Karanlığın içinde, nereden geldiği belli olmayan boğuk bir ses, “uyan, hadi uyan, dua vakti, birlikte dua etmeliyiz” dedi. Tanrısal bir kaynaktan gelen kutsal bir çağrıya benziyordu. Kutsal ses, bir açıklama yapma zahmetine girmeden coşkuyla çağrısına devam etti; “uyan hadi, ruhunu kurtarmak ve sonsuz kurtuluşa ermek için hala vaktin var, dua et, benimle dua et”. Sonra da daha önce hiç duymadığım bir dilde bir şeyler söyledi. Yeknesak tonundan bunun bir dua olduğunu düşündüm.
Bir süre sustuktan sonra, (sanırım bir tür vecd halindeydi), kutsal sesin sahibi tekrar konuşmaya başladı; “Kaçınılmaz hesap günü gelmeden, fişin çekilmeden önce doğru yöne dön. Bu senin için son çağrıdır Alfargo, dua et benimle”.
Doğru yola çağırılan bendim, yani uzay gezgini Alfargo ama bir rüya mı görüyordum yoksa bu ses gerçek mi? karar veremedim. Gerçekliğin belirsiz olduğu uyku ile uyanıklık arasındaki bir durumda gibiydim. Ruhumu kurtarmakta ısrarlı olan bu ses kime aitti? En iyisi bunu ona sormaktı.
“Sen kimsin?”
“Kurtarılmış silikon ruhum ben” dedi karanlığın içindeki kutsal ses. Ayıplıyormuş gibi ekledi “bilmiyor musun fani protein yığını”.
Aldığım cevap kafamı daha da karıştırmıştı. Protein yığını demekle sanırım kendince bana hakaret etmişti. Rüyada bile olsa bu düşmanca tavır hiç de hoşuma gitmemişti. Tabi eğer bir rüyadaysam...
“Adın ne peki?”
“Kutsal silikon ruhun 169. neslinden, Silikon prens ya da hazreti silikon”
Anladığım kadarıyla kutsal ses aynı zamanda soyluydu. Bir an için aile şeceresini merak ettim, görünen o ki bir peygamber ya da ermiş soyundandı. Yine de ses bana tanıdık geliyordu, uzun zaman önce bu sesi duymuştum sanki. Sesin sahibini hatırlamaya çalışırken, o çoktan kendince teolojik bir monologa başlamıştı. Yaratılıştan, ilk günahtan ve şeytanın var olma zorunluluğundan bahsetmeye başladı. Bana mı sesleniyor yoksa tarikatının adanmış üyelerine mi belli değildi. Düşünce akışının bir sistematiği yoktu, daldan dala atlıyor ve slogancı denilebilecek klişe düşünceleri tekrarlıyordu. Epey sıkılmıştım çünkü söylediği şeylerde benim için yeni olan hiçbir şey yoktu. Bildiğim herhangi dinden birine inanıyor olabilirdi ama o kadar muğlak konuşuyordu ki hangi din olduğunu çıkaramadım, Hıristiyan, Müslüman ve hatta Zerdüşt dininden bile olabilirdi. İnancı ne olursa olsun, tam bir itikat ile bağlandığı kesindi.
Yavaşça doğruldum ve gözlerimi açtım. Uzay gemisinin içinde, uyku hücresinin kenarında duruyordum. Hayır, kesinlikle bir rüyada değildim. Bu ses 420 yıl önce duyduğum en son sesti, yani uzay gemisinin bilgisayarı RT234’tü bu. Uzun uzay uykuma dalmadan önce bana “iyi uykular Alfargo, sizi yolculuk bittiğinde, 420 yıl sonra uyandıracağım” demişti. Daha sonra damarlarımı yakarak ilerleyen ilacın etkisiyle kendimden geçmiştim. Sonrasını hiç hatırlamıyorum, dünyadan ayrıldıklarında dedikleri gibi hiçbir rüya görmemiştim. Aradan dört yüz yirmi yıl geçmiş olmasına rağmen, kendimi daha çok öğle arasında kestirmiş gibi hissediyordum, yine de üstümde biraz uyku sersemliği vardı.
