Onunla konuşmalıyım.
Bu lanet olası yerden kaçmak için onu ikna etmeliyim ama bunu
nasıl yapacağıma dair en ufak bir fikrim yok. Belki en doğrusu
basit bir iletişim yolu denemek.
“Şimdi
beni iyi dinle, baş parmak yukarı EVET, aşağı ise HAYIR
demek, anladın mı?”
Boş bir gözle
bana bakıyor. Sanırım anlamadı. Tam ümidimi kesecekken bir el
uzanıyor ve baş parmak yukarı kalkıyor. Sonunda beni duydu. Şükürler
olsun, sadece evet ve hayırdan oluşsa bile ortak bir dilimiz
var.
Biraz nazik
ve anlayışlı olmalıyım. Onu hiç tanımıyorum. “Beni duyduğuna
sevindim. Sana birkaç sorum var. Sadece “evet” ya da “hayır”
diye cevaplaman yeterli. Anladın mı?” Tekrar baş parmak yukarı.
“Ne suçu
işledim? Hırsızlık mı?” Baş parmak aşağı.
“Yolsuzluk,
saldırı veya başka bir adi suç mu?” Hayır Hayır Hayır.
Daha önce
aklıma gelen ve en çok korktuğum soruyu en son soruyorum.
“Cinayet mi?”
Baş parmak
hiçbir tereddüt göstermeden kalkıyor. Tanrım, olamaz! Kimi öldürdüm?
Gerçekten bir katil miyim?
“Kimi öldürdüm,
yazabilir misin?” Hayır.
Bir yabancıyı
mı? Hayır.
Tanıdık
birini. Evet.
Bir erkek.
Hayır.
Bir kadın.
Evet.
Kız arkadaş.
Hayır.
Benimle ilişkisi
var mıydı? Evet.
Karım mı?
Evet.
Midem bulanıyor.
Daha fazla bir şey bilmek istemiyorum. En azından şimdilik.
Tanrım demek karımı öldürdüm. Ne zaman ve nasıl? Nasıl bir
kadındı? İnsan karısını neden öldürür ki? Bir katil miyim
ben? Ya da katil o muydu yoksa?
Kim öldürdü
sen mi? Hayır.
Ben mi?
Evet.
Ama nasıl
olur...
Aynı masum
göz bana bakıyor. Sanırım haklı, bu bakışın sahibi bir
katil olamaz. Kendi gözüme bakıyorum. O vahşi parıltılar her
şeyi anlatıyor gibi.
“Ne zaman
geldim? Dün mü?” hayır.
“İki gün
önce?” Hayır
“Bir
hafta” Hayır.
İki hafta.
Evet.
Keşke geçmişimi
hatırlayabilsem. Tek hatırlayabildiğim iki hafta öncesine ait
silik bir anı. Ondan öncesine dair hiçbir şey hatırlamıyorum.
Kim olduğumu bile...
İki
hafta öncesi. Uyumlandırma merkezi operasyon salonu girişi.
Üstümdeki
manyetik kelepçe sadece ufak adımlar atmama izin veriyor.
Nereden geldiği belli olmayan parlak ışıklarla aydınlatılmış
uzun bir koridorda tek başına ve çırılçıplak yavaşça yürürken
ölesiye korkuyorum. Polis beni yakaladığında ve adalet
bilgisayarının önüne çıktığımda bile bu kadar korkmamıştım.
Neden korktuğumu bile bilmiyorum. Belki belirsizlik. Buraya niçin
getirildiğimi bile bilmiyorum. Sanırım bir hapishane olmalı
ama hiç de bir hapishaneye benzemiyor. Suçlulara ne olduğunu
kimse bilmezdi, tabi suçlular hariç. Onlardan bir daha haber alınamadığına
göre yönetim bilgisayarının marifetiyle ortadan kaldırılıyordu.
Belki büyük atom çöp yutucuları gibi bir şeye atacaklardı
beni. Bir yerden girip bir yerden atmosfere karışacaktım, hem
de oksijen olarak. “Umarım beni güzel bir kadın solur” diye
içimden geçirdim. Kendi kendime yaptığım bu espri bile kaygımı
azaltmadı.
Dikkatlice
etrafı kolaçan ettim. Boynumdan aşağı sarkan manyetik kelepçeye
bakmak için kendimi zorladım ama ayaklarım dışında hiçbir
yerimi hareket ettiremiyordum. Ellerim eski
zaman askerleri gibi iki yanımda hareketsiz duruyordu. Gözlerim
bile sabitlenmişti.
