Erik

               

Ben eriği çok severim. Özellikle yeşil can eriğini. Evli bir arkadaşım var, o da yeşil can eriğini çok sever ama karısı şapırdatarak erik yemesine sinir oluyormuş. Sanırım evlilerin ortak kaderi bu, bir süre sonra bir çok şey batmaya başlıyor. Neyse bu evlilerin sorunu. Ben bekarım, istediğim kadar eriği ses çıkartarak ve şapırdatarak yiyebilirim. Size anlatacağim heyecanlı ve bir o kadar da hüzünlü bir erik yeme hikayesi.

Ankara'nın nadir güzel gecelerinden biriydi. Ne çok soğuk, ne de sıcaktı. Ilık bir rüzgar hafif hafif esiyor ve tül perdeyi dans eder gibi oynatıyordu. Ben bilgisayarımın başında bir taraftan bir işimi yaparken bir taraftanda internette bir sohbet odasında yaygın deyimiyle cettiriyordum. Kanaldakilerden biri durduk yerde "canım erik istiyor, keşke evde erik olsaydı" dedi. Birden bu cümle kafamda dönmeye başladı, erik, erik, erik...bütün sindirim sistemimde bir karıncalanma başladı ve bu karıncalanma yerini karşı konulmaz bir erik yeme isteğine bıraktı. Kafamda bir tabak kocaman erik ve yanında çay tabağında tuz görüntüleri uçuşmaya başladı. Erik, erik, erik...

Krize girmiş bir eroinman gibi hemen zulamda duran erikleri bulmaya gittim. Buzdolabının gizli bir bölmesinde yeşil can erikleri durur. Telaşla buzdolabının kapağını açtım ve sadece benim bulabileceğim zulama elimi attım ve... ve elim boşlukla karşılaştı. Yoktu. Evde erik yoktu. Buna inanamıyorum. Nasıl böyle bir hata yapardım? Ne olursa olsun erik bulmalıydım. Hemen üstüme bir kot bir tişört geçirip dışarı çıktım. Gecenin birinde erik bulma şansım neredeyse sıfırdı ama yine de deneyecektim.

Arabayı hızlı sürmeye başladım. Yollar boş olduğu için süratli gidebiliyordum ama nafile... Değil açık bir manav yada süpermarket, açık bir bakkal yada büfe bile yoktu. Bir tane açık büfede de sadece içki ve kuruyemiş türevi vardı. Arabayla neredeyse bir 45 dakika bildiğim ve aklıma gelen tüm manavlara baktım. Hatta polis çevirmesine bile yakalandım. Allahtan alkollü değildim. Polislere aş ermekte olan hamile karım için erik aradığımı ve eğer biliyorlarsa insaniyet namına bana bir açık manav söylemelerini rica ettim. Memurlar ümitsizlikle başlarını salladılar ve üçü birden koro halinde bu saatte in cinden başka bir şey bulamıyacağımı söyledi. İstersem bagajda amasra elması varmış.

Arabayla ordan ayrılırken aklıma birden toptancı hali geldi. Evet yaaaa! Sebze meyve hali. Orada muhakkak dağıtılmaya hazır erikler vardır. Eğer bekçiyi ayarlarsam eriklerime kavuşabilirdim. Bu yeni fikir bana kaybettiğim enerjiyi geri verdi. Arabaya bir pati attırarak sebze meyve haline doğru uçmaya başladım. Biraz gittikten sonra birden sağ tarafta çıplak lambaları ve kasalarıyla gecenin birinde açık bir manav duruyordu. Tanrım bir manav. Evet bu bir manavdı. Açıktı. Ne kadar güzel görünüyordu. Ne kadar şiirseldi. Çölde vaha görmüş bir bedevi gibi çığlık attım. Manavvvvvvvvvvvvvv!

