ‘ya çok benzeyen bir başka Anadolu işadamı (büyük ihtimalle K.’nın bir arkadaşı), değerinin bir türlü anlaşılmadığından sürekli yakınan eski bir bayan opera sanatçısı, büyük devrimi hala ümitle bekleyen ve kapitalizmin bir gün canına okunacağına can-ı gönülden inanan bir eski tüfek sosyalist, 1960 ihtilalinde bir köşeye itilen ve ikinci bir Atatürk olma hayalini kurarken yaşamının geri kalanını bir Zücaciye dükkanının müşterileriyle sürekli kavga eden huysuz sahibi olarak geçiren eski bir binbaşı, kurduğu hayır derneği ile tüm dünyaya mutluluk ve huzur getireceğinden emin olan bir sosyete kokonası ve daha bir sürü insan. 

Kısa zamanda, benim yazdığım ama yazarları farklı görünen bir sürü kitabım olmuştu. “İşte hayatım”, “Devrimin şafağı”, “Bu vatanın evlatları” ve “Operadaki güzel” gibi ilginç isimleri olan bir çok kitap kütüphanemin raflarını doldurmuştu. Elbette hiç birinin ne kapağında ne de bir başka yerinde adım geçmiyordu, hatta editör olarak bile Nurettin Yazar sahte ismini kullanıyordum. Kitapların grafik tasarımını yapan ağzı sıkı bir alkolik grafikerim yapıyor, basım işini ise parasını verdikten sonra şeytanın günlüklerini bile basabilecek paragöz matbaacım hallediyordu. Kitapların yarısı yazarında (!) kalıyor, diğer yarısı ise hiç satılmamak üzere kitapevlerine dağıtılıyordu. Müşterilerimin amacı zaten kitapların satılması değildi, onlar eşe, dosta ve en önemlisi düşmanlarına göndermek istiyorlardı. Vakur bir edayla, ithaf yazısını dolmakalemle karalayıp, ardından imzalarını çaktıklarında yüzlerindeki ifadeyi görmeliydiniz. Adım kitaplarda geçmese bile, birebir sohbetlerde ve “aslında o kitabın yazarı” diye başlayan dedikodularda ünüm yayılmaya başlamıştı. 

Yazdığım her bir kitap, benim için yeni bir kişi olmaktı. Ücret konusunda çok anlayışlıydım, yeter ki kırık hayatlarını, küskünlüklerini ve büyük başarısızlıklarını bana anlatsınlar. Bana anlatsınlar ki ben onlar olabileyim, o farklı yaşamlara dalayım, tek bir hayat içinde bir sürü yaşam süreyim. Ama müşterilerim de çok anlayışlıydılar. “Parası önemli” değil diye başlayan konuşmalarında tek istedikleri onları yazmamdı, gerisi önemsiz ayrıntılardı. Değersiz ve sıradan gördükleri yaşamlarını, kelimeleri süsleyerek, yazının büyüsü ile tekrar değerli ve anlamlı hale getirmemi istiyorlardı. Benim yazdığım, onların yaşadığı kendi hayatlarına sevgi ve minnettarlıkla bakıyorlardı. Bir tür terapi ya da onları tekrar onlara satmak gibi reklamcılık diyebilirsiniz. Ne olursa olsun müşterilerim çok mutluydu. 

Ben de mutluydum. Başka birinin hayatını yazarken başka biri olmak ben de bağımlılık yaratmıştı, bir tür eroinman gibi ben de başkayaşamkolik olmuştum. Yazmadığım zamanlarda gayet sıradan ve makul bir insanken, “beni de yazın” diye bana seslenen birinin yaşamıyla birlikte bir anda Mr. Hyde oluveriyordum. Benim dingin suskunluğumda bahar çiçekleri gibi açılıveren tüm hayatlar benim için değerliydi, özeldi. Ama her şey gibi, benim mutluluğumda kalıcı değildi. Hiç ummadığım bir kişi, onun da yaşamını yazmamı istemişti. 

