Daire 

                    
               


"Peki bu nasıl öğrenilir"
"Kendi kendinizden kurtularak, amaçsız bir 
gerilimden başka bir şey kalmayıncaya kadar dek kendinizle
ilgili her şeyi geride bırakarak..."
"Amaçsız olmayı amaçlamam gerekiyor, demek ki" diye ağzımdan çıktı.
"Bana şimdiye kadar hiç bir öğrenci böyle soru sormadı.
Onun için de bu sorunun cevabını bilemeyeceğim."
Zen ve Okçuluk
Eugen Herrigel - Yol Yayınları




Tutkulu her insan gibi tutkusunun geçmişini tüm ayrıntısıyla biliyordu. Aşkının ne zaman ve nasıl başladığını kesin olarak hatırlıyordu. Kendini bildi bileli en büyük isteği eliyle mükemmel bir daireyi çizmekti. Hem de pergel ya da benzeri bir alet kullanmadan, sanki bir pergelle çizilmiş gibi duran mükemmel daireyi sadece çıplak elleriyle ve bir kalemle çizmek istiyordu. 

İlk daireyi ne zaman gördüğünü tam olarak hatırlamıyordu, muhtemelen güneşti ya da bir bisiklet tekeri ama ilk güzel daireyi çizen kişiyi çok iyi hatırlıyordu: ilkokul öğretmeni.

Okumayı öğrenirken tahtaya tebeşirle neredeyse mükemmel sayılabilecek daireler çizmişti öğretmeni. Güzel öğretmeninin dediğine göre bunların hepsi "O" harfiydi. Öğretmen tebeşirle çıplak eliyle bir sürü mükemmel "O" harfini yan yana çizdikten sonra kendi çizdiklerine hayran uzun süre öylece tahtaya bakmıştı. 

Hepsi birinci sınıfta olan gürültücü çocuk kalabalığı nedense öğretmen tahtaya bakarken onunla birlikte hayranlıkla susmuşlardı. Sürekli annesini isteyen ve ağlamak için her bahaneye hazır zırıltılı kızlar ve yerçekimine bile karşı koyacak gibi duran hiper aktif oğlanlar birdenbire huzurlu bir cennete girmişler gibi susuvermişlerdi. Epey bir süre tahtadaki mükemmel dairelere bütün sınıf hep beraber bakmışlardı. 

Neden sonra öğretmen, uzun bir meditasyon seansından yeni çıkmış gibi huzur ve sevinçle sınıfa dönüp, "Ne kadar güzel değil mi çocuklar?" demişti. Çocuklar güzel olan şeyin adını bilmiyorlardı ama güzel olduğunu hemen anlamışlardı. En azından kendisi bundan emindi. 

Hep bir ağızdan şarkı söyler gibi "Evet öğretmenim!" demişlerdi. Güzel ve genç öğretmen bu güzel şeyin adını söylemişti: Daire. 

Öğretmenin ağzından bir şarkı gibi çıkan bu sözü duyunca başlamıştı belki tutkusu. Hemen defterine çizmeye başlamıştı daireleri. Ev ödevi dört sayfa verilmişti ama o on beş sayfa daire çizmişti. Bu gayretkeşliğini hem anne babası hem de öğretmeni çok takdir etmişlerdi ama o duracak gibi değildi. Defterin kalanını da iki gün içinde dairelerle doldurmuştu. Babası sevinerek hemen yeni bir defter almıştı. Bir anne baba için çalışkan bir çocuktan daha gurur verici ne olabilirdi ki?

Çok geçmeden bu çalışkanlığının dairelerle sınırlı kaldığını ve hatta bunun bir saplantı olduğunu herkes anladı. Yedi yaşındaki bir oğlan çocuğu niye durmadan daire çizerdi ki? Hem de her gün ve hiç aksatmadan. Anne babası, güzel öğretmeni ve onunla büyük bir adammış gibi konuşan keçi sakallı psikolog buna bir cevap verememişlerdi. Önüne konulan testleri uslu, uslu cevaplayıp, tuhaf görünümlü mürekkep lekelerine aklı başında anlamlar yükleyince psikolog "kendi haline bırakın, zamanla geçer bu saplantı" demişti. 

Ama bu tutkusu (kendi deyimiyle aşkı) geçmedi...

Doldurduğu defterlerin ve bitirdiği kalemlerin masrafı dışında herhangi görünen bir zararı olmadığı için anne babası da çok üstüne gitmemişlerdi. Zaten onu tanıyanlar tarafından yıllar boyunca bu saplantısı bir insanın tuhaf ama onu sevimli gösteren bir yönü gibi algılanmıştı. 

