s < 0

               



                                                En büyük mucize mucizelerin olmayışıdır.
                                                                                 Henry Poincare 



Akşam vakti uzun bisiklet turumu yapıp duşumu almış yorgunluk içinde televizyondaki haberlere bakıyordum. Başbakanın demeci, enflasyon tahminleri ve bir iki sıradan haberden sonra günün flaş haberini söylediler: büyük tefeci Ankara'daki villasında öğleden sonra ölü bulunmuştu. Spikerin heyecanı nedense bana da bulaşmıştı. Çok iyi korunan villasındaki çalışma odasında yalnız başınayken birden bire ölüvermişti. Kalp krizi diye geçirdim içimden. Canı yanan biri ah etmiş olmalı ya da bir cinayet? Tefecilik de berbat bir meslekti, ister istemez bir çok düşmanınız oluyordu. 


Anladığım kadarıyla tefecinin ölümünü ilginç kılan ölüm biçimiydi ama nasıl öldüğü o kadar laf kalabalığına rağmen haberde bir türlü söylenmemişti. Bir cinayet mi? Başka türlü basın niye bu kadar ilgi göstersin ? Olay yerinden bildiren kişi nefes nefese bir şeyler söylüyordu ama aslında aynı şeyleri tekrar edip duruyordu. Haberleri sunan spiker de sanırım benle aynı kanıda olsa gerek, yeniden bağlanmak üzere merkeze döndü. Demin tekrar edilenleri bu kez de öldürülen tefecinin bir düğünde çekilmiş görüntülerinin eşliğinde yeniden tekrar etti. Açıkçası haber bana çok sıkıcı gelmişti. Başka bir kanalda ilginç bir şey bulurum umuduyla televizyonda zaplerken haberi çoktan unutmuştum. 

Aradan birkaç gün geçtikten sonra akşam vakti telefon çaldı. Arayan ses bana hiç tanıdık gelmemişti. 

"Emin Arı ile mi görüşüyorum?"

"Evet benim, buyrun?"

"Ben Alper Öztürk, sizinle daha önce bilimkurgu ile ilgili bir toplantıda tanışmıştık. Emniyet Genel Müdürlüğü cinayet masasında komiser yardımcısıyım. Hatırladınız mı?"

Hafızamı biraz zorlayınca, ince ve uzun, bilimkurguya hayran gençten polisi hatırlamıştım. Tanışmamız epey bir vakit önceydi, öyle pek uzun boylu da konuşmamıştık. Telefon numaramı verdiğimi de hatırlamıyordum. Şimdi beni niye arıyordu? Yakın zamanlarda herhangi bir cinayet de işlememiştim ama...

"Sizi rahatsız etmedim umarım. Bir konuda yardımınıza ihtiyacım var?" dedi oldukça saygılı bir tavırla. 

"Tabi buyurun" 

"Üç gün önce ölen tefeciyi duydunuz sanırım?"

"Tefeci? Aaa, evet haberlerde izlemiştim. Nasıl öldüğü hala açıklanamadı sanırım? Bir cinayet mi?"

"İşte ben de bu konuda sizden yardım istiyorum. Ölüm şeklini basına açıklamadık. Şimdilik kalp krizi diyoruz ama asıl sebep bu değil"

"Peki ne?"

"Otopsi raporuna göre tefeci aniden oluşan bir vakum yüzünden ölmüş"

"Vakum mu?" 

"Evet vakum. Zaten olay yerinde onu gördüğümüzde ilk bakışta hemen anlaşılıyordu ama vakumla ölüm çok tuhaf gelmişti. Bakın ne diyeceğim. Bize yardımcı olabilirsiniz. Birazdan gelip sizi alsam ve olay yerine gitsek, bir de siz baksanız. Sıradan bir cinayet olsa yani tefecinin ait olduğu yer altı dünyasında yaygın olduğu şekliyle bir kurşunla öldürülmüş olsa, işler bizim için çok kolay olurdu ama bu kez durum çok farklı. Ailesi ve tabi basın da haklı olarak bizden bir açıklama istiyor. Açıkçası biz işin içinden çıkamadık, bize yardımcı olabilir misiniz?" dedi. 