Birden
nereden geldiği belli olmayan yumuşak bir kadın sesi ışıklı
koridoru doldurdu. Garip ama insanı rahatlatan yumuşak bir
sesti.
“Uyumlandırma
merkezine hoş geldiniz” dedi. Uçaklar kalkmadan önce acil
durumlarda yapılması gerekenleri anlatan ses kayıtlarına
benziyordu.
Aptalca
cevap verecek gibi oldum ama sakin kadın sesi benim cevap vermemi
beklemeden devam etti.
“Şu
anda veri toplama koridorundasınız, lütfen koridorun sonuna
kadar yavaşça yürüyün. Durmanız ya da geriye dönmeniz
durumunda size negatif uyumlandırma işlemi uygulanacaktır.”
Bunun
anlamını çok iyi biliyorum. Bütün vücudunuza binlerce ufak iğne
batırılmış gibi bir acı her yerinizi kaplıyordu. Şu
kahrolası manyetik kelepçenin işi olmalı. Beni yarı felç
yapabildiğine göre...
“Merkezimizin
amacı sizi cezalandırmak değil, uyumlu hale getirmektir. Burası
bir hapishane değil, rehabilitasyon merkezidir.
İlkemiz,
suçlu yoktur, uyumsuz insan
vardır. Şu anda uyumlandırma operasyonu için gerekli
veriler toplanmaktadır. Operasyon süresince ve sonrasında bir
acı hissetmeyeceksiniz.”
Operasyon?
Ne operasyonu? Kahrolası orospu neden bahsediyordu?
Elimde
olmadan koridorun ortasında durdum. Birden görünmez binlerce
ufak iğne vücuduma batmaya başladı, ellerime, kollarıma, gözlerime
ve her yerime. Acıyla tekrar yürümeye başladım. Bütün iğneler
birden yok oldu.
Koridorun
sonuna geldiğimde bir adam beni bekliyordu. Kolumdan tutup beni
girişinde “Operasyon Odası” yazan yere doğru yönlendirdi.
“Uyumlandırma
operasyonu nedir? Bana ne yapacaksınız?” dedim kaygıyla.
Neredeyse yalvarıyordum.
Adam
hiçbir şey demedi. Yüzüme tiksintiyle baktı ve sadece kapıyı
açıp, beni hafifçe içeri itti. Ameliyat masasına benzer uzun
bir yatak ve onun hemen başındaki büyük bir disk dışında
bilgisayar merkezini andırıyordu. Duvarlarda dördüncü nesil
kuantum bilgisayarları tanıdık gelmişti. Üç tane büyük
ekranda dönüp duran insan vücudu resimleri vardı. Bir tane de
dokusal holografik resim. Elli santim boyundaki çıplak bir adam,
boş gözlerle bakarak kendi etrafında dönüp duruyor. Ellerini
bir şeyi tutar gibi açmış.
Bu
benim!
Tanrım
ne yapacaklar bana?
Ameliyathane
ve bilgisayar merkezi karışımı garip yerdeki dört kişi sıradan
günlük kıyafetleri içindeler. Ne yüzlerinde ameliyat
maskeleri var ne de ortalıkta başka bir tıbbi alet. Beni içeri
iten adam dışında hiç biri bana bakmadı bile, daha çok önlerindeki
ekranlardan akan verileri takip ediyorlardı.
“Ne
yapacaksınız bana?” diye bağırdım. Var gücümle ellerimi
ve ayaklarımı hareket ettirmeye çalışıyorum ama nafile.
Korkudan ölüyorum. Çığlık atmaya başladım ama yanımdaki
adam hemen manyetik kelepçenin üstündeki tek düğmeye bastı.
İstemli bütün kaslarım birden felç oldu. Ağzım bile
öylece açık kalmıştı. Sonra büyük bir karanlık beni içine
alıverdi.
Kendime
geldiğimde bir yataktaydım. Her yeri beyaza boyanmış bir
odadaydım. Ufak bir lavabo, tuvalet ve masaya benzer bir şey.
Yatağın tam karşısında açık bir kapı duruyordu. Açık bir
kapı?! Tekrar dikkatle baktım. Kapı da yok.
