Evrim Kongresi

 
               


Bu yılki Evrim Kongresi de, daha öncekiler gibi pek şenlikliydi. Saygın bir bilim dergisinin muhabiri olarak izlediğim her Evrim kongresi, zaten benim için görevden çok eğlence olmuştur. 

Kongre, gayrı resmi açılış olarak kabul edilen ve gelenek haline gelen Darvin ’in kuklasının yakılması ile başladı. Evrim Kongresinin düzenlendiği ilk yıllarda depresif bir İngiliz asilzadesinin karikatürüne benzeyen ve ucuz malzemeden yapılan kukla, zaman içinde evrimleşerek neredeyse göbeğine gelecek abartılı sakallarıyla plastikten bir ucubeye dönüştü. Söyleyin bana, bu bir ironi değil de nedir? 

Aslında herkesin kabul ettiği gibi, Evrim Kongresinin bu kadar ilgi çekmesinin asıl nedeni, klimayla soğutulmuş kongre salonlarında verilen tebliğler, sağa sola asılmış posterler ve bilimsel jargona boğulmuş sunumlar değildi. Medya için ilgi çekici olan ve haber değeri taşıyan dışarıda olup bitenlerdi. Kongre, daha ilk başladığında evrim karşıtları ile evrim yanlılarının karşılaştığı bir savaş alanı haline gelmişti. Savaş alanı dediğime bakmayın, elbette hararetli tartışmaların sonunda bazen ufak çaplı arbede ve şiddet olsa da, bu pek sık görülen bir şey değildi. Savaş daha çok fikri platformda, bazen de komedi olarak gerçekleşiyordu. Gayri resmi Evrim Kongresi, resmi olanından daha çok ilgi çektiği için hoşgörü ile karşılanıyordu. 

Darvin’in kuklasını yakarken coşkuyla slogan atan kalabalığı uzaktan izlerken, başında fötr şapka olan bir genç kız elime bir bildiri tutuşturdu, ben daha “bu nedir?” diyemeden de kalabalığın içinde kayboldu. Ucuz bir kağıda basılmış bir manifestoydu. Anti-GEN grubunun, insanlığı genlerin zulmüne karşı birleşmeye çağırıyordu. Manifestoyu dikkatle okumaya başladım. 

“Büyük İnsanlık, 

Yüz milyonlarca yıldır, dünyanın tek hakimi olan bencil ve acımasız genlere karşı birlik olma zamanı gelmiştir. Kendisini sürekli kopyalamaktan başka amacı olmayan ve bu amaç için her tür aracı mubah gören günahkar ve bencil gen, insanlığın mutsuz olmasının tek nedenidir. Onun yüzünden, insanlar seks düşkünü ahlaki sapkınlar ve iktidara tapan zavallılar haline gelmiştir. Artık bu gidişe bir dur demek gerekiyor.”

Manifestonun devamında, genlerin tarih boyunca işledikleri suçlar, kronolojik olarak veriliyordu. Oldukça uzun olan suçlar arasında, erkek aslanın kendisiyle çiftleşmesi için öldürdüğü, dişinin başka erkeklerden olma öldürülen aslan yavruları da vardı. Bunun dışında insanlık tarihinden de ilginç örnekler verilmişti, örneğin iktidarda iken diğer taht varislerini öldüren sayısız kral. Acımasız ve bencil GENlerin katlettiği kurbanların kötü çıkmış resimlerine bakınca üzülmemek elde değildi, hele ki melül mahzun bakan aslan yavruları. 

Fakat suç dosyası, Al Capone ‘dan bile kabarık olan genlerin nasıl cezalandırılacağı veya nasıl durdurulacağı hakkında en ufak bir somut öneri yoktu. Sanırım bu eksiklikten olacak, kendilerine katılmanızı istiyorlardı. Ola ki biri, genleri durduracak dahiyane bir fikir bulabilir. 

Farkında olmadan genlere karşı edindiğim yeni düşmanlıkla, onları durduracak yeni fikirler düşünerek yürürken, bir megafondan gelen sesle irkildim. 

“Kuyruklarımızı istiyoruz. Biz kuyruklarımızı geri istiyoruz” diye bağırdı. Tek başına olmasına rağmen biz demesine bakılırsa bir gruba üyeydi ama hangi grubun hangi fraksiyonu anlamadım. Bir elinde megafon, diğer elinde ise özensizce yapılmış ve arkasına takılmış bir kuyruğu vardı. Etrafına toplanan kalabalığın yeterli olduğuna karar verince, tahta bir kutunun üstünden, elinde megafonla (aslında hiç gereği yokken) konuşmaya başladı. 

“Evet, evet! Bizler kuyruklarımızı geri istiyoruz. Ağaçların üstünde yaşadığımız o mutlu zamanlara dönmek istiyoruz. Uzun ve güzel bir kuyruğumuz olsaydı yaşam daha güzel olmaz mıydı?” dedi ve sanki matah bir şeymiş gibi elindeki kuyruğu kalabalığa doğru salladı. 