Sakin bir öğle sonrası Yazar kapımda beliriverdi. Gözlerime inanmakta zorluk çekiyordum, etiyle kanıyla ünlü yazar ... karşımdaydı. Yaşadığım ilk şaşkınlığı atlattıktan sonra neden beni aradığını ve benden ne istediğini anlayamamıştım. Çay, sigara ve nasılsınız faslından sonra, onun neden burada olduğuna dair kendimce kafamda teoriler üretirken, teslimiyetçi bir ses tonunda, diğer müşterilerim gibi benden onu da yazmamı isteyiverdi. İnanın önce bunun bir şaka olduğunu düşündüm. Bir sürü romanı, tuvalet duvarına yazı yazsa bile gidip okuyacak kadar ona hayran binlerce okuru olan ve şöhreti okyanus aşmış bir yazar nasıl olur da benim gibi vasatın biraz üstünde bir metin yazarından kendi hayatını yazmasını isterdi? Edebiyat alanında benden fersah fersah ileride olan bir adam, neden kendisi kendisini yazmıyordu da benden bunu istiyordu?

“Kendi hayatımı yazamıyorum” diye özetlemişti yazar. Ne kadar uğraşsa da kendi hayatını yazamamıştı. Geçmişteki iyi, kötü anıların rahatsızlığı ya da kendi yaşamına karşı nesnel olamama gibi somut bir nedeni yoktu. Ne zaman kendi hayatını yazmaya kalksa, içinde tarif edemediği bir hiçlik duygu oluşuyor ve kilitleniyordu. Bu geçmişte zaman zaman yaşadığı “yazar tıkanıklığı” durumu gibi değildi. Eğer sıradan bir yazar tıkanıklığı durumu olsaydı, öyle ya da böyle kendi pasını kendi çözebilirdi ama bu çok farklıydı. 

Yaşadığım şaşkınlığı üzerimden atmaya çalışırken, o diğer bütün müşterilerimden duymuş gibi “para önemli değil, lütfen beni de yazın” dedi. O an için büyük bir fırsat olarak gördüğüm bu teklifi, hiç düşünmeksizin kabul etmiştim. Hem büyük bir yazarın hayatını yazacaktım, hem de onu yazarken hep merak ettiğim büyük yazar yaşamını yaşayacaktım. Kabul edeceğinden emin olduğu için, cevabımı bile beklemeden hemen detaylara girdi. Dediği gibi para önemli değildi ama yazacaklarımın bir kitap haline gelmesini istemiyordu. Tek bir nüsha olacaktı ve o da, onda kalacaktı. İlk defa karşılaştığım bu istek garibime gitmişti ama benim için önemli değildi. Her zaman perde arkasında kaldığımdan benim için bir şey fark etmeyecekti. 

Hemen ertesi gün, hem gelip geçen tembel gemilere bakıp hem de konuşmak için, deniz kenarındaki bir çay bahçesinde buluştuk. Her zaman olduğu gibi, müşterim olarak Yazar konuşuyor ben de notlar alarak onu dinliyordum. Benden ne istediğini tam olarak anlayamamıştım. Bilinen kriterlere göre yaşamda başarıya ulaşmış bir insandı. O halde diğer bildik müşteriler gibi, kırık bir hayatı başarılı göstermek veya vasatı aşmayan başarıları cilalamamı istemiyordu. 

Sanki aklımdan geçenleri okumuş gibi, onu diğerleri gibi yüceltmemi değil, gördüğü ne varsa onu yazmamı istediğini söyledi. Bu “beni bana anlat” yaklaşımı çok tuhafıma gitmişti. Üzerimde hiçbir sansür yoktu, dürüstlük adına baştan bana bir açık çek verdiğini üzerine basa basa söyledi. 

Yazar kendi yaşamını bir kronolojiye bağlı kalmadan anlatmaya başladı. Bir kitap kurdu olarak geçirdiği ilk gençlik yıllarını özlemle anlattı, hayran olduğu çizgi roman kahramanlarının tek tek isimlerini saydı. Tommiks’in platonik aşkı olan albayın kızının adını hatırlamayınca yüzü buruştu. Gelecek vaat eden akıllı bir çocuktu. Öğretmenlerinin gözüne girmek için Edison’un cennete asla giremeyeceğini hararetle savunacak kadar da saftı. 

