Her
şey bire döner, peki bir neye döner?
Bir
Zen koanı
Bize
açıklamadığı sırlarla Calculia aslında bir gezegen değil,
büyük bir gizemdir. Evren var olduğu sürece Calculia’nın sırrını
çözebileceğimizi sanmıyorum. Calculia, kendi bilincinin farkında
olmayan devasa bir bilinçtir. Solaris ile bunun hayalini kurduk
şimdi gerçeği ile karşı karşıyayız.
Norton
Alexander
Astronom
ve Calculia Uzmanı
Her akşam olduğu gibi elime bir bardak viski alıp
Calculia 'nın fotoğrafının karşına geçiyorum. Hafif bir loş
ışık altında, dinlendirici bir Bach müziği eşliğinde hiç
aksatmadan yaptığım bir ayin bu. Büyük gri bir bilyeyi andıran
ve aslında çirkin bir kürenin fotoğrafı bu. Bütün detaylarını
ezbere bilsem de, neredeye duvarın yarısını kaplayacak büyük
fotoğrafa tekrar büyük bir dikkatle bakıyorum. Ümitsiz bir çabayla
bir ufak ipucu, gözden kaçmış bir ayrıntıyı arıyorum. Ama
boşuna... Gözlerimi kapatıyorum ama Calculia yine karşımda.
İçtiğim viskinin artan miktarıyla birlikte o da yavaşça
canlanıyor, o sabırlı döngüsüne tekrar başlıyor ve sonra
yine aynı sonuca varıyor : bir. Sadece bir. Bir çarpı bir eşittir
bir. Sadece kahrolasıca bir adet 1. Gözlerimi açıyorum, karşımda
yine loş ışıkla aydınlanan kocaman fotoğraf. Altında yazıyı
yine aynı sabırla okuyorum, CALCULIA ve hemen altında küçük
harflerle 1 x 1 = 1.
Calculia
bir gezegen midir? Bana sorarsanız o bir gezegen değildir.
Calculia gezegen şeklinde büyük bir bilmecedir. Tanrının biz
biliminsanlarını cezalandırmak için gönderdiği bir cezadır.
Belki de evrenin en büyük şakasıdır. Bilgelik yığını da
olabilir, konsantre olmuş, gezegen kılığına girmiş bir
bilge. Onu farklı kılan nedir?
Onu diğer benzeri milyonlarca gezegenden farklı kılan
bir bilince sahip olmasıdır. Elbette, değil bir yetişkinin iki
yaşındaki bir çocuğun zihni ile karşılaştırıldığında
bile bu bilinç çok basit kalmaktadır ama siz de kabul edersiniz
ki bir bilince sahip gezegen sıkça
rastlanılan bir şey değildir. Stanislaw Lem’in ünlü
bilimkurgu romanı Solaris dışında bir bilince sahip olan
gezegenden bahsedildiğini hatırlamıyorum. Yerimden kalkıp kütüphaneden
Lem ‘in Solaris’ini almayı düşünüyorum ama üşeniyorum.
Tekrar Calculia’ya odaklanıyorum.
Aslında Calculia hiç de yeni değildi. Yaklaşık iki yüz
otuz yıl önce Martianlı öncüler tarafından keşfedilmiş ve
sessiz sedasız parçalı kozmik haritaya eklenmişti ve
“dikkate değer düzgünlükte ve açıklanamayan garip kabuk
oluşumlarına sahip bir gezegen olarak” kayıtlara geçirilmişti.
Moğol atlıları kadar aç gözlü Martianlı öncüler bile onu
değersiz bulmuşlardı. İlk keşfedildiğinden sonraki yüz yıl
boyunca Calculia da unutulup
gitmişti. Şimdiki
gibi herhangi bir isimden yoksun milyarlarca benzeri gibi, iki
harf ve 8 rakamdan oluşan bir gezegen plakasından başka onu tanımlayan
hiç bir şey yoktu. Bu gün çok az kimsenin hatırladığı
Calculia’nın orijinal adı MY 89765342’ dir, yani eski kozmik
nesne haritalama sistemine göre MY bölgesinde 897 Mw 653 Kc ve
42 Ox koordinatlarına sahip gezegendi. Bu aslında bir ad
olamayacak kadar kişiliksiz bir harf ve rakam yığınıydı.
Soldan ikinci adam derken kullandığınız notasyona benziyordu
fakat o adamın Einstein olduğunu söylediğinizde elbette her şey
bambaşka olur, değil mi?