Polislerin diğer mesleklerde olduğu gibi başkalarından yardım isteme konusunda ne kadar gönülsüz olduklarını biliyordum. Anlaşılan bayağı bir zor durumdaydılar. Benden yardım istemeleri hem tuhafıma gitti hem de açıkçası gururumu okşadı. 

"Tamam" dedim. 

Yarım saat sonra komşuların şaşkın bakışları arasında ışıkları sürekli yanan bir ekip otosunun arka koltuğuna kurulmuştum. Olay yerine giderken komiser yardımcısı bana tefecinin ölümü ile ilgili bilgileri sıralamaya başladı. 

Tefeci, Ankara'nın dışındaki villasındaki odasında tek başına çalışırken ölmüştü. Oldukça sıkı korunan bir yerdi villa. Dışarıdan birinin girmesi neredeyse imkansızdı. Tel örgüler, kameralar, bol et yemeyi seven canavar köpekler, devriye gezen dört tane silahlı koruma vs. olan bir saray yavrusuydu. Tefecinin çalıştığı oda ikinci kattaydı ve ölüm anında kapısı kilitliydi. Dört koruma uzun süre içerden haber alınmayınca kapıyı kırarak odaya girmişlerdi. 

Tefeciyi çalışma masasının başında gözleri açık olarak bulmuşlardı. Aslında göz kısmı oyuktu. Ağzından, burnundan ve kulaklarından hala kan akıyordu. Çekilen fotoğrafları bana gösterdiğinde ister istemez midem bulanır gibi oldu. Tefeci neredeyse şişip patlamıştı. Zaten otopsiyi yapan doktor ölüm nedeni olarak, ortamda meydana gelen aşırı vakum sonucu ciğerlerin ve damarların patlamasını göstermişti. Tefecinin vücudunda bulunan neredeyse tüm damarlar patlamıştı. Bu olayı açıklamakta zorlanan doktor, otopsi raporlarında pek görülmeyen şu kişisel notu düşmüştü: "Tuhaf ama sanki uzay elbisesi yırtılmış bir astronotun başına gelebilecek bir ölüm" 


Aynı şaşkınlık komiser yardımcısında da vardı. Tefeci gerçekten birden oluşan bir vakum sonucu ölmüştü. Başka türlü kan damarları bu şekilde patlamazdı. Dış basınç ile kan basıncı arasında çok fark olması gerekiyordu, bunu da sağlayabilecek tek koşul mutlak vakumdu yani tamamı ile basınçsız bir ortam. 

Fakat otopsiyi yapan doktor başta olmak üzere, hiç kimsenin açıklayamadığı bir şey vardı: ikinci kattaki oda da bu vakum nasıl oluşmuştu? ve de kimin tarafından?

Polis arabası Ankara'nın epey dışında, Eskişehir yoluna yakın bir yerdeki villanın önünde durduğunda elimdeki büyük fotoğraflara bakıyordum. Polisler şaşkınlık içinde olay yerinin neredeyse yüze yakın fotoğraf çekmişlerdi. Tefeci anlaşılan öldüğünü fark edemeyecek bir hızda ölmüştü. Bütün fotoğraflarda kıpkırmızı bir kütle olarak duruyordu. İnsan olduğu zorlukla anlaşılıyordu. 

Villanın önünde bir başka ekip arabası bekliyordu. Biz arabadan inince villada bir hareketlenme oldu. Birkaç polis ve koruma oldukları her hallerinden belli olan iki kişi (artık neyi koruyorlarsa?) hemen yanımıza geldiler. 

