Dünyanın en pahalı domatesleri

                    
               



Bahçe hortumunun bağlı olduğu çeşmeyi yavaşça kapadı. Bir ara doğruldu, bel ağrısının geçmesini bekledi ve sonra tekrar eğilip çeşmeyi iyice kapadı. Bahçenin en uzak köşesine kadar cılız bir yılan gibi uzanan hortumun ucundan biraz daha su aktı ve sonra o da kesildi.

Yakındaki köyden gelen bahçıvanın ona tembihlediği gibi aralıklardan yürüyerek domates fidelerinin yanına geldi. Yeşil yaprakların arasından birden çıkan kırmızı gülücükler gibiydiler. Yavaşça eğildi, bir dizini yere koydu ve bir elinde tabak öylece durdu. 

Bahçıvan dört gün sonra demişti ama daha fazla bekleyecek sabrı yoktu. Gözüne kestirdiği parlak kırmızı olanlardan birini şöyle bir eliyle tarttı ama koparmadı. Melamin tabak hala elindeydi. Domatesi bıraktı. Mevsim başında kasabadan aldığı hasır şapkasını eliyle biraz kaldırdı. Başını kaldırıp gökyüzüne ve yakındaki diğer ufak evlere baktı. Kooperatif evini satmak isteyen müteahhidin dediği gibi "nezih komşularını" gözü ile aradı. Gürültü yapmayınca ve dumanlar çıkararak bahçede köfte pişirmeyince "nezih" oluyordu komşular. 

Öğle sonrası yakıcı Ege sıcağında kimsecikler yoktu ortalıkta, sadece biraz ötede hakimin oğlu bisikleti ile uğraşmaktaydı. Ufaklık, yağlanmış elleri ve sıkıntılı haliyle işine o kadar dalmıştı ki kendini görecek durumda değildi. Ufaklığı sevmişti ama babasını sevmemişti. "Ne gerek var Ayşe hanım bahçeye domates ekmeye, pazarda çok ucuz" demişti. Domateslerin bahçe kırmızısı halini bilmeyenlerdendi hakim. Zaten şişman karısının o yanları parlak güneş gözlüğü ile görünce notunu vermişti. Bunlar lojman kraliçesidir, taşrada herkese kök söktürürler ama işte büyük şehre gelince birden şaşkın tavuk olup kocalarına sıkı sıkıya yapışırlardı. Çalışma hayatında çok görmüştü bunlardan. Komşunun rüküş karısının ucuz güneş gözlüğünün görüntüsünü kafasından uzaklaştırdı.


Nedense bu ilk domates koparma işini alabildiğince yalnız ve gözlerden uzak yapmak istiyordu. Anlatılmayacak kadar mahrem bir şeydi bu onun için. Bunlar kendi evinin kendi bahçesinde kendisinin yetiştirdiği domateslerdi. Yıllar önce kocasıyla yaşadıkları o acemice ilk geceye benzer bir şey vardı bunda. Çok mahrem ve acemice ama bir o kadar da heyecanlı. 

Kimselerin ona bakmadığından emin olduktan sonra tekrar başını eğdi. Melamin tabağı sol eliyle tutarken demin gözüne kestirdiği domatesi tekrar sağ eliyle tuttu ve tarttı. Bahçıvan haklıydı domatesler daha tam olgunlaşmamıştı. Domatese biraz daha dikkatli baktı ve üzerindeki belirsiz yeşil kuşağı gördü. Kızarmaları için iki gün daha bekleyebilir miydi? Yok, yok bu haliyle de yenilirdi canım. Hem yirmi beş yıl beklemişti daha fazla duramazdı. Şehirdekilerin asla bulamayacağı bir tazelikteydi. Bunlar gerçek domateslerdi, hormonsuz, kokulu ve gerçek, gerçek, gerçek. 

Domatesi önce yavaşça çevirdi sonra dalından sertçe çekti ve kopardı. Daha sonra kaldırdı göz hizasına getirdi ve eliyle çevirip bakmaya başladı. Hüzünle karışık bir sevinci hissetti. İçinde yükselen zafer duygusu onu neredeyse ağlatacaktı. Domatese gülümsedi. Domates sanki canlıymış gibi parıldadı. Tekrar gülümsedi ve melamin tabağa usulca koydu. Ayağa kalktı, elini sızlayan beline koydu ve biraz dinlendi. Üç adım atıp tekrar yere tek dizinin üstüne çöktü. Yeşil yapraklar arasında bir kırmızılık aradı. Çok fazla aramasına gerek kalmadan bir tanesini daha buldu. Deminkine benzer bir törenle onu da kopardı. Sonra bir tane daha, bir tane daha...

Melamin tabak domateslerle yeteri kadar dolunca, iki eliyle yanından tuttu. Tabağın içinde duranlardan bir tanesini alıp kokladı. Kokuyordu, domates gibi kokuyordu. Koku başını döndürmüştü. Gözünü kapadı ve tekrar kokladı. Bu gerçek domates kokusuna eşlik eden anısını hatırladı ve gülümsedi. 


