Gülistan

 
               


Yüzüstü çırılçıplak uzanmış yatıyorsun yanımda. Tavşan uykusu seninki biliyorum. Ağustos sıcağında zaman bile buharlaşıyor. Buhurlar çıkıyor yirmi dört yaşındaki teninden. Buhurlar doluyor odaya, birazdan yağmur olup yağacaksın.

Yatağın baş ucundaki elbise karmaşasının üstünde duran gülleri usulca alıyorum. Kıpırdanıyorsun biraz, öylece kalakalıyorum bir an. Sonra tekrar uykundasın.

-Rüyanda nereye gidersin meleğim?

-Bir gül bahçesi var, oranın kraliçesiyim.

-Gülistan mı?

-Evet gülistan, güllerin tek ülkesi, gül bahçesi.

Kırmızı güllerden birinin yaprağını koparıp sırtının sincap kavisinin tam ortasına koyuyorum. Kazara mıydı? bilmiyorum, parmak uçlarımla dokunmuştum yolda yürürken. Parmaklarım batmıştı tenine ve kaybolmuştu etinde.

Bir gül yaprağı daha kopartıp sağ omuz başına koydum. İki elini yastığın üstüne koymuşsun. Bir tane de sol omuz başına.

-Omuz başları neden önemli senin için?

-En düz çocukluk kavisi sanırım. En uzak yola giden en kestirme eğri yol.

-Başka?

-Bir de sanırım çiçek aşısı izi.

-O niye?

-Masumiyetin mührü

-Bu mu?

Parmağınla dokunuyorsun üstüne. Özlemle bakmıştım o gün cafede.

-Evet orası, aşıdan kaçmamışsın.

-Kaçmadım ama acımıştı epey. Ağladım.

-Bir gün öperim acısı geçer.

-Kim bilir bir gün...

İki gül yaprağı ile masumiyet mührünü kapatıyorum. Şimdi öpsem uyanırsın. Uyanınca öperim, acı kalmaz ki.

-        her şey bir şeyin karşıt değil mi?

-         evet öyle, siyah, beyaz, dün ve yarın

-         sevişme neyin karşıtı peki. Madem baştan çıkaracaksın beni, bul bunu

-         ölümün sanırım

-         Olur mu hiç? Sıfır puan. Ölüm yaşamın karşıtı

-         Hayır küçük hanım, yaşamın karşıtı yaşanmazlık, can sıkıntısı. Uzman yazar garantisiyle söylüyorum

-         Emin misin?

Elimi uzatıp diz kapağına dokunuyorum parmağımla. Etinin hududunda çorabın elektrikli duvarı. Tırnaklarımı batırıyorum sinemanın karanlığında. Başın omzuma düşüyor. Kulağıma eğilip çilek kokusu sesinle fısıltıyla “bunu bana anlat bir gün yazar, sevişme neden ölümün karşıtı” diyorsun. Sonra kulağımı öpüyorsun. Islak nefes, bir yılan hızla dolanıyor vücudumda.

İki yaprak daha kopartıp dizlerinin çukurlarına koyuyorum. Neden oynuyorum bu tuhaf oyunu? bende bilmiyorum. Güllerle üstünü mü örtüyorum, yoksa tenini mi soyuyorum bilmiyorum? Güllerin kokusu ağustos ayı kırılganlığında teninin kokusuna karışıyor. Buhurlar var odanın içinde, yağmur sonrası toprak gibi. Ama nereye yağdın peki?

-Parmaklarımı öp

Dizinde başım, yatıyorum.

-Kaç kere?

-Saymayı unutuncaya kadar.

-Ama sonsuzu biliyorum ben.

-Olsun, sen say.

Ellerin dökülüyor kırlangıç yağmuru gibi dudaklarıma. Daldan kiraz yediğim zamanlar gibi. Gözlerin kapanıyor, diğer elinle saçlarımı çekiyorsun. Canım yanıyor.

-Isır hadi parmağımı dalımdan

Dişlerim geçiyor parmaklarına. Saçımı hırsla çekiyorsun. Canım yandıkça dişlerim daha da batıyor ellerine. Kırlangıç yağmuru sağanak oluyor. Bir çığlık kopuyor senden.

-         Nasıl yaptın bunu?

-         Ben de bilmiyorum inan. Dedim ya ölümün tersi. İkisi de gizemli.

 İkinci gülü alıp yapraklarıyla açıkta kalan elini kapatıyorum. Bir diş izi ucunda. Teninin kafiyesi meleğim.

Bu gülde bitti. İyi ki 11 tane almışız. Asal sayıları seviyorsun ya

-Kaç tane alalım

-11 tane olsun

-Niye 11

-Uğurlu sayım, hem 11 asal sayı, bilirsin severim

Şaşkın çiçekçiye bakıp “on bir tane olsun, şu kırmızılardan” dedim. Gülüyorsun muzipçe. Gamzene sanki bir okyanus sığacak.