Tefecinin öldüğü odaya çıktığımızda manzara tüyler ürperticiydi. Yerler kurumuş kan içindeydi. Polis temizliğe izin vermemişti. yüzlerce fotoğraf çekmelerine ve neredeyse üç gündür bu odada kamp kurmalarına rağmen anlaşılan hala bir şeyleri inceliyorlardı. 

Beklediğimin tersine yerde hiçbir cam parçası yoktu. Tefecinin oturduğu yerin hemen sağındaki pencerenin camı olduğu gibi duruyordu. İçeride oluşan ani vakum nedeniyle odanın dışındaki basıncın camı patlatması beklenirdi ama patlamıştı. Herkesin şaşkın bakışları arasında masaya doğru değil de pencereye doğru gittim. Çift cam ve özel bir yapıdaydı, yine de dış basıncın etkisini gösterecek en ufak bir çatlak yada deformasyon izi yoktu. 

Sanki bir oyunu tek başıma sergiliyor muşum gibi oda da bulunan diğer polisler ve villa çalışanları (karanlık tipli korumalar) beni izliyorlardı. Polis raporunda yazıldığı gibi oda da en ufak bir patlama ya da yangına dair bir işaret yoktu. Aslında böyle bir şey bulunsaydı ölü tefeci hariç herkes rahat edecekti ama yoktu işte.

Tefecinin oturduğu yer kanla tuhaf kirli bir kahverengiye boyanmıştı. Bu haliyle bile görüntü mide bulandırıcıydı. İki gün önce yapılan cenaze töreniyle gömülen tefecinin kanı neredeyse odanın her yerine sıçramıştı, otopsi raporunda belirtildiği gibi vücuttaki kanın neredeyse tamamı boşalmıştı dışarı. 

Polis memurları odanın dışında beklerken odayı incelemeye başladım. Bu türden bir Sherlock Holmes 'vari bir araştırma benim çok hoşuma gitmişti. Aslında oda da incelenecek pek bir şey yoktu.

Pahalı deri koltuklardan birine oturmak istedim ama hala delil sayıldığı için komiser yardımcısı tarafından nazikçe ikaz edildim. Odaya biraz daha bakıp dışarı çıktım. Aslında bana kalsa epey uzun bir süre orda kalmak isterdim. Evrenin oluşumundan bu yana ilk defa olmuş mucizevi bir şeyi görmek beni çok ama çok heyecanlandırmıştı. Neredeyse çığlık atacaktım. Yüzyılda bir gerçekleşen güneş tutulmasını izler gibiydim ama aslında bu belki de evrenin 14 milyar yıllık tarihinde ilk defa olan bir şeydi ve muhtemelen bir daha da olmayacaktı. 

Dışarı çıktım. Yolda öylesine aklıma gelen ihtimal odayı görünce kesinleşmişti. 

Bunu komisere açıklasam mı? diye kendime sormaya başladım. Ne kadar bilimsel olursa olsun bu kadar garip bir teoriyi kimse kabul etmeyecekti. 

Dışarı çıkınca gecenin serinliği hoşuma gitti. Bir rüzgar yanağımı okşadı. En iyisi hiçbir şey açıklamamaktı, tefeci kötü bir insandı ve fizikötesi güçler onu cezalandırmıştı. Dedektiflik kariyerim böylece başlamadan bitmişti. 

Yine de durumu komiser yardımcısına açıklamam gerekiyordu. En azından o benim dediklerimi anlayabilirdi. 

Bir doktordan medet umar gibi, "Ne diyorsunuz bu işe?" dedi komiser yardımcısı. Çözülmesi neredeyse imkansız bir bilmecenin karşısında çaresizdi. 

"Aslına bakarsanız bu bir cinayet yada kaza değil. Evrenin oluşumundan bu yana belki de bir kez olmuş mucizevi sayılabilecek kadar düşük ihtimalli bir şey. Tefecinin ölümü aslında belki de bilim tarihine geçecek bir olgu" dedim.

Devamı kitapda...

 
 
 
Mehmet Emin Arı

 
[oykuler/denem.htm]setstats