Daire çizmeye olan tutkusunu onda var olan ve keşfedilmemiş bir resim yeteneğine yordukları için resme yönlendirmek istediler. Ama onun böyle bir niyeti ve de resim yeteneği yoktu açıkçası. Önüne konulan fırça ve suluboya yığınına dönüp bakmamıştı bile. O sadece ve sadece daire çizmek istiyordu: mükemmel daireyi. 

İnatçılığı ve anne babasının anlayışı sayesinde her gün sayfalar dolusu, çeşitli büyüklükte yüzlerce daireyi kurşun ya da tükenmez kalemle çiziyordu. Derslerden ve diğer şeylerden arta kalan boş zamanlarında ve her gün en az bir saat boyunca, odasında bu tuhaf tutkusunu bir dini tören havası içinde yaşıyordu.

Bu tek kişilik dinin ibadetinin ürünü olan defterler hiç biriktirilmeden annesi tarafından hemen kapıcıya veriliyordu. Bazen de birkaç tahta mandal karşılığında dairelerle dolu sayfalara hiç bir anlam veremeyen eskiciye satılıyordu. Sonuçta öyle ya da böyle ayda orta büyüklükte yüz sayfalık on defter tüketiyordu ki bu yaklaşık olarak bin sayfa ederdi. Yaptığı bir hesaba göre sayfalarda ortalama on tane daire çizdiğine göre ayda ortalama on bin daire, yılda ise...

Sıradan bir insanın yazı yazarken sıfır ve "O" harfi için kullandığı daireleri kabul etmiyordu. Bir çok insan bunları çok kötü çizerdi. Üstüne üstlük ucunu bile kapatmaya yeltenmezlerdi. Ucu kapatılmamış ve başlangıç-bitiş noktaları farklı yerlerde olan o harfleri (kendi deyimiyle "zulme uğramış ve çarpıtılmış daireleri") gördüğü zaman öfke ve tiksinti duyardı çünkü bunlar kendi dinine yapılmış küfürler gibiydi. 

Okulda ve sonraki yaşamında onunla dalga geçmeye kalkışanları hiç umursamadı. Bu tutkusunu "Ne haber tekerlek?" diye dalga geçmeye çalışan bir çocuğun suratına esaslı bir yumruk indirmek dışında hatırlayabildiği bir aşırı tepkisi olmamıştı. Hatta hiçbir tepkisi olmamıştı. Diğer insanlardan bir dairenin mükemmelliğini anlamalarını beklemiyordu. 

Bu tuhaf saplantısı dışında alabildiğince normal bir insandı. Okul yılları, ergenliği ve yetişkin bir erkek olması normal bir insandan beklenecek sıradanlıkta olmuştu. Hatta fazlasıyla sıradandı ve normaldi. Üniversiteden mezun olduğunda genç bir mühendisti artık. Gürültüsüz, patırtısız bir iş buldu. Okulun ikinci yılında tanıştığı kızla evlendi. Beş yıl sonra da bir kızları oldu. 

Yaşamındaki her şey normal ve dengeliydi. Hiçbir şekilde aşırıya kaçmazdı, ne uykusunda, ne yemeğinde ne de günlük sayısı beşi geçmeyen sigara alışkanlığında aşırı olmamıştı ama iş mükemmel daireyi çizmeye gelince hiçbir sınır tanımayan deli profesör gibi bir şey oluyordu. Bu tutkusuna rağmen karısına, çocuğuna ve işine karşı olan sorumluluklarını hiç aksatmıyordu ama çalışma odasının kapısı sakin bir sesle kapanınca kendi varlığı dahil olmak üzere her şeyi ama her şeyi unutuyordu çünkü artık sadece daireler vardı. 

Gündüz normal insan gece daire sapkınıydı. Karısı da tıpkı annesi gibi toptan alınan ve üzerine irili ufaklı sayısız daire çizilmiş defterleri hemen kapıcıya veriyordu. Başka türlü hemen bir defter yığını oluşuyordu evde. 

Bu tutkusunu başkalarına olduğu kadar kendine de açıklamakta epey bir zorluk çekiyordu. Mükemmel daireyi çizdiği zaman ne olacağını da bilmiyordu açıkçası. Tarif edilemez bir duyguyla, neredeyse bir içgüdüyle çiziyordu daireleri. 