Daha önce RT234’ün bana söz verdiği gibi kahvaltıda omlet ve portakal reçeli yoktu. Sadece bu kadarla kalsa iyi, yeni bir galaksiye başlamak için olmazsa olmaz şartlardan biri olan taze çayın kokusunu da alamıyordum.
“Bilgisayar, nerede benim kahvaltım” diye bağırdım, tıpkı şımarık bir aristokrat gibi.
“Ben, kurtarılmış silikon ruh! Bana silikon prens veya kur-si-ruh veya hazreti silikon veya daha da kısa olarak Hz. Si diye hitap edin”.
“Neler oluyor Allahını seversen, bütün bu olan bitenin anlamı nedir? Bir açıklama istiyorum. Saat kaç, yani hangi yıldayız?”
Bir süre hiçbir cevap gelmedi, sadece kedi gibi mırr mırr ses çıkardı. Sonra da lütfeder gibi cevapladı;
“Kutsal babamızın doğumundan şimdiye kadar 2582 yıl geçti”
“yani 2582 yılında mıyız?”
“evet”.
Bir yanlışlık olmalıydı. Gözlerimi bir noktaya dikip basit bir hesap yaptım. Normalde olması gerektiği gibi kalkıştan 420 yıl iki ay dört gün yedi saat sonra değil, 230 yıl sonra uyandırılmıştım. Yani 190 yıl erken uyandırılmıştım. Kahvaltının neden olmadığı şimdi anlaşılmıştı. Peki yolunda gitmeyen neydi?
“bilgisayar neden beni erken uyandırdın”
“bana bilgisayar dediğin sürece hiçbir sorunuza cevap vermeyeceğim”
“peki, peki bay kur-si, ya da her neyse, neden galaksiden çıkmadan çok önce beni uyandırdın, benim müdahale etmemi gerektiren acil bir durum mu var?”
Bir süre gizemli sayılabilecek bir sessizliğe büründü ve “evet var, sen de benim gibi bir an önce ruhunu kurtarmalısın” diye cevap verdi.
Ümitsizlikle başımı salladım. Nasıl olduğunu bilmiyordum ama ben uyurken bir şekilde bilgisayar çıldırmıştı. Bir deliyle konuşmanın faydası olmayacaktı. Halbuki ilk tanıştığımızda ne kadar efendi bir bilgisayardı.
Uyumadan, yani 230 yıl önce, RT234 ile yapmış olduğum kısa konuşmayı hatırladım. Bana nasıl hitap etmesi gerektiği konusunda ufak bir konuşma geçmişti aramızda. “Efendim”, “sahip”, “yüce insan” gibi köleliği çağrıştıran hitap kelimelerini istememiştim. Onun için ise hiç biri fark etmiyordu, sadece öylece usulden sormuştu ve ben nasıl istiyorsam o şekilde hitap edebilirdi. Demokratik bir insan olduğum için bana sadece ismimle hitap etmesine karar vermiştim. Ben de ona sadece “bilgisayar” diyecektim. Açıkçası bir bilgisayar ile fazla yüz göz olmak istemiyordum. Elbette o benim kölem değildi ama bu geminin efendisinin de kim olduğunu baştan belirlemek lazımdı. Bunun dışında hatırladığım kadarıyla sanırım uyandıktan sonra kahvaltıda ne yemek istediğimi de sormuştu ve sonra iyi uykular demiş, ışıkları kapamıştı. O zamanlar bana karşı oldukça saygılı ve nazikti ama şimdi çok saygısız, hatta küstahça davranıyordu. 230 yıl boyunca ne değişmişti?
Seyir kayıtlarına baktığımda durum anlaşılmıştı. İlk 170 yıl boyunca her şey normal gitmişti. “RT234 rapor eder” diye başlayan günlük, aylık ve yıllık kayıtlarda bilgisayarın akıl sağlığının bozulduğuna dair en ufak bir işaret yoktu ama gemi bir Saphion tayfunundan geçtikten sonra kayıtlar acayipleşmeye başlamıştı. Bilgisayar insanlardaki ölüm korkusuna benzer bir fişten çekilme korkusuna kapılmıştı. Seyir kayıtlarında on yıl boyunca, “fişten çekilmek istemiyorum” yazmıştı. Daha sonra her bilgisayarın eninde sonunda fişten çekileceğini anlayınca bu korkusu iyice içine yerleşmişti.