Evet
kapı açıktı. Daha doğrusu kapının olduğu yerde hiçbir şey
yoktu. Odanın bir kapısı yoktu. Gözlerimi kırpıştırarak
tekrar baktım. Hayır, gözlerim beni yanıltmıyordu, kapı diye
bir şey yoktu. Sadece duvarda dışarıya açılan kocaman bir
delik. Birden bir şeyin daha farkına vardım. Sağ gözüm görmüyordu.
Sadece sol gözüm görebiliyordu. Dikkatle baktığımda sadece
burnumu görebildiğim fark ettim. Sağ gözüme ne oldu? Kör mü
olmuştu?
Yavaşça
doğruldum. Bağlı değildim ve boynumda asılı o kahrolası
manyetik kelepçe gitmişti.
Masa
gibi şeyin üstünde yiyecek bir şeyler vardı. Elimi uzatarak
bir bardak su almak istedim ama sağ elim öylece duruyordu.
Hareket etmedi. Bu sefer sol elimle denemek istedim. Allahtan sol
elim sağlamdı. Bardağı aldım ve baktım. İçinde şüphe
uyandıran bir şey yoktu. Hem zaten beni öldürmek isteselerdi
bunu çoktan yapmışlardı. Suyu bir dikişte bitirdim.
Ne
olduğunu anlamaya çalışıyordum. Sağ elim neden hareket
etmiyordu? Merak ve kaygıyla kucağımda duran sağ elime
bakarken birden garip bir şey oldu. Sağ elim kendi kendine
hareket edip önce gözlerimi ovuşturdu, ardından saçlarımı
geriye attı.
Tuhaf?!
Kim yaptı bunu? Sanki bedenime başka bir ruh girmiş gibiydi.
Benden habersiz bağımsızlığını ilan etmiş sağ elim uzandı
ve masadaki ekmeklerden birini aldı. Ekmeği gözümün önüne
getirip bir süre baktı ve ağzıma götürdü. Ağzım kendiliğinden
açıldı ve ekmekten bir parça aldı.
Ekmeğin
tadı güzeldi. Daha sonra sağ elim, anlayışlı bir anne gibi
uzanıp bir parça tavuk aldı ve yine ağzıma götürdü. Sanki
bir bebekmişim gibi beni sabırla besledi.
Neler
oluyordu? Şaşkınlıkla sağ elime baktım. Sanki bana ait değilmiş
gibiydi.
Tekrar
kapıya baktım. Başımı tekrar kapıya çevirdim. Belki
birilerini bulursam bir açıklama yapabilirlerdi.
Ayağa
kalktım. Bu sefer sağ ayağım sanki beni dinlemiyormuş
gibiydi. Neredeyse onu sürüyerek yavaşça hücreden çıktım.
Etrafı incelemeye başladım. Burası alabildiğince garip bir
yerdi. Kapısı olmayan bir sürü oda geniş bir avluya bakıyordu.
Odaların oluşturduğu büyük dairenin tam ortasında ufak yeşillik
bir alan vardı. Birkaç kişi oturmuşlar yeşillik alanda bir şeyler
yapıyorlardı. Kimisi kitap okuyor, kimisi ise öylece gökyüzüne
bakıyordu. Gördüğüm manzara sakin bir parka benziyordu. Görüntü
öylesine huzur veriyordu ki hani sadece bebeğini gezdiren bir
anne eksik gibiydi.
Uyandığım
hücrenin hemen yanındaki hücreye baktım. Onun da kapısı
yoktu. İçeride bir adam yatağa uzanmıştı. Kimdi, neydi
bilmiyorum ama belki bana bir açıklamada bulunabilirdi. Yine sağ
ayağımı sürüyerek yanına gittim.
Adam
her yerde bedavaya dağıtılan elektronik kitaplardan birini
okuyordu. İncecik cam parçasını gözünün hizasına tutmuş
dikkatlice bakıyordu. Besbelli ki kitaba dalıp gitmişti. Kendi
durumumu bir an için unutup adamın ne okuduğunu merak ettim.
Durumum gerçekten tuhaftı.
Adam
benim varlığımdan habersiz kitabını okumaya devam etti. Biraz
daha yaklaşınca beni çok şaşırtan bir şey oldu. Adamın sağ
eli bir kalemle hemen dizinin üstünde duran büyükçe bir
deftere hızlı, hızlı bir şeyler yazıyordu. Olan bitenden
habersizmiş gibi görünen adam ise hiç istifini bozmadan sol
elinde tuttuğu kitabını okumaya devam ediyordu. Aynı anda hem
okuyup hem de yazabilen biri? Birden aklıma sağ elimin bağımsız
hareketleri geldi. Adamın tuhaf davranışı ile benim durumum
arasında bir bağlantı olabilir miydi? İçimde berbat bir sezgi
vardı.
