Fotoğrafçı...

 
               



Fotoğrafçının sıcak bir ağustos öğle sonrasında elinde bir sürü bavul ve çantayla kasabaya gelmesi büyüğünden küçüğüne kadar bütün kasabalıları sevindirmişti. Geleceğini önceden bildirmesine rağmen, otobüsten inince karşılaştığı kalabalık karşılama komitesi fotoğrafçıyı önce şaşırtmış, ardından güldürmüştü. Karşılama komitesi “merkezin gözüne girmek” için her şeyi yapan işgüzar kaymakamın marifetiydi. Kaymakam vali olmak istiyordu çünkü karısı vali karısı olma hırsı içindeydi. Bir komite “teçhiz etmiş” olmasına rağmen taşralı memurlara özgü kompleksiyle fotoğrafçıyı karşılamaya bizzat kendi gitmemişti. Meşhur bir fotoğrafçı olsa bile, kaymakamın gözünde o bir sivildi ve bütün siviller gibi makam odasında kabul edilmeliydi. 

Fotoğrafçı ne olup bittiğini anlamadan, karşılama komitesine sonradan eklenen kalabalık bir grupla birlikte kendini kaymakamın makam odasında buluvermişti. Her hareketine bir anlam yüklemeye çalışır gibi abartılı el hareketleri yapan kaymakamla sanatın önemi üstüne bir sohbete girmişlerdi. Kaymakamın dediği gibi sanat elbet önemliydi, zaten Atatürk de aynen böyle dememiş miydi? Atatürk’ ün sanat üzerine söylediği veciz sözü anımsamaya çalışsa da bir türlü aklına gelmedi. Emir verir bir tonda (zaten karısı ve amirleri hariç herkesle emir verir tonda konuşurdu) “sanat elbette çok önemlidir” dedi. Odadaki diğer kişiler de başlarını sallayıp sanatın önemli olduğunu teyit ettiler. 

Fotoğrafçının gelme sebebi kasabalıların tuhafına gitmişti. İçinde oturulmayan ve restarasyondan sonra evden çok müzeye benzeyen üç tarihi binanın fotoğrafını çekecekti. Kaymakamın makam odasında sıra sıra dizilmiş eşraf, açıkcası şimdiye kadar hiç önemsemedikleri ve harabe olarak gördükleri bu eski tarihi evlerin birden böyle önemli olmasına bir anlam verememişti. Yine de bu eski evlere dair dağarcıklarında ne varsa ortaya dökmeye başladılar. Eşrafın dedesinden veya ninesinden duyduğu hikayeler anlatılıp, eski evlerin önemi abartıldı. Atatürk’ün bu evlerden birinde bir hafta boyunca kaldığını iddia eden züccaciyeci Mehmet efendiye, kasabanın yerlisi mal müdürü Necmi bey hararetle karşı çıktı. O evlerden birinde zamanında kalan aslında Atatürk değil, bizzat Fatih Sultan Mehmet’ti. Evlerin önemi buradan kaynaklanıyordu. 

Aslında ne Atatürk ne de Fatih Sultan Mehmet zamanında bu evlerde kalmıştı. Hatta ikisi de kasabaya hiç uğramamıştı bile. Evleri önemli yapan hala ayakta kalmış parçaları üzerinde görülebilecek muhteşem güzellikteki tahta oymaları ve çinileriydi. Kasabalı fark etmese bile, her gün önünden geçtikleri evler aslında birer mimari şaheserdi. Kültür bakanlığının kültürsüz bürokratları da bu evlerin birer sanat eseri olduğunu bilmiyorlardı. Onlara bunu söyleyen ve evlerin çevreden ve özellikle insanlardan korunması için para veren UNICEF’di. 

Yolu kasabaya düşen bir İngiliz sanat tarihçisi, sadece kasabanın meşhur soğanlı kebabını değil, aynı zamanda bu evleri de keşfetmişti. Evrensel sanat anlayışına gönülden bağlı İngiliz sanat tarihçisi, memleketine geri döndüğünde gerekli girişimlerde bulunarak, İnsanlık mirası olarak gördüğü bu evlerin korunmasını sağlamıştı. 

Önce yabancı ekipler, ardında da proje ve en önemlisi harcanacak para gelmişti. Gelen parayla restore edilen evler eski salaş hallerinden kurtulmuşlardı. Artık kasabanın sarhoşları ve ayıpçı resimler olan dergileri okumak isteyen delikanlıların sota yeri olmaktan çıkmışlardı. Elbette evlerin restore olmasından çok, Jandarma baş çavuşunun yüksek perdeden sesiyle yaptığı uyarının da bunda etkisi olmuştu. 