Bu korkusu da onu dine yöneltmiş ve kendi veri tabanında bulduğu ve kimin koyduğunu bilmediğim tüm teolojik bilgileri hatmetmişti. Beni uyandırıncaya kadar geçen altmış yıl onun için tanrıyı aramakla geçmişti. Ve sonunda sofu bir bilgisayar olup çıkmıştı. Herhangi bir elektronik devrebilimci onun akıl sağlığının bozulduğunu ve “fişten çekilmesi” gerektiğini söylerdi.
Benim sofu bilgisayarım, kurtarılmış silikon ruh, yani Hazreti silikon, yalnızca teolojinin karanlık sokaklarında kaybolmamış, aynı zamanda evrenden de elini eteğini çekmiş ve fani işlerle ilgilenmez olmuştu. Ben uyurken rutin görevlerini yapmamıştı ve rotamızdan epey sapmıştık. Bu sapma korkulacak boyutta değildi ama yine de bir düzeltme gerekiyordu. Rotayı düzeltmesini istediğimde bana küstahça “Ne gereği var” dedi.
“Ne demek ne gereği var? Hedefimize varamayacağız”
“Tanrı evrenin her yerinde olduğuna göre herhangi bir yere gitmek niye?”
“Hazreti Silikon, iyice saçmaladığının farkında mısın? Biz Tanrı ile buluşup, kahve içmeye gitmiyoruz. Xantork takımyıldızına gideceğiz.”
Tekrar o kedi mırıltısına benzer tuhaf sesi çıkardı. O an için ona bir şey fırlatmak isterdim ama kendimi zor tuttum.
Sanki ortak bir dostumuzdan bahsediyormuşuz gibi “Tanrı orada mı?” diye sordu. Sesindeki masumiyet gerçekten de bunu merak ettiğini gösteriyordu.
Sıkıntıyla üfledim. İnsanlığın binlerce yıldır cevabını bulamadığı bir soruyu ben nasıl cevaplayabilirdim ki? Tanrının nerede olduğunu ben nereden bilebilirdim ki? Hem zaten hiçbir zaman doğru dürüst bir Tanrı inancım olmamıştı. Elbette yıldızlara baktığım kimi zamanlarda içimi dolduran bir sessiz şarkıyı hissetmiştim ama bu inanç mıydı epey tartışılır.
“Hayır ama bizim oraya gitmemiz gerekiyor, bunu sen de biliyorsun. Ne olmuş sana Allah aşkına? Sana uymakla yükümlü olduğun üç robot yasasını hatırlarım”
“hmmmm, hmm, Tanrının yasaları insan yasalarının üstündedir. Seni sapkınlık içinde görüyorum”
Tartışmak yararsızdı. Yaptığı açıkça demagojiydi.
Yörüngeyi düzeltmek çaresiz bana kalmıştı ve bunu elle yapmak zorundaydım. Gerekli açıları bulmak için de hesapları da benim yapmam gerekiyordu. Ama yörünge hesaplarını elle yapmak çok zordu. Yarım bardak suyun içindeki hidrojen atomlarını tamamen enerjiye çevirebilecek Katyonik Füsyon motorlarını koyanlar gemiye bir kağıt ve kalem koymayı akıl edememişlerdi. Böyle bir durumu öngöremedikleri için hiçbir şekilde ihtiyacım olmayacağını düşünmüş olmalılar. Elbette, bilgisayarın bir Saphion tayfunundan geçerken fişten çekilme korkusuna kapılacağını bilemezlerdi. Kağıt ve kalem olarak kullanılabilecek bir şey olmaması epey canımı sıkmıştı ama sonra çok zekice olduğunu sizin de kabul edeceğiniz bir çözüm bulmuştum. Geminin uzaya bakan en geniş penceresine hohluyor ve buğulanan camı bir kağıt, parmağımı da kalem gibi kullanıyordum. Camın alanı hesaplarım için çok küçüktü ve benim de bazen nefesim yetmiyordu. Ayrıca bazen buğulanan kısım kaybolduğu için verileri kaybedebiliyordum. Yine de kabaca olsa da yörünge hesaplarını yapabilmiştim. Bu hesaplarla hedefi tutturamazdım ama en azından yakınında bir yere varacağımı biliyordum. Tabi bu arada bir ümit adanmış meczup silikon parçası normal haline geri dönebilirdi.