Sonra her erkek gibi, hayatına giren kadınlardan bahsetti. Gençlik yıllarında erişilmez ulu varlıklar olarak gördüğü kadınların, zaman içinde nasıl olup da güç, başarı ve şöhretin renkli ödülleri haline geldiklerinden bahsetti. Adını bile hatırlamadığı sayısız kadınla birlikte olmasına rağmen hayatının en büyük aşkıyla bir kez olsun bile sevişemediğini, bunun da yaşamının en büyük ironilerinden biri olduğunu ders notu yazdırır bir öğretmen edasıyla ekledi. Evet, o kadını her şeyden ama her şeyden daha çok sevmişti ama kadın ona telefon numarasını bile vermemişti. Geçen zaman içinde bir erkek olarak kendinde neyin eksik olduğunu çok sormuştu. Kadın bir gün kapıyı kapatıp gittiğinden sonra, kadının anısı ve yazarın zihninde yüzü belirsizleşmeye başladığında, eksik olanın ne olduğunu bir gün aniden anlamıştı: yazarın o zamanlar parası yoktu. İlk tanıştıklarında kadının anlattığı “ilgi duyduğu bir adamdan sabırsızlıkla telefon etmesini bekleyen bir kız arkadaş”, aslında kadının ta kendisiydi. Yazarın asla sahip olamadığı ve onun için servet değerindeki yedi haneli rakam bir başka adamın önemsiz telefon numaraları listesindeydi. Yine aynı şekilde ders verir bir öğretmen edasıyla, aslında bunun yaşamındaki diğer ölüm ve kayıplar gibi büyük bir trajedi olduğunu söyledi. 

Sandığımın aksine, bu trajediden sonra kadınlardan nefret etmemişti. Doğaları gereği etrafı tırmalayan yavru kediler gibiydiler kadınlar, güçsüzlüklerinden dolayı güce karşı aşırı bir zaafları vardı, hepsi bu. “Neyimiz yoksa onu isteriz” dedi. Kadınlardan nefret etmemişti ama artık onlara da inanmıyordu. İlk gençlik yıllarının naif kutsallık düşüncesi yerini katı bir gerçekçiliğe bırakmıştı. Artık onun için kadınlar, bedeli güç ve başarı olan renkli oyuncaklardı. Bir kadınla başlayan küskünlüğü, her kadına sirayet etmişti. 

“Evet, kadınlara küskünüm” demesi nedense beni hüzünlendirmişti. Çapkınlığı ile ün yapan biri için, bunu söylemesi komik duruyordu. Aynı cümleyi bir yazısında okusam, epey gülerdim sanırım ama o buruk gülümsemesi buna izin vermedi. 

O gün için konuşmamızı bitirdi. Bir süre daha çay içip, serseri gemileri seyrederek suskun oturduk. 

Onu orada bırakıp evime giderken, her zaman ki bir başkası olma hissinin yavaş, yavaş beni sarmasını bekledim. Ama olmadı. Bilgisayarın başına geçip, onun yaşamını onun kaleminden yazmaya çalışırken de olmadı. Yazar gibi, ben de yazarın hayatını yazamıyordum. Sorun onun da dediği gibi teknik değildi. Taklit edilemeyecek bir üslubu yoktu. Daha önce, başarısız bir ihtilali tezgahlamış, son teknoloji yağ işleme tesisleri kurmuş ve proletaryayı proleterlerden daha çok sevmiş biri olarak, bir yazar olmak benim için çok zor değildi. Zor olan, daha doğrusu yapamadığım şey “O” olmaktı. Bunun gelip geçici bir zorluk olduğunu kendime inandırmaya çalışarak yazmayı bıraktım. Bir iki gün içinde, “Yazar” olmayı umarak uykuya daldım. 