Eski bir alışkanlıkla, her ay çizdiği en güzel daireyi saklardı. Çocukluğundan beri tuttuğu bu dosyaya baktığı zaman gelişim çizgisini açık seçik görebiliyordu. Gerçekten çok iyi daireler çiziyordu, normal bir insanın ve hatta bir ressamın bile çizemeyeceği kadar güzel dairelerdi ama...

Ama istediği kusursuzluğu bir türlü yakalayamamıştı. Bu harika dairelere yakından bakılınca elle çizildiğini anlayabileceğiniz ufak tefek hatalar vardı. En çok zorlandığı kısımda dairenin başlangıç ve bitiş kısımların birleştiği noktanın hemen fark edilecek kadar kaba ve çirkin olmasıydı. Tabi ki daireyi elle değil de, bir pergelle çizerseniz bu türden bir sorun olmazdı. 

Dairelere baktığı zaman bulduğu bu kusurlar biraz şevkini kırsa bile çalışma azmini hiç azaltmıyor, hatta bilakis onu daha çok coşturuyordu. 

Her gün en azından iki ya da üç saatini vererek daire çizme işine devam ediyordu fakat bir şeyi sezmişti: sadece çalışarak mükemmel daireyi çizemezdi. Mükemmele erişmek için farklı bir yol ve metot denemeliydi ama ne?

Bir süreliğine daire çizmekten uzak durmayı düşündü. Belki bir süre ilgilenmezse ve tekrar denerse istediği başarıya erişebilirdi. Bu fikir oldukça parlak gelmişti. Hemen denedi. 

Yedi yaşından beri mükemmel daireyi çizmek için her gün sayısız daire çizen biri olarak, daire çizmeden bir gün geçirmek onun için çok ama çok zor gelmişti. Neredeyse bir uyuşturucu bağımlısı gibi krize girmişti. Yıllardır her gün daire çizmeye alışmış biri için, daire çizmeden geçirilmiş bir gün çok farklı ve hatta eksik geliyordu. Birdenbire sigarayı bırakan bir insan gibi huysuz ve huzursuz olmuştu. Sürekli olarak odasına gidip daire çizmek istiyor ama aldığı karara sadık kalmak için kendini tutuyordu. 

Yaptığı gerçek bir irade gösterisiydi. 

Kendi kendine verdiği karar gereğince neredeyse bir ay boyunca tek bir daire bile çizmedi. Başta karısı olmak üzere tüm çevresi ondaki bu keskin değişiklikten rahatsız olmuşlardı. Alıştıkları kocayı, evladı ve ağabeyi istiyorlardı. 

Daire çizmeye olan tutkusu dolaylı olarak karısının da yaşamının bir parçası olduğu için birdenbire bu deliliğinden (karısı böyle adlandırırdı) vazgeçmesi karısını tedirgin etmişti. "Acaba yolunda gitmeyen bir şeyler mi vardı?" yoksa "bi tanecik kocası mutsuz muydu? ya da bir sorun mu vardı?". 

Hayır bir sorun yoktu. Sadece bir süreliğine ara verip tekrar denemek istiyordu. Bu cevabı alan karısı rahatlamıştı. Fakat yine de kocasının tekrar eski alışkanlığına dönmesini istiyordu çünkü alışkanlıklar huzurlu bir evliliğin vazgeçilmez koşuluydu. Tekrar daire çizeceğine dair karısına söz verdi. 

Daire çizmekten uzak kalmıştı ama dairelerle ilgilenmeyi bırakmamıştı. Perhize girdiği bir ay boyunca daireler hakkında bilgi toplamış ve hep daireyi düşünmüştü. Biraz da işin teorisini öğrenmek istiyordu. 

Daireleri araştırmaya başladığında karşısına hemen ilkokul üçten beri bildiği Pi sayısı çıkmıştı. 

Dairenin tanımı nedir? Bir noktadan eşit uzaklıkta olan sonsuz noktaların oluşturduğu şekil. Peki bu kadar basit bir tanımdan, niye Pi sayısı gibi 3,1415926535897932384626433832795 diye başlayan (kendisinin ezbere bildiği kısım) ve sonsuza kadar sürekli devam eden karışık bir şey çıkıyordu. 

Daire kusursuz, eksiksiz ve kesindi ama Pi sayısı tamamlanmamış, eksik ve belirsizdi. Basit bir pergelle mükemmel daireyi çizebilirdiniz ama ne kadar hatasız ya da büyük olursa olsun bir cetvelin üzerinde Pi sayısını gösteremezdiniz. Oralarda bir yerdeydi işte Pi sayısı. Tahtaya ne yazmıştı lisedeki matematik öğretmeni 3,141 < pi < 3,142. Pi sayısının olabileceği aralığı olabildiğince küçültebilirdiniz ama işte burası Pi sayısının olduğu nokta deyip cetvelin üzerine mutlu bir nokta koyamazdınız. 

