Dikkat! Tanrı konuşuyor

 
               



İlk mesaj 2004 yılının Aralık ayının 27’sinde geldi. 

Puerto Rico’daki dev Arecibo radyo teleskopunda çalışanlar için sıradan bir geceydi. Altı astronom ve bir teknisyen vardiyayı devralalı daha iki saat olmuştu. Uzun sürecek gece boyunca uyumamak için kahve makinesi daha vardiyanın başında çalışanların deyimiyle “full yüklenmişti”. Sabah sekize kadar daha altı saat vardı ve çöl gibi bir yerde kocaman bir çanağı andıran 305 metrelik çapındaki radyo teleskopun çevresinde ses yapan sadece cırcır böcekleri ve genç astronomun ufak teybinden çıkan çılgın rock melodileriydi. 


Aslında tüm işi yapan bilgisayarlardı. Dev çanağın 497 metre üstünde bulunan odak merkezinde bulunan ve üç büyük taşıyıcı kablo ile sabitlenen alıcıdan gelen binlerce farklı radyo sinyalini önce bilgisayar dinlerdi. Uzaydan gelebilecek anlamlı bir radyo mesajı için sürekli kulak kabartırdı. Her dinlediğini de kaydederdi. 

Bu bitip tükenmek bilmeyen Hz. Eyüp sabrına rağmen, bir zamanlar herkesi sandalyesinden fırlatacak kadar çok heyecan yaratan pulsarlar dışında uzaydan manyetik kakafoni diyebileceğiniz gürültüden başka bir şey gelmezdi. Ama Aericibo dinlemeye, üniversite de her sene itiraz etmeden bütçeyi onaylamaya devam ederdi. 

Dünya dışı akıllı varlıkları arama projesi SETI (Search For Exteraterrestial Intelligence) ya da bilimadamlarının küçümseyici ifadesiyle “yeşil yaratıkları sevelim, onları koruyalım” projesi de bütçenin epey bir kırpılmasıyla birlikte çoktan rafa kaldırılmıştı. 

Yine de uzaydan gelen anlamlı bir radyo sinyali olursa bilgisayar hemen kırmızı ışığı yakar ve genellikle bir bilimsel makaleyi okumaya dalmış astronomu yerinden zıplatırdı. 

Kontrol odasındaki duvarın hemen ortasında duran büyük kırmızı lamba en son 10 yıl önce yanmıştı. Ha bir de, rutin bakım için kontrol yapan teknisyenler test etmek için her sene bir kere lambasını değiştirip yakarlardı. Eski lamba hala çalışıyor olsa bile Profesör Edward, güvenlik için yeni lamba takılmasında ısrarlıydı. “Tanrı bizi ararsa hatlar meşgul olmasın” diye ciddi bir ifadeyle teknisyenleri uyarırdı. Çatlak adam. 

Yine de pulsarlar dışında anlamlı bir mesaj gönderen pek birileri de yoktu. Onlar da durmadan delicesine dönen ölmüş yıldızlardı, yani yaşamın asla var olamayacağı kadar yaşlı ölüler. 

Yine de pulsarların monoton ama düzenli radyo sinyalleri bir zamanlar herkesi çok heyecanlandırmıştı. Kısa zaman sonra bu düzenli radyo sinyallerinin ölmekte olan bir yıldızın kuğu şarkısı olduğu anlaşılmıştı. Görünüşe göre, neredeyse sonsuz sayılabilecek evrende şimdilik yalnızdık. “Komşunuzla iyi geçinin çünkü evrende başka komşumuz yok” diye ironik bir cümleyle ifade edilen bu hüzünlü tek başınalık bilimadamlarını çok rahatsız etmiyordu. Onlar bu evrensel yalnızlığı çoktan kabullenmişlerdi. 

Yine de Aerecibo teleskopu, komşunun evini bir kahve fincanı ile dinleyen meraklı bir yaşlı kadın kadar sabırlıydı. Bu yüzden bilgisayara “koca karı” derlerdi. Gece ve gündüz yirmi dört saat dinliyorlardı; hiç durmaksızın ve hiç yorulmaksızın. 