Konuşmacının etrafında birikmiş olan kalabalıktan gülüşmeler ve sözlü sataşmalar geldi. Birisi, “sen zaten maymunsun, kuyruğa gerek yok” diye bağırdı. Kuyruklu adam sataşmalara aldırmadan, konuşmasına devam etti. 

“Fazlasıyla evrimleşmedik mi? Sorarım size bunun sonu nereye varacak? Bakın köpekbalıklarına, 250 milyon yıldır aynılar ve hayatlarından çok memnunlar. Oysa biz ne yaptık? Önce hiç gereği yokken sudan çıktık. Daha sonra da en büyük aptallığı göstererek ağaçlardan indik ve kuyruklarımızı yok ettik. Kuyruk sokumunuz var ama kuyruğunuz yok. Sorarım size, ağaçlarda mutlu değil miydik?”

Kalabalığın cevabını beklemeden devam etti, “Elbette çok mutluyduk ama aç gözlülüğümüz bizi ağaçlardan indirdi. Evrimin oyununa geldik sevgili kardeşlerim. Kahrolsun evrim, yaşasın ters evrim” 

Kalabalık tekrar gülüştü. “Sen önden git ağaçlara, biz seni takip ederiz”, “Bütün gün muz mu yenir ya” diye tepkiler geldi. Ben ise, arkamda sarkan kuyruğun ne işe yarayacağını düşünüyordum. Konuşmacı hemen önümde olmasına rağmen, bağırarak, “kuyruk ne işimize yarayacak?” diye sordum. 

Kendisini ciddiye alan tek kişi olduğum için gülümseyerek bana doğru döndü ve kuyruğunu bırakıp sorumu cevapladı. “Çünkü sevgili kardeşim, kuyruk güzeldir ve işlevseldir. Onu üçüncü bir el gibi kullanabiliriz. Çok değil, 10 milyon yıl sabredersek, tekrar bir kuyruğumuz olabilir. Kimseye ihtiyacınız olmadan sırtınızı kaşımak güzel olmaz mı”. Bu haliyle bir dava adamı ya da aklı başında bir bilim insanından çok iş bilir bir kuyruk satıcısına benziyordu. 

Kuyruk fanatiğini geride bırakıp, kongre binasına doğru yürümeye başladım. Ama ne mümkün, adım başı ya bir evrim yanlısı ya da bir evrim karşıtı önümü kesiyordu. Kimisi elime bir kağıdı tutuşturuyor, kimisi de standlarına uğramam için kolumu çekiştiriyordu. Evrim yanlıları da ve evrim karşıtları da sandığınız gibi homojen gruplar değildi. Her birinin içinde sayısız fraksiyon vardı. Evrim karşıtları kendi içlerinde iki ana kola ayrılıyordu: evrime hiçbir şekilde inanmayan ve onu Darvin ’in baş rolünü oynadığı büyük bir tezgah olarak görenler ve evrimin olduğunu kabul eden fakat ona karşı olanlar. Tahmin edeceğiniz gibi evrime hiçbir şekilde inanmayanların çoğu dini gruplardı. Aralarında tüm türlerin dünyaya başka bir uygarlık tarafından ışınlandığına inananlar da vardı, yine de çoğu tanrının dünyayı ve tüm mahlukatı altı günde yarattığına inanıyorlardı. İçlerinde sapkın olarak görülenler, dünyanın gerçek jeolojik yaşı ile bu meşhur altı gün arasında bir bağlantı kurarak tanrının yaşını hesaplamışlar. Aslında basit bir matematiksel oranlama ile buldukları bu yaş elbette astronomik sayılacak kadar büyüktü. Yine de onların standında gördüğüm dünyanın pazartesi görünümü, Salı görünümü ve böylece devam eden altı günlük farklı hallerini gösteren modelleri hoşuma gitmemişti. Tanrının dünyayı yarattığı altı günün ilkinde, (Tanrının pazartesisi diyorlardı) dünya kıpkırmızı bir portakalı andırıyordu. Salı günü ise, rengi kirli bir gri gibiydi. Bildiğimiz mavi halini ise Cuma günü almıştı. Pazar ise yorulan Tanrı dinlenmişti. 

Ucuz bir öğle yemeği fiyatına alabileceğiniz, tanrının haftası küreleri, bir metal çubuğun üzerine yerleştirilmiş altı farklı küreden başka bir şey değildi. Fazlasıyla kitsch olarak gördüğüm bu küreleri, insanlar evlerinde kutsal bir şeymiş gibi saklıyorlardı. Elbette azgın evrimcilerin alaylarına maruz kalıyorlardı ama yine de tanrının haftası önünde diz çöküp dua etmek onlar için bir ibadetti. Bunlardan birini satmak isteyen güler yüzlü bayanı kibarca reddettim. 

Devamı kitapda...

 

Mehmet Emin Arı

 
setstats