-         Eve gidince C dilinde arama algoritmasını anlatacak mısın? Gülleri aldım bak, söz verdiğim gibi.

-         Tamam, bubble search’ü anlatacağım ama ısırmak yok göğüslerimi söz mü? Yoksa ben de ısırırım asla baba olamazsın.

-         Söz!

-         Gerçekten tahrik ediyor muyum seni? Teknik bir konuyu anlatırken

-         Evet, deliler gibi.

-         “Wanda adındaki balık” filmindeki kadının Rusça’dan etkilenmesi gibi mi?

-         Evet

- İyi ki  bizim bölümde okumamışsın. Her bayan hocanın dersinin sonunda bir orgazm sigarası ha!

İnanılmaz bir kahkaha yükseliyor senden. Herkes dönüp bize bakıyor. Elimi kuvvetlice sıkıyorsun. Yüzüm kızarıyor.

Tek, tek gül yapraklarını omuz çizgine koyup kasıklarına inen bir yol yapıyorum. Usulca ama, düşecek domino taşlarını dizer gibi. Bunların üstüne basarak inebilir tüm bir zaman. Yoksa tenine düşersem batabilirim.

-         Saçlarım nasıl?

-         Kumral nehir, güzel işte

-         Peki gözlerim

-         Yeşil zümrüt, Kaf dağının tepesinde

-         Hadi bıyık yapalım saçlarımdan sana

-         Yapalım

Omuzlarına dökülen saçlarını elinle kıvırıp dudaklarımın üstüne getiriyorsun. Bir tutam sarkıyor yanağıma, sonra dudaklarımı da kapatıyor kumral nehir. Dudaklarım nehrinden içiyor yavaşça. Ellerinle başımı sarıp öpüyorsun. Gözlerimiz kapanıyor.

-Isırma dudaklarımı, kanatıyorsun

Sonra dişlerin geçiyor dudaklarıma. Taze elma kokusu geliyor burnuma. Boş ver kanasın.

Bir yap bozu tamamlar gibi belinin üstünü örttüm. Keşke saysaydım yaprakları. Kaç yaprağa denk düşüyor beyaz tenin?

-         Sen her şeyi bilirsin, söyle bakalım düzüşmeyle, sevişme arasındaki en önemli fark ne?

-         Sevişirken insan kendine de dokunur

-         Felsefesini de bulmuşsun, maşallah. Haydar Dümen bir, sen iki

Birlikte gülüyoruz. Güller yeter mi?. Dört tane kaldı, açıkta bir yer kalmaz umarım. Hafifçe hareket ediyorsun. Aman uyanma meleğim. Bir yaprak çarşafa düşüyor, alıp yerine koyuyorum.

Kalçalarının üstünü kapatıyorum. İlk kez o cafede görmüştüm, sen lavaboya giderken arkandan bakmıştım. Krem rengi, arkasından fermuarlı dar eteğin sulu boya gibi resimler çiziyordu. Hemen dağılan, hemen kuruyan.

Çikolatadan bir parça kopartıp elinle yediriyorsun.

-         Bak bu şam fıstıklı, şam fıstık, çan fıstık değil. yazılarda hep yanlış yazıyorsun

-         Unutuyorum işte, düzeltiriz

-         Peki bir şey soracağım. Ne zaman göz koydun bana?

-         E-mailini okuyunca, gül kokuyordu

Elinle hafifçe başıma vuruyorsun.

-         E-mail gül kokar mı şaşkın? Okurlarına sarkar mısın peki hep böyle?

-         Asla!

Kalçalarını örttüm işte, bu etek modelini kimse bilmiyor inan. Kırmızı gül yapraklardan. Sırtından akan nehir burada ince bir çay oluyor. Kalçanın gamzesinde ne saklanıyor meleğim?

 

-         E peki niye göz koydun bana?

-         Güllerin ülkesinden bahsetmiştin, bir de şu kuantum bilgisayarına yorum getirmiştin ya

-         Evet hiç öyle search algoritm olur mu?

-         Etkilendim işte

 

Yine bir kahkaha kopuyor senden. Mavi boncuk bilezikli bileğin kıvrılıp saçlarımı okşuyor. Şefkat zamanı...

Güller ne güzel koktu. Perde hafifçe sallanıyor rüzgardan. Hava kapandı, yaz yağmuru yağacak sanırım.

Gül yapraklarını kalçalarının çizgisinin bittiği yere yukarıdan bırakıyorum. Ne demişti Cemal Süreya hatırlıyor musun?

-         Bir isim bul bakalım kadınlığıma. Ayıpçı olmasın ama, kelimelerin büyücüsü sensin

-         Bebek ülkesinin kapısı, ahırda gezdirilmiş gül kokarmış

-         Sen mi buldun bu sözü

-         Yok, hayır koku Cemal Süreya’nın bir şiirinden

-         Yaşasaydı över miydi şiirlerini?

-         Bilmem, belki...