Gece yarısı saat 3.05’de genç astronomlardan biri kontrol odasında vardiyanın bitmesini sıkıntıyla beklerken elindeki bitirme tezine dalmıştı. Bir elinde tezinin çıktısı, bir elinde kahve fincanı ile belki de elli kere okuduğu metni yeniden okuyordu. 

“Yapılan radyo teleskopik ölçümlerden M38’in kırmızıya kayma ölçümleri, önerdiğimiz modele göre varsayılan hızından oldukça düşüktür, bu ise...” cümlesinin altını çizdi ve durup başını kaldırdı. 

Sanki onun durmasını bekler gibi önce kırmızı ışık yandı ve hemen kontrol odasını neşeli bir disco görüntüsüne çevirdi. Ardından bir ölüyü bile uyandıracak kadar sert bir alarm sesi geldi. Teknisyenlerin kendine özgü mizah duygusundan mı? yoksa ellerindeki tek şey bu olduğu için mi? bilinmez, kırmızı ışığın hemen yanına tıpkı itfaiyecilerin kullandıklarından bir siren sesi koymuşlardı.

Yerinden fırlayan astronom elindeki kahvenin neredeyse tamamını üstüne ve tezine dökmüştü. Allahtan kahve epey soğumuştu ama üstü, başı epey batmıştı fakat şimdi bu hiç önemli değildi. Hemen elindekileri fırlatır gibi yanına koyup, hızla sandalyesini bilgisayarın önüne çekti. 

Evet! Koca karı anlamlı bir radyo sinyali yakalamıştı. Hemen önündeki ekrandan akan verileri incelemeye başladı. Bir pulsar bulduğunu düşündü. Ekranda akıp giden rakamlara dikkatle bakmaya başladı. 

Declination : 23 

Azimuth : 67

Frequency 1232 kHz

Küçük bir pencerede ise bir uyarı mesajı yanıp duruyordu. 

“Amplitude is not constant, variable by time (genlik sabit değil, zamanla değişiyor)” 

Koca karının yakaladığı her şeyiyle normal bir pulsar sinyaline benziyordu ama bir tuhaflık vardı. Pulsarların yaydıkları elektromanyetik dalgaların frekansları gibi genlikleri de sabittir. Daha önce bulunan tüm pulsarların genlikleri hep sabitti. Bazen atmosferdeki bulut hareketleri ya da güneş parlamaları nedeniyle genlikte artma ya da azalma gözlemlenmişti ama bu tür periyodik bir genlikle ilk defa karşılaşılıyordu. 

Eli hızla klavyeye gitti. Bilgisayara kayıt et demiyordu çünkü anlamlı olsun olmasın koca karı her şeyi zaten kayda geçerdi. 

Ekranda sabit frekansta değişken genlikli sinüs sinyali yavaşlatılmış halde hareket ediyordu. Bilinçsizce sinüs sinyalinin üstündeki değişen genliğin üstünde parmağı hareket etmeye başladı. 

Bu bir başka sinüs sinyaliydi. Alttaki frekans taşıyıcı, üstteki genlik frekansı ana sinyal olmalı.

“Bu tıpkı, bu tıpkı bir...” diye hayretle mırıldandı. Yutkundu, gördüğüne bir türlü inanamıyordu. 

“bir uzun dalga radyo sinyali” diye cümlesini tamamladı. 

Büyülenmiş gibi ekrana bakmaya devam etti. Silkindi, hemen kendine geldi. 

Ekranda “Signal Lost” (sinyal kayboldu) yazısını görünce “Kahretsin” diye bağırdı. 

Şimdi sinyali çözümleyecek vakit değildi. Büyük ihtimalle hatalı bir yansıma mesajıydı. Nadiren radyo istasyonlarının sinyalleri atmosferden yansıyıp radyo teleskopuna çarpardı ama şimdi bunu kontrol edecek zaman yoktu, acele etmeliydi. 