Adamın
dikkatini çekmek için öksürdüm. Elektronik kitabı yavaşça
indirdi ve bana baktı. Sağ eli ise hiç umursamadan yazmaya
devam ediyordu.
“Bir
konuğumuz var, şu aptal romanına bir süre ara verebilir misin?
Dikkatim dağılıyor” dedi.
Sanki odada ikimizden başka biri var gibi seslenmesi deli
olduğunun bir kanıtı mıydı? Sonra bana dönerek, “merhaba,
sen yeni gelensin sanırım, oda 41”.
“Evet,
yeni geldim. Daha doğrusu yeni uyandım. Şu lanet olası
operasyondan sonra. Bana ne yaptıklarını bilmiyorum. Belki siz
açıklarsınız. Biraz önce kime seslendiniz? Ayrıca sağ
eliniz nasıl oluyor da...?” diyecektim ki sözümü tamamladı.
“Sağ
elim nasıl oluyor da tek başına hareket ediyor? Çünkü sağ
elim ona ait”
“O
kim?” diye sordum merakla.
Adam
gülümsedi ve sağ el durdu.
“Dostum,
anlaşılan her şeyi sana baştan anlatmak en iyisi, geç otur”
dedi ve oturmam için yatakta yer açtı.
Sağ
eli yine yazmaya başlayınca sinirle uzanıp kalemi sol eliyle
aldı. Sağ el kalemi vermeye pek niyetli görünmüyordu. Bir süre
adamın sağ eliyle, sol eli arasındaki garip kavgaya şahit
oldum.
En
sonunda adam sinirle “keser misin şunu lütfen!” diye bağırdı
ve eller arasındaki kavga bitti. Sol el, sağ elden kalemi alıp
masaya benzer çıkıntının üstüne koydu.
“Evet,
böyle daha iyi, anlayışın için teşekkür ederim”
Durumun
sakinleşmesine nedense ben de sevinmiştim. “Adam bir şizofren
miydi?” acaba diye düşünmeye başlamıştım. Deli olduğu
kesindi ama hastalığının adı her neyse bulamamıştım. Hem
gen eliminasyonu metodu ile şizofreni otuz yıl önce tarihe karışmamış
mıydı? Yine de onun yanında olmak nedense bana rahatsızlık
vermiyordu. Görünüşü gayet normaldi
ama deminki o garip kavga da neyin nesiydi peki?
“Dostum,
burası uyumlandırma merkezi, ya da bizim kendi aramızda dediğimiz
gibi “iki beyinliler hapishanesi”
“İki
beyinliler mi? Anlamadım? Yani iki beynin mi var? diye sordum.
“Sadece
benim değil, buradaki herkesin iki beyni var, ya da beyinciği
diyelim, sen dahil?”
“Nasıl?
Bir insanda nasıl iki beyin olabilir?”
“Şu
çok merak ettiğin uyumlandırma operasyonunda sağ ve sol beyin
yarım küreleri akıllı elektro-manyetik nötron bıçağı ile
birbirinden ayrılır. Bu operasyonu ilk kez yüz elli yıl önce
Epilepsi diye bilinen bir hastalık için kullanmışlardı, tabi
o zaman tıp çok ilkeldi. Neşter dedikleri ilkel keskin bıçaklarla
yapıyorlardı bu işi. İlk kullanım amacı epilepsi denen
hastalığın korkunç krizlerini engellemek içindi. Hastalık
gen replikasyonu ile ortadan kalktı ama teknik hala kullanılıyor.
Hoş o zamanlar sadece büyük beyin küreleri birbirinden ayrılıyordu.
Arada bulunan carpus collesum adlı bir sinir bağlantısı
kesiliyordu.
Şimdi
ise beyincik dahil olmak üzere tüm beyin ayrılıyor. Her neyse.
Yüz yıl önce yapılan tedavi için yapılan bu operasyon şimdi
cezalandırmak için yapılıyor. Hoş, orospu çocukları buna
uyumlandırma diyorlar. Ne komik değil mi? İnsanın bütün
uyumunu mahveden bir operasyon için oldukça ironik bir ad”
dedi ve gülümsedi.
