Eskimoların yazılmamış geleneklerine uygun olarak bütün kabile yaşlı adamın çevresinde bir çember olacak şekilde birleşmişti. Herkes gelmişti. Zamanında kendisi de bir çok kere bu vedalaşmaya gelmişti ya. Bu sefer uğurlanan olacaktı, uğurlayan değil. Yüzünde sakin bir gülümsemeyle herkese tek, tek baktı. Kimilerinin sadece elini tuttu, kimisini kucakladı.
Hiçbir şeyin farkında olamayacak yaştaki küçük torununu kucağına aldı, soğuktan kızarmış burnunu kendi burnuna sürttü ve onu kokladı. Sonra gülümseyerek annesine geri verdi.
Vedalaşmalar bitince yorgun kollarını havaya kaldırdı, öylece tuttu bir süre. Kalabalıktan birkaç kişi sessizce ağlıyordu. Ağlayanlara anlayışla baktı ve ağır adımlarla kıyıda çıkıntı yapmış buzun üstüne doğru yavaşça yürüdü.
Bunun üstüne gelince yavaşça oturdu ve bağdaş kurdu. Elinde büyük bir mızrağı tutan adama bakıp yavaşça "Tamam" der gibi başını salladı. Genç adam tam mızrağı ile buzu itecekken, kalabalıktan fırlayan bir kadın elindeki ufak bir torbayla koşturarak yanlarına geldi. Bir şey demeden elini kaldırdı. Genç adam durdu.
Kadın elindeki torbayı iki eliyle tutarak, buz tanrısına bir şey sunar gibi yaşlı adama uzattı. Buruk bir gülümseme her ikisinin yüzüne yayıldı. Yaşlı adam iki eliyle torbayı alıp önüne koydu ve başını salladı.
Kadın doğrulmadan geriye bir iki adım attı. Güçlü iki kol mızrağı kullanarak büyükçe buz parçasını denize doğru itti. Buz parçası hafif bir çatırtıyla kıyıdan koptu.
Buzun çıkardığı çatırdama sesi çok azdı, belli belirsiz duyulmuştu ama sanki ürkütücü bir çığlık kopmuş gibi hemen herkes kısa bir süre için gözünü kapadı.
Kim çığlık atmıştı?
Sakin dalgalar buzdan yapılmış ufacık sandalı yavaşça açıklara götürürken, yaşlı adam sabit gözlerle geride kalanlara baktı. Yüzünde, bir duyguyu anlatan bir ifade yoktu. Öylece bakıyordu. Yarım daire haline gelmiş kalabalık da gözden kayboluncaya kadar orada durdular. Hiç hareket etmeden ve hiçbir ses çıkarmadan ufukta yavaşça kaybolan adama baktılar. Arada esen keskin ve soğuk rüzgar saçlarını savurmasa, onların hepsini donmuş sanırdınız.
Denizin üzerindeki yaşlı adam bir nokta haline gelinceye kadar kıpırtısız durdular. Sonra o nokta da gözden silindi. Ama onlar hala öylece duruyorlardı. Neden sonra yaşlı adamın torununun ağlaması sessizliği böldü. Birden hepsi yavaşça hareketlendi ve ağır, ağır, buzdan yapılmış evlerine doğru yürümeye başladılar. Aralarından bazıları, bir iki kere geriye dönüp baktı. Gördükleri sonsuz mavi bir okyanus ve üzerindeki buzlardı ama yaşlı adam yoktu artık.
Yaşlı adama torba içinde su ve tütsülenmiş balık getiren kadın hala kıyıda duruyordu. Gözleri sabitlenmiş, en son gördüğü noktaya bakıyordu. Kadın birden bir çığlık attı. Acı bir çığlıktı bu. Bütün buzlar ve bütün kutup parça, parça oldu. Kadın da parçalandı ve yere döküldü.
Ama buzdan yapılmış evlerine doğru yavaşça yürüyenlerden hiç biri dönüp bakmadı. Kadının çığlığı buzlardan oluşmuş dağlardan yankılandıktan sonra birden kesildi. Geride sadece ayakların altında ezilen karın sesi ve denizden esen rüzgarın tuhaf şarkısı kaldı.
--0--
Ellerini kalın postun içinde birleştirmiş yaşlı adam artık göremediği karadan gelen bir çığlık duydu. Ne kadar yaşlı olursa olsun hala bir avcının kulaklarına sahipti. Gözlerine inen bulanık bulutlar geldi geleli artık çok iyi göremiyordu ama kulakları onu asla yanıltmazdı. Ama sanki, etrafını saran sakin dalgalarla kendi kendiyle konuşur gibi duran denizin her yerinden geliyordu gibiydi çığlık. Sağdan, soldan ve sonsuzluğa kadar uzanan denizin bir ötesinden, her yerden geliyordu çığlık.
Çığlık çok keskindi, ayakları güçsüz kalmadan önce kovaladığı avlarda kullandığı mızrak uçları kadar keskindi. Mızrakla yaralanan hayvanların çıkardığı hayat sesi kadar keskindi. Çığlığın kanatması için tene değmesi yetiyordu ama yaşlı adamın hiçbir yeri kanamadı. Tuhaf ama denizin her yerinden gelen bu çığlık onun içini ısıttı.