İlk keşfedildiğinden sonraki yüz yıl boyunca kimse
Calculia’yı inceleme zahmetinde bulunmamıştı. Bunun
nedenleri açıktı. Yüzeyindeki saflık derecesi çok yüksek
bir silikat kabuk vardı ama, hem ana yıldız yollarından epey
uzakta olması hem de aşırı derecede toksik ve asitli atmosferi
ile hiç bir yerleşime
ve uzay madenciliğine uygun değildi. Dante ‘nin İnferno'sundan
fırlamış gibi duran bir yere kim gitmek ister ki?
Calculia’nın yıldızının parlaması, bir geçici
konaklama uydusunun yörüngesine yerleştirilmesiyle başladı.
Ana nakil yollarından epeyce uzakta olması nedeniyle çok fazla
nakliye veya yolcu gemisi uğramıyordu. Kapasitesi aynı anda
yedi hibernetik uzay gemisine hizmet verebilecek kadar büyük
olmasına rağmen yılda en fazla iki ya da üç gemiden fazlası
uğramazdı. Yani anlayacağınız konforulu bir konaklama
uydusuna rağmen, Calculia hala
popüler bir yer değildi.
Calculia ‘nın uzaydan görünen manzarasının güzel
olduğunu Polyanna bile söyleyemezdi.
Yüzeyini kaplayan koyu gri silikon tabakaları, kirli beyaz asit
bulutlarından zaten zar zor seçilebiliyordu. İki yıldızlı
eliptik yörüngesini üç yılda bir tamamlıyordu. Çiftli yıldız
grupları evrenin bu bölgesinde çok rastlanılan bir yıldız
formasyonuydu ama Calculia gibi tek bir ortak gezegene sahip
olmaları çok nadir görülen bir şeydir. Çift yıldız grupları
genellikle gezegen zengini olurlar. Tabi ki astreoidleri ve
kuyruklu yıldızları buna dahil etmiyorum. Bunun nedeni ise çift
yıldız formasyonlarının doğum aşamasında birbirlerinden çok
kütle kopartmalarıdır. Fakat kopardıkları kütleler,
ikisinden biri yutmadan veya uzaya savrulmadan önce arada oluşan
Lagrange noktasında yörüngelerine otururlardı. Ünlü bir
astronomun dediği gibi, “hırsız kardeşlerin sonuçta hep eşitlenen
hırsızlıkları”.
Evet Calculia’nın yüzeyindeki manzara hiç de güzel değildi,
hatta eski kutsal kitaplarda betimlenen bir yaşayan cehennem olduğu
bile söylenebilirdi ama bilimsel açıdan çok ilgi çekici olduğu
kısa zamanda ortaya çıktı.
Onda kusursuz matematiksel bir düzen ve ilahi bir saflık
vardı. Zaten beni de baştan çıkartan bu özellikleri olmamış
mıydı?
Uzaydan oldukça sevimsiz ve kaotik görünen Calculia’nın
yüzeyindeki her şey, ancak annemin mutfağında rastlanabilecek
bir düzendeydi. Üç yıl süren eliptik yörüngesinde, yani
üç yıl süren Calculia yılında, asit yağmurları hep aynı
zamanda yağıyordu, asit nehirleri aynı zamanda akmaya başlıyor
ve büyük asit denizin oluşması ve kuruması da hep aynı
zamanda oluyordu. Yüzeyindeki her olayın başlaması ve bitişi
şaşmaz bir saat hassaslığındaydı, ne bir gün geç ne de bir
gün erken başlıyordu.
Geçici konaklama uydusunun rutin olarak gönderdiği
veriler incelendiğinde, eliptik yörüngede geçen her bir üç yıl,
yüzey oluşumları açısından bir önceki üç yıllık
döngünün tıpkısıydı.
Ardısıra gelen üç yıllık döngülere ait veriler o kadar
birbirine benziyordu ki, kaydı yapan bilgisayarın bir hata yaptığını
ve bir önceki döngü değerlerini aynen kopyaladığı sanılmıştı.
Hayır, bilgisayar hata yapmamıştı. Bu gerçek
olamayacak kadar kusursuz döngü tüm biliminsanlarının kaşlarını
çatmasına yol açmıştı. Her yerde karşımıza çıkan Kaos
teorisi, sanki Calculia 'ya hiç uğramamıştı. Bütün
meteorolojik olaylarda görülen kaotik yapı, Calculia 'nın yüzeyinde
yoktu. Elbette kışın kar yağar, yazın da güneş açar, bunu
herkes bilir ama kaos teorisine göre kışın hangi gününde kar
yağacağını Tanrı bile bilemez. Dünyanın neredeyse yedi katı
büyüklüğünde olan bir gezegende, başlangıç durumuna
hassasiyet daha fazla olmalıydı değil mi? Peki nasıl oluyor
da, Calculia yüzeyinde yağmur her zaman aynı gün ve saatte yağıyordu?