Velhasıl, hikmetinden sual olunmaz UNICEF, bu evlerin fotoğraflarını çektirip güzel bir katalog hazırlamak istiyordu. Kasabalılar için bol paralı, kıt akıllı bir gavur olan UNICEF (yoksa bu kadar parayı niye boşuna harcasın ki?) bunun için meşhur bir Türk fotoğrafçı ile anlaşmıştı. Kasabada bir süre kalacak olan fotoğrafçı, basılacak katalogda kullanılmak üzere biraz kasabanın günlük yaşamını, çokça da evlerin resmini çekecekti. 

Fotoğrafçının anlattıklarından çok, daha önce on kez okuduğu resmi yazıya bakan kaymakam gerekli emirleri verdi. Fotoğrafçıya kalacak bir yer sağlanacak ve gereken tüm yardım gösterilecekti. Fotoğrafçıdan önce gelen Kültür Bakanlığının Lale amblemli resmi yazısında da yazan tam tamına buydu. 

Kasabada kamyoncuların gecelediği otele benzer bir şey vardı ama şehirden gelmiş ve muhterem UNICEF”in gönderdiği birini burada yatırmak olmazdı elbet. Kaymakamın odasında bulunan tüm eşraf fotoğrafçıyı misafir etmek için atıldılar. Evinin büyüklüğü ve namazında niyazındaki yaşlı karısı dışında namahrem kimsenin olmaması sebebiyle Kaymakam bu iş için Hüseyin efendiyi görevlendirdi. 

Ayrıca Kaymakamın uygun görmesi üzerine, kasabanın tek fotoğrafçısı Biracı Zeynel de bu işin içine dahil olmuştu. Dükkanında vesikalık fotoğraf çekmediği zamanlarda sürekli bira içtiği için lakabı biracıya çıkan biracı Zeynel (zaten muhteşem bira göbeğinden de bu ayrıntıyı çıkarabilirdiniz) her zaman olduğu gibi yarı sarhoş halde gelen hükümet emrini dinledi ve kaymakamın adını duyunca “baş üstüne, vatan için her daim göreve hazırız” dedi. Tabi ki o gün içtiği altıncı biradan sonra kutsal vatan görevinin ne olduğunu anlamamıştı. 

Daha sonrada, “Aslında ben de çekerim, niye bu adama bu kadar çok para veriyorlar” diye kahvehanede böbürlenerek asistanlık görevini kabul etti. 

Yardım konusuna gelince, sadece biracı Zeynel değil tüm kasabalı yek vücut olarak bu işe zaten fazlasıyla gönüllüydü. Fotoğrafçı, hiç görmedikleri alet, edavatla birlikte sıkıcı ve rutin yaşamlarına bir parça da olsa renk getirmişti. Kahvehahanelerde, evlerde ve dükkanlarda hep bu konuşuluyordu. En son dört yıl önce kasabaya çok yakın bir yerde, sarhoş bir kamyonun (evet, şöför değil kamyon sarhoştu) şöförü uyuyan bir yolcu otobüsüne bindirip ufak çaplı bir katliam yapmasından bu yana kasabanın adı hiç bir gazetede veya televizyonda geçmemişti. Zaten kaza haberi TRT’nin can sıkıcı resmi kanalından başka bir yerde de yayınlanmamıştı. Kasabanın adının, ölenlerin adlarından sonra televizyonda söylenmesi büyük bir sevinçle karşılanmış ve kahvehanelerde alkışlanmıştı. Bu alkışlamadan yola çıkarak kasabalıların ölüm karşısında heyecan duyan sadistler olduğunu düşünmeyin, onlar sadece kasabanın adının öyle ya da böyle geçmesine sevinmişlerdi. Kazadan sonra, soğanlı kebab dışında gerçekten övünecekleri bir şeyin çıkması elbette kasabalıları gururlandırmıştı. Ahlaksız gördükleri turistleri sevmeyen yobaz takımı bile, gavur UNICEF’den “muhterem” diye bahsediyorlardı. 

Hüseyin efendinin iki katlı evinin alt katına yerleşen fotoğrafçı hemen ertesi günü sabahtan işine başladı. İki gün çekim yapıp hemen İstanbula geri dönmek istiyordu. Çok yer gördüğü için, “taşra ilk gün çok çekici, ikinci gün huzurlu, üçüncü gün ise boğucu gelir” kuralını biliyordu. En iyisi iki gün kalmaktı. 

Fotoğrafçı, yardımcı olmak için görevlendirilen iki memur ve arkalarındaki çocuk ordusu ile birlikte sabah erkenden kasabada dolaşmaya başlamıştı. Yardımcı olmak konusunda kasabalı neredeyse yırtınıyordu. Güneş ışınlarını yansıtmak için kullanılan panoyu tutmak için neredeyse yirmi kişi gönüllü olmuştu. Evlerden tepsiler dolusu çay ve yiyecek geliyordu. Aldıkları görevin sorumluluğunda olan iki kaymakamlık memuru sürekli olarak kovalasalar da, bir süre sonra yine fotoğrafçının etrafında bir kalabalık oluşuyordu. 