Bacaklarının kardeşliğinin başladığı yer gül yapraklarıyla doluyor. Rahminin kafiyesine dokunmaya korkuyorum.

Güller insaflı davrandı, hala iki tane var. Bacaklarını örtüyorum. Yatakta dizlerimi kıvırmış yanı başında oturuyorum. Rüzgar yine esiyor, yağmur kesin yağacak. Sırtım üşüyor.

Bir tane, bir tane daha... Ayak bileklerine iki karış kaldı.

-         Ayağıma gümüş halhal alacağım.

-         Koskoca bilgisayar mühendisin, ne derler iş yerinde?

-         Olsun, bileklerimi seviyorsun ya.

İncecik bileklerindeki ufak zincirli 900 ayar gümüş halhalı da örttük. Az kaldı gülistanı tamamlamaya. Şimşek çaktı uzaklarda.

Ayak tabanların ne güzel duruyor. Yan yana bitişik, bir çizgi olmuş. Bir uyurken uslusun deli kız.

 

-         Elma şekeri alalım hadi

-         Alalım. Bahçeli’deki pastane satıyor

-         Ben alayım sana, elma şekeriyle kandıracağım seni. Çıtır delikanlı oluyorsun bazen.

-         Bu göbekle mi? Koskoca adamım ben ya, senden 13 yaş büyük

-         13 iyi, o da asal sayı. Göbekle değil, gözlerinle şair.

Apartmanın merdivenlerinde elma şekerini ısırıyoruz bir ben bir sen. Yüzümüz gözümüz şeker. Durmadan öpüşüyoruz.

-         Eve kadar sabret deli, iki kat kaldı

-         Çıtır şairim

Gülümsüyorum. Yağmur başladı işte. Tamam, bitti işte gülistan haritası. Oda serinledi. Usulca kalkıyorum yataktan, üstümü giyiniyorum. Sonra yerdeki elbiselerini topluyorum yavaşça.

Tül perdeyi aralayıp elimi uzatıyorum. Yağmur avuçlarımı ıslatıyor. Dönüp sana bakıyorum. Uyanıyorsun yavaşça. Şaşkınlıkla üstünden yatağa dökülen gül yapraklarına bakıyorsun.

-         Bunlar ne deli adam?

-         Gülistan

Uyku mahmuru gülümsüyorsun. Yanına gidip avuçlarımdaki yağmur suyunu yüzüne sürüyorum.

-         Yüzünü yıkayalım önce yağmurlarla

-         Karnım acıktı ama, şu kebapçıya gidelim. 

-         Tamam gidelim.

Yüzünü ıslatıyorum avuçlarımla. Gözlerini kapatıyorsun uslu kız. Saçlarını iki yana ayırıyorum parmaklarımla. “Hadi giyin, gidelim”. Şimdi küçük kızımsın.

Kalkıp giyiniyorsun. Seni izliyorum hayranlıkla. Çorabını giymek için oturuyorsun. Arkan dönük bana. Önce sağ ayak, sonra sol...

Yapraksız güllerin saplarından birini elime alıyorum. Badi parmağıma batıyor gülün dikeni. Bir damla kan geliyor, silmiyorum ama. Sakinleştirici bir acısı vardı.

Yanına oturuyorum yavaşça, eteğini uzatıyorum. Parmağındaki kana bakıyorsun dehşetle.

-         Ne yaptın öyle

Parmağımla sus yapıyorum. Sonra kanı dudaklarına sürüyorum. Hoşuna gitmiyor biliyorum ama ses etmiyorsun. Dudakların kıpkırmızı. Uzanıp dudaklarını öpüyorum. Ağzımda gülistan toprağı tadı.

-         Niye yaptın bunu?

-         Teşekkür etmek için

-         Ne için?

-         Sen gelmeseydin bileğimi kesecektim jiletle

-         Saçmalama bebeğim ne olur, ben ne yaptın?

-         Tekrar doğurdun ya beni

Sevecen gülümsüyorsun. Şimdi anne oldun biliyor musun? Elini yanağıma koyup bakıyorsun uzun, uzun.

-         Hadi hemen gidip, gelelim. Yine sevişmek istiyorum seninle, gül yapraklarının üstünde, koca bebeğimle

-         Hadi gidelim, arabayı sen sür ama

-         Olur. neydi o şiir söylesene, Cemal Süreya’nın, dün e-maille attığın

-         Önce öp, Sonra doğur beni

-         Evet, önce öpüp sonra doğurayım seni, hadi kalk, lahmacun istiyorum bol limonlu, güller solmaz di mi biz gelinceye kadar?

-         Solmaz merak etme

Sokak kapısında sımsıkı sarılıyorsun bana. Başım saçlarına gömülmüş, yağmur ve gül kokuyorsun.

-         Şimdi anladım

-         Neyi?

-         Neden sevişme ölümün tersi.

Öpüşüyoruz ayakta, gülistan ülkesinde.

 

Mehmet Emin Arı

 
setstats