Ertesi gün, Yazarla buluştuğumuzda, “Bir şeyler yazıp yazmadığımı” sordu. Kaçamak bir iki cevabımı, anlayışlı bir gülümsemeyle karşıladı. Çaylarımızı yudumlarken yanımıza gelen genç okuru ile kısa bir sohbet yaptı. Ders kitabını imzalayacak kadar da alçakgönüllüydü. Defalarca teşekkür eden okuru gittikten sonra, “okurlar... ne onlarla oluyor ne de onlarsız” dedi ve sonra da Yazarlığından bahsetti. Evren gibi, edebiyatın da büyük bir hiçlikten, big bang’e benzer büyük bir patlamayla meydana geldiğini söyledi. Her Yazarın hayatında, onun edebiyatını doğuran bir hiçliği, bir tekil noktası vardı. Nasıl oluyorsa oluyor, ve yaşamın bu hiçlik noktasından Yazarın edebiyatı ortaya çıkıyordu. Büyük yazarların arızalı tipler olması kaçınılmaz bir edebiyat kanunuydu. Ancak arızalı tiplerde edebiyatı doğurabilecek hiçlik noktaları bulunuyordu. Bu ilginç ve farklı edebiyat teorisini birkaç uç örnekle süsledi, Dostoyevski kumar masasında kişiliğini ileri sürecek kadar kumarbaz, Tolstoy ise kendini kurban etmeye adamış bir fanatik dindardı. 

Benim sormamı beklemeden de kendi hiçliğinden bahsetmeye başladı. Hırslı ve başarılı bir öğrenci olarak, sınıf atlamak için oldukça iyi bir üniversiteye oldukça kötü bir liseden girebilmeyi başarmıştı. Ama işte başına gelen bir talihsizlik sonucu, aptallarla dolu olan bir yerde, aptalca işler yaparak yaşamaya başlamıştı. Hep küçümsediği, bayağı ve sıkıcı bulduğu insanlardan biri olması an meselesiydi. Dümdüz bir çöle benzeyen yalnızlığı ise apayrı bir dertti. 

Ortada belirgin bir sebep yokken ve daha önce hiç yazmamış olmasına rağmen birden yazmaya başlamıştı. Önceleri yaşamak ve ayakta kalmak için yazarken, daha sonraları yazmak için yaşamaya başlamıştı. Edebiyatın tuhaf kanunlarından bir başkası da, yaşamayanların yazdıklarıydı. Romanlarda ve öykülerde capcanlı duran yaşam, gerçek yaşamda yazarlar için donuktu. Yaşayamadıkları hayatı yazarak yaşıyorlardı. Kendisi de öyleydi. 

İşte bu yüzden, yazmak önce bir avuntu sonra ise vazgeçilmez bir zorunluluk haline gelmişti. Kendi deyimiyle “bir alaylı” olmasına rağmen, hikaye anlatmayı deneme yanılma metoduyla öğrenmişti. Aslında dünya üzerinde anlatılacak yeni bir hikaye de yoktu. Olan bütün hikayeler çoktan anlatılmıştı. Şimdi ise yazarlar, hikayelerden hikayeler çıkartıyorlardı ya da farklı bir şekilde anlatıyorlardı. 

Okurlara karşı tavrı ise iki yüzlüydü. Onların aşırı ilgisi, ölçüsüz övgü ve yergileri, hatta tapınmaları ve aşağılamaları onu zaman zaman yoruyordu. Ama onlara ihtiyacı vardı. Evdeki tencerenin kaynaması için değildi bu ihtiyaç, onları bir ekmek teknesi ya da müşteri olarak görmüyordu. Onlar için de yazmıyordu ama onlar okumadığı sürece yazma işi tamamlanmıyordu. “Beni okusunlar ama benden de uzak dursunlar” tavrı hakimdi. 

Bir süre yine derin bir suskunluğa büründü. Bu suskunluğundan bir şey çıkacak umuduyla ben de sessizce bekledim. Beklediğimin aksine, yazım konusunda kullandığı bazı trikleri anlattı. “Üzümlü kek” teorisi içlerinden en ilginç olanıydı. Öyküde gerçeklik hissini vermek için, üzümlü kek yapar gibi ne üzümü ne de keki fazla tutmamak gerektiğini, üzümlerin ayrıntılar olduğunu, sadece ayrıntıların ise okuru yoracağını ve ilgisini yitirmesine yol açacağını ama hiç üzüm olmayınca da, sadece kek olacağını söyledi. İşin garip tarafı ise hayatında hiç üzümlü kek yapmamıştı. 