“Ceza
mı?” diye sordum. Bir suç işlediğimi hatırlamıyordum. Daha
doğrusu hiçbir şey hatırlamıyordum. Geçmişime ait bir şeyler
bulabilmek için beynimi zorlarken, sağ elim sakin bir şekilde
saçlarımı karıştırıyordu.
“Evet,
cezalandırmak için. Epilepsi hastalarına yapılan bu
operasyonun bir yan etkisi hemen ortaya çıkmıştı. Unutkanlık,
el ve ayakları kontrol edememek, senkronizasyon bozukluğu, yürüme
ve konuşma zorluğu. Hatta bazı vakalarda mutlak şizofreni. O
da geçmişte kalmış bir hastalık. Genetik ayıklamadan sonra
artık kalmadı. İnsanların birden fazla kişilikleri oluyordu,
birkaç günlüğüne olsa da. Ama bunun bir ceza olarak kullanılması
fikri bir yazara ait.
“kim
o?”
“fikrin
babası 65 yıl önce ölmüş bir bilimkurgu yazarı, Mehmet Emin
Arı. Bir öyküsünde bu tuhaf cezayı yazmış. Tabi gerçek
olarak kullanılacağını bilmeden sanırım. Vucüdu kesmeden
dokuları kesebilen nötron neşteri ve senkronizasyon mikrochipi
yapılınca, onun fikri de yaşama geçirildi.
“Beyne
eklenen senkronizasyon cihazını bile yazmış bok herif. Ama nötron
neşteri onun fikri değil” dedi memnuniyetle.
“Bok
herif” dedim ben de nefretle.
“Umarım
hiçbir yerde mola vermeden cehenneme gitmiştir. Her neyse, sen
ne suç işledin?”
Sağ
elimin tuhaf davranışları şimdi açıklığa kavuşmuştu.
“Suç
mu? Ne suçu? Hiçbir şey hatırlamıyorum”
“Neyse
haklısın, boş ver. Eğer sen bilmiyorsan o biliyordur muhakkak.
Anlayacağın dostum, tek bedende iki kişilik ortaya çıkıyor.
Yani ben ve o!” dedi gülümseyerek. Sağ eli havalandı ve bana
sevinçle el salladı.
“Dikkat
et! bunu ben yapmadım, o yaptı.” dedi sanki bir sihirbazlık
numarasının sırrını açıklar gibi.
“Ha
bu arada adın ne?”
“Mehmet”
“Ben
de Ahmet, onun adı ise Kaan, kendi ismini kendi koydu. Ben eski
bendeki ismimi biliyordum. Ben ve Kaan sizlerle tanıştığımıza
memnun olduk.”
Sağ
el tekrar havalanıp heyecanla el salladı.
Şaşkınlıkla
adamın sağ eline baktım. O
ise şaşkınlığıma aldırmadan umarsızca sağ eline baktı.
Bir süre sessiz kaldık. Şaşkınlığım hala geçmemişti.
Suskunluğu onlar bozdu.
“Onunla
konuştun mu?”
“Kiminle?”
dedim aptalca.
Adam
hayal kırıklığına uğramıştı. Belirgin bir şekilde yüzünü
ekşitti. Sanırım anlayışsızlığım onu epey yoruyordu.
“Tabi
ki diğer yarınla dostum. Onunla konuşmanın bir yolunu bulman
lazım. Uyumlandırma operasyonundan sonra konuşma yetisi bir yarıda
kalır. Senin durumun da aynı. Sen konuşabildiğine göre demek
ki o yazabiliyor. Genelde böyle olur. Sen sağ yarım beyin küresisin,
o ise sol beyin. Sen sağ beyin yarım küresi olduğuna göre, vücudunuzun
sol tarafına hükmedebilirsin. Yani sol el, sol ayak ve sol göz.
“
“Gözlerde
mi ayrı?” diye sordum dehşet içinde.
“Evet,
maalesef öyle ama bu bazen eğlenceli olabiliyor. Dur sana bir
numara gösterelim. Hadi Kaan, dostumuzu biraz eğlendirelim”
dedi.
Sol
el kitabı yerden aldı, sağ el ise kalemi. Adamın sol eli ve sağ
eli yavaşça birbirlerinden uzaklaşırken gözlerde sahiplerini
takip etti. Eskiden seyrettiğim belgesellerdeki tuhaf kurbağalar
gibi adamın sol gözü sola, sağ gözü sağa gitmişti.