Sandalyesini hızla hareket ettirip kalkmadan yandaki bilgisayara geçti. 

Radyo teleskopları arasındaki özel İnternet bağlantısına girdi. 

“Bir sinyal geldi, Azimuth, declination, frekansı ...., sana geliyor, yakala...”

Mesaj göndermek onu tatmin etmemişti. Hemen telefona sarıldı. Telefondaki Çinli’nin İngilizce’si inanılmaz berbattı ama güç bela derdini anlatabilmişti. 

“Lütfen yakala, Tanrı aşkına yakala, ben kaybettim, yaklaşık 10 dakika sonra size gelecek”

“Tamam, tamam” dedi karşıdaki Çinli.

Çinli’den bir cevap gelmesine daha epey vardı. Sinyal çok zayıftı, yerel amatör radyocuların yakalayamayacağı kadar zayıf. Tek çare Çin’deki büyük radyo teleskopuydu. 

Koca karının çıkardığı gürültü, patırtı, diğer astronomların kontrol odasına getirmişti. Hatta koca göbekli teknisyenlerin her ikisi de gelmişti. 

“Ne oldu? Koca karı niye bağırdı?”

“Bir sinyal yakaladı, sanırım bir Pulsar ama bir gariplik var”

Verileri inceleyen diğer astronom ekranda okuduklarının garip olduğunu hemen fark etmişti ama yine de sordu,

“Garip olan ne?”

“Baksana, değişken genlikli frekans, tıpkı uzun dalga radyo sinyali gibi, sanki genlik modülasyonu var”

“Koca karı yoksa BBC ’yi mi dinliyor?” 

“Hayır, hayır, verileri kontrol ettim, uzaydan geliyor, Çinliler yakalayabilirse nereden geldiğini hesaplayabiliriz.”

“Bulut yansıması olabilir ya da uydu yayını. Çinlilerin bir iş becereceğini sanmam ya neyse, insan bu kadar çok pirinç yerse beyni ne hale gelir kim bilir?”


Deminki heyecan yerini sakinliğe ve tabi ki hayal kırıklığına bırakmıştı. Herkes verilerin bir çıktısını almış bakıyordu. Yasak olmasına rağmen astronomlardan biri bir sigara yakmıştı ama kimse onun sigarası ile ilgilenecek durumda değildi. 

Aslında herkesin kafasından geçen aynı şeydi. 

“Bu her şeyiyle bir uzun dalga radyo dalgası. Koca karı şaşırmış, hadi şunu bir dinleyelim, bakalım hangi radyo istasyonu bizim koca karıyı şaşırttı.” 

Büyük bir şey bulduğunu düşünen astronom somurtarak “Peki” dedi. 

Sinyali tekrar anolog forma getirip radyo kartının girişine yönlendirdiler ve isteksizce “play” düğmesine bastılar. Bakalım hangi radyo istasyonunun saçma reklam cıngılını duyacaklardı?

Dört büyük hoparlörden boğuk bir erkek sesi, İngilizce olarak ve oldukça yavaşça 

“Merhaba dünya, ben Tanrı” dedi. 

Hepsi bu, gerisi yoktu, sinyal kaybolmuştu. 

Herkes şaşkınlıkla ekranın hemen yanında duran hoparlöre baktı. Sanki bir şey fırlamayacakmış gibi bakıyorlardı. Kimse kıpırdamıyordu, sadece şaşkın teknisyenlerden biri hemen haç çıkardı.

Kıdemli astronom önce üstündeki tulumla olduğundan çok şişman gözüken dini bütün teknisyene güldü ama sonra somurtarak, “şu deli saçması New Age dinlerinden birinin yerel radyo istasyonunun bir yayını olmalı”

“Ama yukarıdan geliyor” diye itiraz etti diğer astronom. 

“Evet olabilir ama en az üç farklı yer ölçümü olmadan tam olarak kaynağın neresi olduğunu bulamazsın. Sanırım büyük bir uçaktan falan yansımış olmalı, ya da bulut, ne bileyim işte. Her neyse, ben gidiyorum. Yarın bir rapor yazıp patrona bildiririz. Frekansından hangi radyo olduğunu anlamak kolay zaten” dedi. 