Pi sayısı dairenin karanlıkta kalmış yanıdır demişti içinden. 

Daire kusursuzdu. Mandala, Sanskritçe'de 'daire' anlamına geliyordu. Doğu felsefesinde evrenin sembolü olarak kabul edilmekteydi. Ünlü psikolog Jung, dairenin insan ruhu ile aklının birliğinin sembolü olarak görmüştü. 

Bütün noktalar merkezden eşit uzaklıkta dururlardı. Bu adalet ve sadelik de, dairenin kusursuzluğunu oluştururdu. 

Bu yüzden belki Pisagor daireye kutsal demişti. Geçmişin en eski tanrıları Ay ve güneş zaten daire şeklinde değil miydi? Sadece düzgün vatandaşlar değil, şeytana tapma ayini yapan sapkınların da ayin öncesinde ilk yaptıkları şey, büyük bir daire çizmekti.

Tanrının ve şeytanın üzerinde uzlaştığı nadir şeylerden biriydi daire. Peki niye uzlaşıyorlardı? Daireyi bu kadar vazgeçilmez kılan neydi?

Bir cevap bulamadı. Kendisine tanıdığı süre bitince tekrar daire çizmeye başladı. Beklediğinin tersine daha iyi değil daha kötü daire çizmeye başlamıştı. "Demek ki" dedi içinden, "daire çizmek, piyano çalmak, resim yapmak ya da okçuluk gibi tamamen el becerisine dayanan ve pratik yapılmadığı zaman körleşen bir şeydi. İşte bir ay pratik yapmayınca belirgin bir şekilde gerilemişti. Ne berbat şeydi şu çizdikleri!

Çalışmalı, çalışmalı ve çok çalışmalıydı. Tekrar daire çizmeye başladı fakat bu sefer günde iki ya da üç saat değil üç ya da dört saat çizmeye başlamıştı. 

Dairenin boyutu büyüdükçe çizmek zor olduğu için daha büyük daireler çizmeye başlamıştı. Yeni daireleri neredeyse tüm bir sayfayı kaplıyordu. Bu büyüklükte dairelerde başlangıç ve bitiş noktasını birleştirebilmek oldukça zordu. Bırakın sıradan bir insanı, çok yetenekli bir ressamın bile yapamayacağı bir şeydi bu fakat kendisi yapıyordu. 

Yarım metreden bakıldığında çizdiği dairelerde herhangi bir gözün bir kusur bulması imkansızdı. Ancak iyice yaklaşıp dikkatli bakıldığında hatalar görülebiliyordu. Bu hatalara rağmen yine de onun dairelerini gören herkes hayranlık içinde kalıyordu. Onun çizdiği dairelerin sadece elle çizildiğine başta kimse inanmıyordu. 

Fakat insanlar gözlerinin önünde bir daire çizdiği zaman ona inanıyorlardı. Masanın başına geçip, başında toplanan insanların meraklı bakışları arasında daireyi çizmeye başladığı zaman ortalığı derin bir sessizlik kaplardı. Daireyi tamamladığı zaman ise muhakkak bir hayranlık sözü ve hatta bazen bir alkış duyulurdu.

"Tanrım, ne kadar mükemmel!"
"Gerçekten elle çiziyormuş"
"Bu harika, harika" derlerdi. 

İşin ilginç tarafı, insanlar çizdiği bu daireleri satın almaya başlamıştı. Çizdiği dairelerin bir değer taşıdığı düşüncesinden uzaktı. Sonuçta bunlar kara kalem resim ya da yağlıboya tablo değildi, sadece daireydi. Ama yine de zengin biri hemen gözü önünde çizilen daireyi gördükten sonra kağıda eline almış, hayranlıkla baktıktan sonra "bunu bana verir misiniz? fiyatı önemli değil" diyivermişti. 

Fiyat? Çok şaşırmıştı. Bir fiyat söyleyememişti. Alçak gönüllü bir satıcı gibi "gönlünüzden ne koparsa" demişti şaka yollu. Gerçekten de şaka yapıyordu ama alıcı şaka yapmıyordu. A4 boyutundaki kağıdın üzerine çizilmiş büyük daire için 400 milyon vermişti. 

 

Devamı kitapda...

Mehmet Emin Arı
  
 

 
[oykuler/denem.htm]

setstats