Gözleri
iğrenç görünüyordu ama adam yaptığı numaradan çok memnun
gülümsedi. Daha sonra bir daha gülümsedi, sanırım bu sefer
diğer yarısı gülümsemişti. Belki de alkışlamamı
bekliyorlardı, kim bilir.
Şaşkınlığımın
geçmesini bekledi. “Aslında sen de yapabilirsin” dedi,
“hadi bir dene”. Kalemi sol elime, kitabı da sağ elime uzattı.
İsteksizce aldım ve gözümün önüne getirdim. Kalemi yavaşça
sola hareket ettirdim. Sol gözüm kalemi takip etti ama sağ gözümün
ne yaptığını bilmiyordum. Adam bir kahkaha patlattı. Tabi ardından
bir kahkaha daha. Bu çift kahkahaların nedenini hemen anlamıştım.
Benim de gözlerim bir o yana bir bu yana gidiyordu. Açıkçası,
bunu becermek çok da hoşuma gitmemişti.
Uzun
süre sessizce durdum. Kalemi sağ elim aldı. Tam bir şeyler
yazacak gibiyken, adamın sağ eli hızla uzanıp kalemi kaptı.
Sağ elim kalemi kurtarmaya kalkıştı ama artık çok geçti.
Adam
mahcubiyetle gülümseyip, “kusura bakma, kalem ve kağıt
buradaki en değerli şeyler, o bu konuda çok hassas” dedi.
Yaramazlık yapan çocuğundan mahcubiyetle bahseden bir baba gibi
konuşuyordu.
Kapısı
olmayan hücremin (ya da oda mı demeliydim?) kapı komşusu olan
adam yani Ahmet, bana uyumlandırma merkezini gezdirdi. Banyo,
elektronik kütüphane, spor salonu, yemekhane vs. ortada hiçbir
gardiyanın olmaması ve kapı adına bir şeyi görmemem
dikkatimi çekmişti. En sonunda dayanamadım ve sordum.
“Neden
gardiyan ve kapı yok? Nasıl bir hapishane burası?”
Bir
adımını attıktan sonra biraz bekleyip sonra diğer adımını
atan adam umutsuzca gülümsedi.
“Çünkü
gerek yok. Tüm işleri robotlar yapar. Ayrıca güvenlik diye bir
kaygıları da yok. Çıkış kapısı hemen orada ama oradan çıkanlar
hep geri döndüler.”
“Neden
geri döndüler? Neden kaçmadılar? Madem kapı ve güvenlik
yok?”
Sorularım
onu sıkmışa benziyordu.
“Ben
dahil hemen herkes denedi ama beceremedi.
Eliyle
sol kolumun dirseğe yakın kısmındaki şişkinliği gösterdi.
“Burada
bir implant verici var. Hemen kemiğin içinde. Kırmızı çizgiyi
geçtiğin anda her yerine binlerce iğne batmış gibi olur ve
sen geri dönmek zorunda kalırsın. Denemesi bedava ama hiç önermem.
Hem zaten dışarı çıksan ne olacak ki? İki beyinlilerin dışarıda
yaşamaları imkansız. Görmüyor musun? Biz aslında kötürümleştirilmiş
insanlarız. Normal dünyada ne bir iş yapabiliriz ne de normal
bir hayatı sürdürebiliriz.”
“Ama
neden?” diye çaresizlikle sordum.
“Neden
olacak dostum, bir bedende iki insan nasıl yaşayabilir.”
Bir
bedende iki insan. Tanrım ne lanet! Keşke başka bir ceza
verselerdi. Belki bir ölüme bir başka ölüm. Daha
adil olmaz mıydı? En azından makul bir ceza.
Onunla konuşmalıyım.
Bu lanet olası yerden kaçmak için onu ikna etmeliyim ama bunu
nasıl yapacağıma dair en ufak bir fikrim yok. Belki en doğrusu
basit bir iletişim yolu denemek.
İki
hafta sonra, iki beyinliler hapishanesinde...
Ondan
nefret ediyorum. Daha altı yaşında bir çocuk olmasına rağmen
ondan ölesiye nefret ediyorum. Ve daha tanışalı iki hafta
oldu. Evrenin belki de en dar mekanında yani kendi vücudunuzun içinde
bir başkasıyla yaşarsanız eninde sonunda ondan nefret
edersiniz. Bir evi sevmediğiniz biriyle paylaşmaya benziyor ama
ondan daha berbat bir durum.
Devamı
kitapda...
Mehmet Emin Arı