Calculia
‘nın uyumluluğunun getirdiği uyumsuzluk yetmezmiş gibi yüzeye
gönderilen sondaj robotlarından gelen değerlerde dudak uçuklatacak
cinstendi. Yüzeyindeki silikon tabaka inanılmaz bir saflıktaydı.
Spektrofemetrede
silisyum için okunan % 99.99999 saflık
derecesi, bilgisayarların işlemcilerinde kullanılan silisyumda
bile yoktu. Ve Calculia ‘da bu saflıktaki silisyumdan dünyanın
ağırlığının 2.41 katı kadar vardı.
Bir
yerlerde hata yapıyorduk ama nerde. Sondaj robotlarında bir arıza
olmasın? Mekanik bir böceği andıran bu çirkin robotları
zaten oldum olası hiç sevmemiştim. Hayır
kahrolasıca robotlarda bir sorun yoktu.
Hiçbir
kimyasal madde bu kadar saf olamazdı ama işte gönderilen onüç
sondaj robotundan gelen tüm
ölçümler hep aynı şeyi gösteriyordu: saftan daha saf
silisyum. Bu saflıktaki silisyumu hiçbir kimyasal işlemden geçirmeden
doğrudan mikroyonga yapabilirdiniz. Zamanı bol ve meraklı bir
araştırmacının yaptığı hesaba göre, Calculia’da bulunan
silisyumun tamamı mikrochip yapmak için kullanılsaydı, 21
milyar nüfuslu dünyada kişi başına dört milyar tane düşecek
kadar bilgisayar yapılabilirdi.
Büyük
bir dikkatle Calculia ‘yı incelemeye başlamıştık. Başlangıçta
on üç tane olan sondaj robotlarının sayısı kısa zamanda
3283 adet oluvermişti. Calculia ‘nın atmosferi o kadar
asidikti ki gönderilen bir robot en fazla iki gün
dayanabiliyordu. Yine de yaşadığı sürece (!) oldukça değerli
bilgiler verdiği şüphesizdi.
Silikonun
saflığı yüzeyde her yerde aynıydı ama yüzeyin altına
inildikçe az da olsa galyum elementi vardı. Biri galyum mu?
dedi.
Devasa
asit okyanusu yer yer dokuz kilometre derinliğe erişiyordu. Peki
onun altında ne vardı? Yine silikon mu?
Calculia
bizi sürekli şaşırtmaya devam ediyordu. Üç yıllık
periyodun ikinci yılının ilk günlerinde silikon yüzey üzerinde
güçlü manyetik alan ölçülmeye başlandı. Durduk yerde
manyetik alanın oluşması tek bir şeyle açıklanabilirdi:
elektirik akımı. Her
kafadan bir ses çıkıyordu. Nereden çıktığı belli olmayan
elektirik akımı, başladığı gibi bir kaç ay sonra birdenbire
kesiliverdi. Nereye gitti bu derken, başka bir yerdeki sondaj
robotundan manyetik alan sinyali geldi, sonra bir başkasından ve
başkasından. Belirli bir süre devam eden ve sonra birdenbire
kesiliveren elektirik akımları.
Asya
kıtasının altı katı büyüklüğünde devasa bir asit
okyanusu, bitip tükenmek bilmez silisyum kıtaları ve yer yer
ortaya çıkan düzgün demir yatakları. Sanki birileri eline
cetveli alıp bir gezegen tasarlamış gibiydi ama neden?
Ben
dahil olmak üzere herkesin kafası karışıktı. Bir dostumun dediği gibi “Bu allahın cezası gezegende neler oluyordu?”.
Sonraki
dokuz yıl boyunca üç döngüyü dikkatle inceledik. Ölçebildiğimiz
her şeyi ölçüyor ve kaydediyorduk.
Aklınıza ne gelirse: asit oranları, manyetik alanın yoğunluğu,
her şeyin başlama ve bitiş zamanları, asit yağmurlarının şiddeti
vs. vs. Mottomuz “hiç bir şeyi atlama” idi. Araştırma bütçemiz
ise Karun 'u bile kıskandıracak kadar büyüktü. Bu gizemi çözmek
için Uzay Araştırmaları Enstitüsü kesenin ağzını iyice açmıştı.
İki günde bir hurdaya dönen ve tanesi 1.6 milyon dolar olan
sondaj robotlarının sayısını artık ben bile unutmuştum. Tek
bir amacımız vardı, bir döngü boyunca Calculia 'da olup biten
her şeyi kaydetmek.
Devamı
kitapda...
Mehmet
Emin ARI
www.eminari.com