Şaşkınlıkla elindeki hacı tutan teknisyen bir ümit arar gibi ukala astronoma baktı. Sonra “o değil mi? yüce Meryem adına o tanrı değil miydi?” diye sordu. 

Astronom gülümseyerek, “tabi ki değildi, yanlış bir sinyal, hadi herkes işinin başına” deyip kapıya doğru yürüdü. 

Tam çıkacakken, geri döndü ve üstü başı kahve lekesiyle dolu olan çaylak astronoma bakıp yine aynı alaycı ifadeyle “Çinli dostlarımızın uykusunu boşuna kaçırdın, umarım sana kızmazlar” dedi ve gülümsedi. 

Kıdemli astronom kontrol odasından çıkıp kendi çalışma odasına doğru yürürken birden çalan telefonun sesini duydu. Durdu, zorlukla olsa da duyabildiği telefon konuşmasını dinledi. 

“Yakaladınız mı? konumu ne? Evet, taşıyıcı frekans var gibi. Tamam gönderiyorum.”

Kıdemli astronom hızlı adımlarla hemen kontrol odasına geri döndü. 

“Ne oldu? Ne bulmuşlar?”

“Mesajın devamını almışlar. Bahama adalarındaki bir başka radyo teleskop da yakalamış”

“Nereden geliyormuş?”

“M-46 yıldız sisteminden. Yaklaşık 40 ışık yılı uzaklıkta. Tam olarak şurası” deyip eliyle bir yıldız haritasınında ufacık bir noktayı gösterdi. 

“Çinliler mesajı gönderdi mi?”

“Evet. Bizim yakaladığımızı ve onun yakaladığını birleştirdik. Şöyle bir şey çıkıyor ortaya. “


“Merhaba dünya ben Tanrı, Ey Ademoğlu, kıyamet çok yakın” 

****-****-****

Aericibo ve onun bağlı olduğu California Devlet üniversitesi, kolaylıkla yanlış anlaşılmalara yol açabilecek sebebi henüz açıklanmamış astronomi gözlemlerini kamuoyuna açıklama konusunda her zaman çok dikkatli ve temkinli davranmıştı. Normal koşullarda alınan sinyal, kaynağı öğrenilmeden kamuoyuna asla duyurulmazdı ama ne yazık ki bu kez, fazla hevesli Çinliler onlardan önce davranıp ellerinde ne varsa açıklamışlardı. Biliminsanları arasındaki acımasız rekabet sanırım onları bu kadar temkinsiz davranmaya itmişti. Sonuçta öyle ya da böyle uzaydan gelen (kesin olarak) bir radyo sinyali olduğu ve bunun anlamlı bir mesaj taşıdığı (kesin olarak) ortaya çıkmıştı. 


Taşıyıcı sinyalinden ayıklanmış ve anlaşılabilir bir ses kaydına dönüştürülmüş veri sinyali nasıl olduysa iki saat sonra sonra Internette dolaşmaya başlamıştı. Ve bir gün içinde “Tanrının sesi” olarak adlandırılan bu ufak ses dosyasını almayan hemen hemen hiçbir İnternet kullanıcısı kalmamıştı. Yaşasın forward zinciri!

Eldeki veriler gelen sinyalin kesinlikle uzayın çok derinliklerinden bir yerden geldiğini ispatlamıştı. Çılgın ufocuların çektiği garip görünüşlü uzay gemisi resimlerine alaycı bir ifadeyle bakan biliminsanlarının bu sefer eldeki verilere herhangi bir itirazları yoktu. 

Ne kadar kısa olursa olsun, insanlık tarihinde kafaları bu kadar karıştıran başka bir cümle olduğunu sanmıyorum. Elbette, cümlenin içeriğinden çok söyleyenin çok önemli olması bunda epey bir etkili oldu. Konuşan Tanrı olunca ister istemez herkes dikkatle dinlemeye başladı. 