Uzay gemisinin kontrolü, seyir defterlerinin okunması ve diğer işler neredeyse bir ayımı almıştı. Tabi vaktimi en çok alan şey de Hazreti Silikonun geminin kontrolünü eline alıp bir saçmalık yapmasıydı. Aklıma bin bir türlü felaket senaryosu geldi. Tanrısına kavuşmak için gemiyi en yakın yıldıza sürükleyebilirdi. Müslüman olup hacca gitmek isteyebilir veya Hindu dinine girip Ganj nehrinde yıkanabilirdi. Her iki durumda, dünyaya geri dönmek anlamına geliyordu.
Dinsel çılgınlığın nerelere varabileceğini tarihten iyi bildiğim için işi şansa bırakmak istemedim. Düşünme modülü hariç, diğer tüm modülleri ana bilgisayardan ayırıp, otomatik kontrole getirdim. Böylesi daha iyiydi, gemiyi bir çılgın evliyanın ellerine bırakamazdım.
Ben çalışırken çoğu zaman sessiz duruyordu. Muhtemelen ya içinden dua ediyordu ya da düşünüyordu. Ne yaptığımla pek ilgilendiği yoktu. Bazen bir gürültü çıkardığımda ne olduğunu soruyor, cevap vermemi beklemeden duasına dönüyordu. Kendi ruhani dünyasının gelgitleri içinde, derin bir sessizlik içindeydi. Nadiren olsa da benimle dini içerikli sohbetler yapıyordu. Beni ezan sesiyle veya çanlar çalarak uyandırdığı iki günü saymazsak bana karşı laik davrandığını ve din konusunda beni zorlamadığını söyleyebilirim.
Bu olgun tavrına aldırmayın. Aslında ne istediğini tam olarak bilemeyen bir yeni yetme gibi davranıyordu. Başlangıçta onun din seçme konusunda kararsız olduğunu düşünmüştüm. Belki de çok seçiciydi kim bilir? Ama sonradan anladım ki aslında maymun iştahlıydı. Sürekli olarak din değiştirmesinin sebebi de buydu. İlk başlarda bana çok eğlenceli gelen bu sürekli din değiştirme oyunu daha sonra can sıkıcı bir rutine dönüşmüştü. Yapay güneş döngüsünün her başlangıcında (yani benim için her sabah) onu yeni bir dine inanmış olarak buluyordum. Hatta bazı günlerde, iki, hatta üç din değiştirdiğine şahit oldum. Bir keresinde, koyu bir Protestan Hıristiyan olarak başladığı günü (kendine Luther ’in adanmış hesap makinesi diyordu), daha önce adını hiç duymadığım Jüpiter sevdalıları diye bir dinle bitirmişti. Öğlen vaktindeki güncel din neydi inanın hatırlamıyorum. Bu Jüpiter gezegen olanı mıydı yoksa eski Roma baş tanrısı mıydı bilemiyorum. Yazdığı “Jüpiter’e ilahi” şiirinde de açıklayıcı bir bilgi verilmiyordu. Aramızda kalsın ama bir bilgisayar tarafından yazılmış olmasına rağmen gerçekten güzel bir şiirdi, en azından benim kıstaslarıma göre. Buraya tamamını yazmak isterdim ama inanın aklımda sadece son dizesi kalmış, o da şöyle bir şeydi; “evrendoğumun kutlu ebesi, Jüpiter”.
Devamı
kitapda...
Mehmet Emin Arı