Telefonun çaldığını duydu. Kızıydı herhalde, zaten ondan başkası da aramızdı ki. Her gün bu saatlerde arardı. Telaşa kapılmadan ama aceleyle ve bahçenin kapısını kapatmayı unutmadan eve girdi. Domatesleri mutfaktaki masanın üzerine koydu. Hala inatla çalan telefonun yanına gitti. Telefonu açmadan oturdu, önce biraz soluklandı ve sonra ahizeyi eline aldı. 

Arayan tahmin ettiği gibi kızıydı. Kısa bir "Nasılsın iyi misin?" sorularından sonra kızı hızlı, hızlı konuşmaya başladı. Telefonda onu sabırla dinlerken, bir taraftan da aralık mutfak kapısından görünen domateslere bakıyordu. Konuşmanın bir an önce bitmesini istiyordu ama bitirmek için bir şeyde yapmadı. Torununun gideceği yeni okul hakkında epey bir malumat aldıktan sonra (çok iyi İngilizce veriyorlarmış) biraz kendinden bahsetti.

Kızı konuşmaya devam ediyordu. Yeni başladığı rejimden, damadının bir türlü gerçekleşmeyen tayininden, üst kattaki gürültü yapan görgüsüz komşulardan ve tekrar nükseden migren ağrılarından bahsetti. 

Bir çocuk heyecanıyla domateslerin olduğunu söyledi kızına ama kızı önemsemedi, "ya öylemi, gelince yeriz" dedi ve hemen tekrar oğlanın okulundan ve kocasının işyerindeki kötü amirinden bahsetmeye devam etti. 


"Domatesler oldu" dedi içinden. Kimse cevap vermedi, içindeki çocuktan başka. Çocuk gülümsedi.

Neden sonra onun değil ama kızının sabrı tükenmişti. En sonunda "bir ihtiyacın var mı?" diye sordu. Bu her ikisi arasında geçen konuşmaların kapanış cümlesiydi. "Yok sağ ol" dedi. 

Telefonu yerine koydu. 

Aralık kapıdan duran domateslere baktı. Derin bir nefes alıp ellerini iki dizine koyup doğruldu. Mutfağa doğru yürümeye başladı. Birden durdu. Öğle sonrası yakıcı Ege güneşinde, tanrıça heykelleri bile tatlı bir öğle sonrası uykusundaydılar. Sessizliği dinledi. Bir köpek havlaması duyar gibi oldu ama ses hemen kesildi.

Mutfağa girince etrafı kolaçan etti. Pencere açıktı. Pencerenin kapalı olması gerekiyordu. Sinekliğin ince tellerinden dışarıdaki dünya içeri sızabilirdi. Pencereyi kapadı. İlkokul öğrencilerinin çizdiği pencerelerin perdeleri gibi duran ucuz kumaştan perdelerin düğümlerini çözdü. Perdeler hızla ortada buluştular. 

Mutfağa sakin bir loşluk gelmişti. Bir süre ayakta durdu. Dışarıdan sadece cırcır böceklerinin sesi geliyordu. Hiç bitmeyen bir senfoniyi alışkanlıkla ve neşeyle çalıyorlardı.

Melamin tabağı alıp lavabonun kenarına koydu. Sonra musluğu açtı. Kızgın güneşte iyice ılıklaşmış kuyu suyu neşeyle akmaya başladı. Her bir domatesi alıp neredeyse şefkatle yıkadı. Sanki bebekti onlar, onun bebekleri. 

"Benim domateslerim" diye mırıldandı. Yıllar sonra göğüslerindeki o tatlı sızıyı hissetti. Ağzına verilen memeyi dudak adımlarıyla bulan bebeğin şaşkın çaresizliğinin verdiği yaşamı hisseder gibi oldu. "Saçmalama" diye gülümseyerek kendini azarladı. "Sen artık kurak bir topraksın, bu yağmur düşü nereden çıktı."

Yine de saçmalaması hoşuna gitmişti. Bütün domatesleri özenle yıkadıktan sonra büyük tahtayı raftan aldı. Sonra da en keskin bir bıçağı gözüne kestirdi.

İlk domates, bıçağın metalik doğruluğuna kendini uysallıkla bırakıverdi. İkiye ayrıldı. Domatesin içindeki çekirdekler hala yeşildi. Bunu bekliyordu, bu yüzden hayal kırıklığına uğramadı. Çekirdekleri sabırla temizledi. 

Sonra dilimler halinde domatesi doğradı. Daha büyük bir tabağı raftan alıp domates dilimlerini yan yana dizdi. Bir tane domates daha kesti. 

Heyecanla tabağa baktı. Güzeldiler. Tam kırmızı olmasalar bile güzel duruyorlardı. Kabuklarını soysa mıydı? Yok canım böyle de güzeldiler. 