İlkokula giden bir çocuğun iki gün gazete okumakla elde edip yan yana getirebileceği gerçekler şunlardı:


- Kırk ışık yılı uzaklıkta bir radyo vericisi vardı. Ve kırk yıl önce buradan bir radyo sinyali gönderilmişti. 

- Sinyal, modüle edilmiş bir uzun dalga radyo dalgasıydı

- taşıyıcı dalgadan ayıklanmış anlamlı sinyal, içeriğine kimsenin itiraz edemeyeceği bir ses kaydıydı. Bu bir İngilizce konuşan bir erkek sesiydi. 

- Sesin sahibi kendisinin Tanrı olduğunu ve beklenen kıyametin çok yakında gerçekleşeceğini söylüyordu. 

Ne olduğu belirsiz bir uçan daire resmi için bir kolunu vermeye hazır çılgın UFO’cuların istediğinden çok fazla bir kanıttı bu. Uzayda yalnız değildik, en azından Tanrı bizimle birlikteydi. 

Gelen radyo sinyaline insanların, kültürlerin ve dinlerin tepkileri çok farklıydı. Kimisi gelen mesajı coşkuyla karşılamış, bazıları ise temkinli yaklaşmışlardı. 

Nasıl olup bittiği anlaşılmadan bir anda radyo sinyali dini ve tarikatları doğmuştu. 

Din adamları bu mesajı beklenilenin tersine büyük bir temkinle karşılamışlardı. Büyük patronun onların aracılığı ile değilde, kendisinin doğrudan insanlığa seslenmesi açıkcası onların pek hoşuna gitmemişti. Görünen o ki, bin yıllardır büyük bir sadakatle hizmet ettikleri büyük patronun, onları böyle bir kenara itmesini pek hazetmemişlerdi. Aracılık müessesesi durduk yerde neden kalkmıştı ki? Ayrıca buna ne gerek vardı? Elbette Tanrı’nın emirleri tartışmaya açık değildi ama yine de...

En örgütlü ve güçlü grup olan papalık, neredeyse sanat eseri sayılabilecek antetli kağıtların üstüne yazılmış bir basın açıklaması yapmıştı. Bilimsel olarak kanıtlandığı gibi Tanrı’nın konuşmasından çok memnun kalmışlardı. Fakat papalığın kesin tavrını, kendi içlerinde tartıştıktan sonra belirteceklerdi. Sonradan yapılacak bu açıklamada, inançlı gerçek Hristiyanların radyo sinyaline karşı nasıl davranması gerektiği anlatılacaktı. 

İnsanın aklına ister istemez bazı sorular geliyordu.

Mesajın uzaydan geldiği kesindi. Dünyanın dört bir yanındaki yedi radyo teleskobundan alınan veriler bunu kesin olarak kanıtlıyordu. Bunu tartışmaya gerek yoktu. 

Gazetelerin köşe yazılarında, internet tartışma gruplarında ve hatta kadınlara yönelik hazırlanmış dergilerde bile hararetle bu konu tartışılıyordu. 

Mesajın yarattığı kaos ve panik daha önce hiç görülmemiş derecede fazlaydı. Bazı insanlar yaklaşan kıyamete karşı evlerine un, yağ vs. yiyecek maddesi stoklarken, çoğuda artık varlığı bilimsel olarak kanıtlanmış Tanrı’ya inançlarını tazeliyordu. 

Acaba mesajı gerçekten Tanrı mı göndermişti? Yoksa başka bir bilinçli yaşam formu bize şaka yapıyor olabilir miydi? 

Ayrıca şimdiye kadar hep peygamberler ve onların aracılığıyla gönderdiği kutsal kitapları kullanan Tanrı neden birdenbire insanlığa doğrudan seslenmeyi tercih etmişti? Tanrı bile alışkanlıklarını böyle kolay değiştirebilir miydi?

Devamı kitapda...

Mehmet Emin Arı

 
setstats