O gün ve ondan sonraki günlerde benim için değişen bir şey olmamıştı. Zamanla oluşacağını umduğum Yazarlaşma hali bir türlü gelmedi. Bu konuda oldukça yetenekli olduğumu sanıyordum, ki geçmişte yaşadıklarım da bunu inkar etmiyordu ama nedense bu yetenek Yazar’a karşı işlemiyordu. Kırık dökük birkaç sayfa bir şeyler yazmıştım ama bu yazdıklarım onun ağzından çıkan sözler değildi. Nesnel ve soğuk bir gözlemcinin yazdığı kuru metinlerdi. Sonraki günlerde de değişen bir şey olmadı. Ne bir şey yazabiliyordum ne de yazarlaşabilmiştim. Kendime sorup duruyordum “Neden olmuyor?”

“Neden olmuyor?”

“Bu beklediğim bir şey” dedi Yazar. “Aslına bakarsanız başından beri istediğim de buydu” 

“Anlamadım?”

“Yani yazamayacağınızı, en iyisinin bile beni yazamayacağı bilmek istiyordum” 

Bir an için şaşkınlık ve öfkeyle ona baktım. 

“Yok yok, sandığınız gibi kendimi çok özel ve farklı gördüğüm için değil, bilakis” dedi ve sustu. 

“Bilakis ne?” diye ısrar ettim. 

“Bunu siz kendiniz de bulabilirsiniz. Yine de şimdiye kadar yazdığınız bir şey varsa görmek isterim” 

Karşımda sanki büyük bir soru işareti varmış gibi uzunca süre ona baktım. Sonra hiçbir şey demeden dosyamdan çıkardığım bomboş bir sayfayı önüne koydum. 

Sayfayı gülümseyerek aldı. Sanki üzerinde yazılı bir şeyler varmış gibi uzun bir süre baktı. Yine aynı anlayışlı gülümsemeyle boş sayfayı geri verdi, sonra da yazmadığım kitabın parasını bir zarfın içinde masanın üzerine bırakıp gitti. 


Elimde hak etmediğim para ve kafamda bir soruyla öylece kalakaldım. Yazar neyi ispatlamak istemişti. Kendi üslubuyla kimsenin yazamayacağını mı? Ya da çok özel olduğu için kimsenin tam olarak onu anlatamayacağını mı? Bunlara ihtimal vermiyordum. Çay getiren garsona minnettarlıkla teşekkür eden bu adamın, böylesine basit bir ego tatminine ihtiyaç duyacağına hiç ihtimal vermiyordum. İstediği bu olsaydı başka şekilde ve zahmetsizce elde edebilirdi. Ki zaten övgüler hep onaydı. 

“Bilakis” demişti ama cümlenin sonunu getirmemişti. Yüzündeki ifadeyi hatırladım ve bir anda her şey açıklığa kavuşmuştu. Bilakis o alabildiğine sıradan ve silikti. Onu yazamıyordum çünkü o yoktu. Diğer müşterilerim yaşamda mücadele etmişler, yenilmiş olsalar da bir savaş vermişlerdi. Öyle ya da böyle bir yaşamları olmuştu ama onun hiçbir yaşamı olmamıştı. 

Onu yazamamıştım çünkü o hiç olmamıştı. Edebiyatın kaynağı dediği hiçlik aslında tüm yaşamıydı. Gerçek dünyada yer bulamadığı için kendine gerçek olmayan dünyalar yaratmıştı, ve sonra da bunları yazıya aktarmıştı. Yaşayamadıklarını yazmış, hiç yaşayamadığı için de hep yazmıştı. 

Başkalarının onda görüp imrendiği her şey, aslında çok parlak ve göz kamaştırıcı bir başarısızlıktan başka bir şey değildi. Onun yaşamının hikayesi de, hikayesiz olmasıydı. 

Yazılacak sonsuz sayıda öykü olmasına rağmen, yaşanacak hayatın  tek olması, ne acımasız bir gerçek.

Mehmet Emin Arı