Biçimli şişeden dökülen sarı sevinç zeytinyağını usulca gezdirdi. Doktor tuzu yasaklamıştı ama bu doktorların ölüm hariç yasaklamadıkları hiçbir şey yoktu ki. Biraz tuzdan kimseye zarar gelmezdi. Sonra aklına kekik geldi. Domatesle kekik iyi giderdi. 

Yorgun bedenini zorlayarak dolapları karıştırdı. Bir cam kavanozun içinde kekikleri gördü. 

Muzip bir edayla, "gelin bakalım buraya" dedi. Kendi kendine konuşması hoşuna gitti. Biraz deli olmanın kime zararı vardı ki.

Elinde tabak ve bir çatalla içeri geçti. Yavaşça kendini koltuğa bıraktı. Önündeki ufak sehpaya tabağı koydu. Biraz soluklandı. Çatal hala elindeydi. 

"Ayşe hanım, inanılmaz güzel domatesler yetişir oralarda. Bir de üstüne zeytinyağı ve kekik koyarsanız, aşka benzer bir tat oluştururlar" demişti adam yirmi beş yıl önce.

O adamı sevmişti. Ne tuhaf haftada sadece bir kez görürdü. Bankaya gelir ve parasını çekerdi. Her zaman anlatacağı bir temel fıkrası ve gülümseyen bir yüzü vardı. 

Neden sonra onun geleceği Cuma günlerini bekler olduğunu fark etmişti. Cuma günleri güzel giyiniyordu, bayramlık bir etek ve imitasyon inci kolye.


Bir bankonun ardında onun gelmesini beklerdi. Kızların manidar bakışlarına aldırmadan beklerdi. 

Ve sonra adam gelirdi. Havale kağıtları, mühürler, para saymalar içinde geçen bir on dakika. 

Aynı gülümseme ve aynı sevinç. Hal hatır sormalar ve onun tatlı gevezeliği. "Ve temel de demiş ki " diye biten fıkralarından sonra kahkahayı patlatırdı. 

Ona bakıp gülümserdi. Paraları kahverengi cüzdanına koyduktan sonra her zaman "bu gün çok güzelsiniz, hoşça kalın" deyip giderdi. 

Ellerinde alyans yoktu ama kendi parmağında vardı. "Seninki bu gün yine pek neşeli "derlerdi kızlar gülerek ve kinayeli. O ise sadece gülümseyerek alyansı ile oynardı. Nedense o aklına düştükçe alyansı ile oynamayı alışkanlık haline getirmişti. Parmağında çevirir ve sonra çıkarır gibi yapıp tekrar yerine koyardı. 

Sıkıntılı bekleyiş anlarında ve kadın kadına yapılan toplantıların kısa sessizliklerinde bunu yapan kadınları aradı hep. Bir suç ortağı bulmak değildi derdi. Birden ortadan kaybolan ve bir daha gülümsemesiyle bankonun önünde gülümsemesiyle durmayan adamı hatırlatan bir şey vardı bunda. 

İki yıl içinde her hafta onar dakikadan onu sadece on yedi saat gördüğünü hesapladı. Bir aşk on yedi saate sığar mıydı? Yok, yok gerçek bir aşk bir ömre sığar mıydı? Aradan geçen yirmi beş yıla rağmen neden hep aklına geliyordu. 

Misafirlikte baktığı albümleri karıştırır gibi anılarına aynı merakla baktı. Gözleri kapalıydı. "Bu gün çok güzelsiniz, hoşça kalın" demesini hatırladı. 

Gözünü açtı. Elleri yine huzursuzlukla alyansı ile oynuyordu. Dışarıdan gelen seslere kulak verdi. Mutlu cırcır böceği korusu yine oradaydı. Onun dışında hiçbir ses yoktu. 

Biraz utanarak alyansı parmağından çıkardı ve sehpanın uzağında bir yere koydu. Koltukta yavaşça doğruldu. Çatalı bir domatese batırıp aldı. Tattığı ilk şey keskin kekik kokusuydu. Sonra zeytinyağının kaygan dokunuşu ve beklediği domates tadı. 

Domatesi çiğnerken göğüslerinde o karıncalanmayı hissetti. Göğüs uçlarında şakacı ve edepsiz bir parmağın çizdiği sonsuz dairelerin şehveti... Sanki o parmakla birlikte kendi de dönüp duruyordu.

Tekrar gözlerini kapadı. Eğer bir şeyin bedeli onun için ödediğiniz şeylerle ölçülüyorsa bu yediği en pahalı domateslerdi. Bundan emindi. Bütün bedelleri ödemişti ya, bankaya, kocasına, kızına ve kendine...

Bir domates dilimi daha aldı. Gerçekten aşka benzer bir şey vardı bu domateslerde. Mutlulukla gülümseyerek yemeğe başladı. Kendi kendine "bu gün çok güzelsiniz Ayşe hanım" dedi mırıldanarak. 


Dışarıda kızgın bir güneş gülümseyerek cırcır böceği korosunu seyrediyordu. Sehpanın üzerinde sadece bir alyans ve bir tabak taze domates vardı. 

Mehmet Emin Arı

 
[oykuler/denem.htm]