Arabanın frenine sonuna kadar bastım. Tekerlerden gelen ses ve kokuya aldırmadım. Ellerin önündeki cepte duran manav şaşkınlıkla bana bakıyordu. Besbelli olan bitene bir anlam verememişti. Olsun. Ben onu seviyordum. Büyük insan, has anadolu delikanlısı, melek gibi bir insandı o. Manavını bu saatte açık tuttuğuna göre öyle olmalıydı. Nöbetci manavdı o. Arabadan indim ve manava gayet sevimli gülümseyere iyi akşamlar dedim, manav "akşamun hayurlu olsun abü" diye cevap verdi. Hiç vakit kaybetmeden erik var mı? Can eriği dedim. Sanki kara delikleri birbirine bağladığı varsayılan solucan yollarına inanıp inanmadığını sormuşum gibi alnını kırıştırdı ve neredeyse bir dakika düşündükten sonra, "abü kalmadı ama arkada kasada kalmıştır belkü" deyip bir kapıdan kayboldu. İçerden sesler gelirken ben içimden dua ediyordu, tanrım ne olur erik olsun, yarım kiloya hatta 250 grama bile razıyım.

Manav leoapar vurmuş Hemingway gibi elinde erik dolu bir kasayla geri döndü. Ne kadar verem abü, dedi. "Hepsini, hepsini" dedim sabırsızlıkla. Manav (ona artık kahraman diyecegim) bir kesekağıdına erikleri doldurdu ve tartmak için teraziye koyduğunda ince ve kadifemsi bir kadın sesi duyuldu;

- İyi geceler, erik var mı?

Manav ve ben, bu sesin sahibini görmek için döndük. Tanrım muhteşem güzel bir kadındı. Kadında değil, kadınötesi bir şeydi. Üstünde tek parça bir siyah gece elbisesi ve işlemeli boncuk kaplı ufak bir çanta vardı. Bilgeliğin yedi sütunundan biri gibi duran zarif kuğu boynunu sade bir inci kolye sarıyordu. Elbisesinin yırtmaçından fırlayan bacakları ise ankara-konya yolundan sonra gördüğüm en düz şeydi.

Kahramanım manav yine o boş bakışlarla kadına baktı ve "accik galmıştı onu da abüye virdim" dedi ve kesekağıdını elime tutuşturdu.

Rodin'in heykellerini andıran bu güzel yüzde birden beklenmedik bir hayal kırıklığı dalgası yayıldı. Sanırım o da benim gibi uzun süredir erik arıyordu. Arayışın verdiği gerğinlik, sonunda gözlerinin kenarlarında bir damla gözyaşı olmuştu. Hemen arkasını döndü ve kırmızı spor arabaya doğru hızlıca yürüdü. Erik yiyenin halinden erik yiyen anlar. Manava hemen parasını verdim ve kahramanım manav " allah bereküt versin abü" deyip parayı önündeki kocaman cebe attı.

Uzaydan geldiğine inandığım muhteşem kadının peşinden koştum. O ise arabasına çoktan binmişti. Yetişemeyiceğimi sanıyordum. Hayır hareket etmemişti, direksiyona başını dayamış ağlıyordu ve sessiz sessiz erik erik diye iç geçiriyordu. Lütfen ağlamayın dedim. Ege denizinin en yakamozlu halini andıran bu gözlere hüzün yakışmıyor. Her zaman bilyeli bir kavanoz gibi neşeli olun, hadi silin göz yaşlarınızı dedim. Kadın bana döndü, gülümsedi. "Çok iyisiniz ama erik bulmam lazım. Canım çok erik yemek istiyor. Son eriğide siz aldınız ve gecenin bu vaktinde şehirde mümkün değil erik bulamam."

Yüzümde şeytani bir gülümseme yayıldı. Dilerseniz erikleri paylaşabiliriz. Bize gidelim, hem evde tuz da var dedim. Muhteşem güzellik kısa bir tereddüt geçirdi ve elimdeki kesekağıdına bakarken dudaklarını şapırdattı ve kararın verdi: "Tamam, ama çabuk olalım" dedi.

Devamı kitapda...

 


 
setstats