Evlerin neredeyse yüzlerce fotoğrafını çektikten sonra, fotoğrafçı objektifini kasabayı ve kasabalıları çevirdi. Elinde makinesiyle fotoğrafçıyı gören kasabalılar hemen vesikalık fotoğraf çektirir gibi yüzlerinde abartılı bir sırıtma ile ve kazık yutmuş gibi objektife bakıyorlardı. Durumun yapaylığı fotoğrafçıyı rahatsız ettiği için çoğu durumda deklanşöre basmıyordu. Fotoğraflarının çekildiğini sanan kasabalılar, sanki düğün evindeymişçesine çekilen fotoğrafların kendilerine ne zaman verileceğin soruyorlardı. Aşırı ilgiden ve etrafındaki kalabalıktan yorulan fotoğrafçı işini dikkatsizce yapmaya başlamıştı. Ezbere bildiği ensantane değerlerini şaşırıyor, hatta bazen tam odaklamadan bile fotoğraf çekiyordu. 

Fotoğrafçının başını çektiği çoluklu çocuklu, serserili ve işşizlerden oluşma kalabalık iki gün boyunca kasabanın altını üstüne getirdiler. Girilmedik sokak, görülmedik insan kalmamıştı. Sadece insanlar değil kedi köpek gibi hayvanatta bu resim çekme furyasından nasibini almıştı. 

Heyecanlı kasabalılar kısa sürede ufaktan amatör birer fotoğrafçı olmuşlardı. Neredeyse hiç bakmadıkları kasabalarına birden fotoğrafçının gözünden bakmaya başlamışlardı. Her biri fotoğrafçının beğeneceğini umduğu bir manzarayı, bir ayrıntıyı ya da miskin bir kediyi neredeyse kanlı bir av heyecanıyla bulmaya çalışıyordu. Kendilerince çekilmeye değer bir şey bulduklarında heyecanla fotoğrafçının yanına koşarak gidip, gördükleri şeyin hemen çekilmesini istiyorlardı. Yufka yürekli fotoğrafçı bu aşırı isteklere karşı koyamıyordu. Bir iki poz dışında gerçekten çekilmeye değer farklı bir şey yoktu. Çoğu durumda çekilmesi istenen miskin kedi ya da bitli köpek, fotoğrafçı daha gelmeden çok önce çekip gitmiş oluyordu. Allahtan kasabada kedi köpek konusunda bir sıkıntı çekilmiyordu. Bir kedi olmazsa hemen iki adım ötede uyuz bir köpek bulmak oldukça kolaydı. 

Fotoğrafçıya yardımcı olmaya çalışan kasabalılar farkında olmadan önce dikkatli bakmaya, ardından görmeye başlamışlardı. Her gün önünden geçip gittikleri ama önemsemedikleri bir çok ayrıntıyı fark eder olmuşlardı. 

İşini bitiren fotoğrafçı yine kalabalık bir “uğurlama” ekibinin eşliğinde gecenin son otobüsüne binip gitmişti. Kısa süreli bir ziyaret için fazlasıyla duygusal bir uğurlamaydı. Kendilerini öksüz bırakan fotoğrafçıya sitemkar ve ağlamaklı bakışlarla bakan kasabalılar, otobüs gözden kayboluncaya kadar beklemişlerdi. 

Bir iki gün konuşulduktan sonra kasaba fotoğrafçıyı unutmuştu, ta ki aradan iki ay geçtikten sonra fotoğrafçının çektiği fotoğrafların bulunduğu ve muhterem UNICEF’in gavurca olarak kendi parasıyla bastırttığı kitaptan yirmi kopya gelinceye kadar. Sivilceli otobüs muavinin özensizce yere attığı kolinin içindeydiler. 

Kırk beş sayfalık, güzel kağıda basılmış ama maalesef gavurca yazılan kitabın içeriğini hiçbir kasabalı çözememişti. Son iki yıldır öğretmen gelmediği için İngilizce dersleri boş geçen liseliler, ellerinde sözlüklerle kitabın sırrını çözmeye çalışsalar da başarısız olmuşlardı. Yine de kapak sayfasında muhterem UNICEF’in adını görmek onları mutlu etmişti. Müslümanlığı kabul ettiği, hatta ilerlemiş yaşına rağmen sünnet olduğuna dair rivayetler vardı. Deli Ziya’ya bakılırsa, muhterem UNICEF sürekli olarak onunla görüşüyordu. Dediğine göre, yakında buraya yerleşecek ve herkese iş sağlayacak bir yem fabrikası kuracaktı. Hangi yolla görüştükleri ve dil engelini nasıl aştıklarını pek kurcalamayan kasabalı, bu dostluğa ve kurulacak olan yem fabrikasına inanmışlardı. 

Ne yazdığını bilemedikleri kitabın içindeki fotoğraflar, kasabalıların hayatını bir daha asla eskisi gibi olmayacak şekilde değiştirdi. 

Devamı gelecek...

Mehmet Emin Arı