"Deniz beni selamlıyor" dedi sesli olarak. Aslında biliyordu çığlığın nereden geldiğini ve kime gittiğini ama böyle düşünmek istemişti. Gözünü kapadı. Rüzgarın ve dalgaların sesini dinledi bir süre. Anlamıştı, çığlık kendi içinden geliyordu. Kendi içindeki sonsuz denizden geliyordu çığlık. Kendi içindeki sonsuz denizin kenarında duran bir kadından geliyordu çığlık ve kadın denizdi.
İçini ısıtan çığlık kıyıya vuran dalgalar gibi kayboldu. Önce etrafa baktı, sonra da üzerinde bağdaş kurup oturduğu buz parçasına. Torunu doğunca gözlerine gelip yerleşen bulutlardan sonra bir başkaydı dünya. Çizgiler, yüzler ve uzaklıklar arasındaki farklar azalmıştı. Her yer maviydi. Biraz ötede, uzakta büyük buz parçaları gördü. Uzaktan seçemiyordu. Karaltılar vardı üstünde, bir hayvan yada bir başka bir şey? Emin olamadı.
"Yol arkadaşlarım" dedi içinden. Sonra sesli tekrarladı, "yol arkadaşlarım".
Sonra tekrar buz parçasına baktı. Ellerini kalın kürkün içinden çıkartıp buz parçasına dokundu.
Kayığım dedi içinden, sonra sesli tekrarladı, "kayığım".
Ne zaman erirdi? Bilemezdi ki. Kıyıdaki buz uzantıları ince olurdu genellikle. Belki gökyüzünde iki güneş eskiyince, belki de buzdan yapılmış iglio içindeki ateşin gece sönmesi kadar bir zamanda. Kim bilir...
Aslında çok da önemsemiyordu. Kayık erimeden o denizde çoktan eriyecekti. Buzdan kayığı denizde eriyip gitmeden o kendini sulara bırakacaktı zaten. Yeteri kadar yaşamıştı, daha fazla yaşamak istemiyordu. Sadece ama sadece kendine veda etmek istiyordu.
Biliyordu. Kendisi genç bir avcıyken, buna benzer bir buz parçasının üstüne sakince ve deniz kadar geniş bir kabullenişle oturan yaşlıların hiç birisi bir daha geri dönmemişti.
Kendisi de geri dönmeyecekti...
Elini biraz uzatıp soğuk suya daldırdı ve ıslak elini yüzüne sürdü. Serin tuzlu su hoşuna gitmişti.
Ama artık bir şeyden hoşlanmak istemiyordu. Veda etmesi gerekti her şeye, hoşlanmalara da. Çoktan yapmıştı bunu ama işte biraz kalmış.
Çok değil iki güneş zamanı öncesinde, buzdan yapılmış kulübenin içinde yanan ateşin duvarlarda yaptığı tuhaf ışık oyunlarına bakarken anlamıştı bunu. Tembel ateşin ışığı buzdan duvarlarda ona bir şey anlatmıştı. Sarı ışık buzun üstüne düşünce enerji dolu, bilge bir mavi oluyordu. Sabaha kadar ışığı dinledi ve içindeki sesi gördü. Işığın ona anlattıklarını büyük bir dikkatle dinledi. Tıpkı, küçük bir çocukken, buz tanrısının Eskimoları nasıl yarattığını anlatan dedesini dinler gibi ışığı dinledi. Buz tanrısı bir parça buz aldı eline ve nefesini verip onu ısıttı. Isınan buza "konuş" dedi. Buz konuştu. Böyle yaratılmışlardı.
Çocukluğundan kalan anıların böyle aklına gelivermesi onu şaşırttı. Eskiden, avının peşinde elinde mızrakla tutkuyla koştuğu zamanlarda hayatı hiç düşünmezdi. Bir avcı düşünmez ki, sadece yaşar. Buz tanrısının ona verdiği güç gövdesinden gitti gideli düşünür olmuştu hayatı. Her gün her yeri aydınlatan ışığı da yeni görmüştü.
Bir şeyler anlatıyordu ışık. Buzdan duvarlarda kendini bölüyor, sonra başka bir yerde topluyordu. Uzun bir çizgiden, neşeli bir yuvarlağa, sonra da peşinde koştuğu bir hayvanın şekline bürünüyordu. Işık her şeydi, her şeyde ışık.
Kulübenin içinde uyuyanların sesleri bile bölememişti ışığın konuşmasını. Torunu ağladı, annesi uyanıp sarıldı ve torunu tekrar uyudu. Buzlar tanrısın yarattığı evrende sadece yaşlı adam ve ışık vardı.
Ateş söndü, bilge mavi ışık kayboldu.
Anlamıştı, artık gitmeliydi.
Sabah olunca "gitmek istiyorum" demişti oğluna. Bir parça tütsülenmiş balık ister gibi sakince söylemişti.
Oğlu bir şey demeden baktı ona. Sanki bunu diyen babası değil de, asla karşı koyamayacağı buz tanrısı gibi başını öne eğdi. Buz tanrısı babasının ağzından konuşmuştu. Başka kim bu kadar sakin ve bilgece konuşabilirdi ki?
Oğluyla konuşalı daha iki güneş eskimişti gökyüzünde. Kendi yaşamını düşündü, kaç güneş eskimişti gökyüzünde. Çok güneş eskitmişti, parmaklarının sayısından fazla, sürüler halinde yüzen balıklar kadar çok.
Kendi babası söylemişti, güneş eskiyince bir sürü yıldız oluyordu.. Sonra ertesi gün başka bir güneş gelirdi ve o da eskiyip yıldızlara bölünürdü. Hayat buydu.
Hayatında eskittiği son güneşi ufka doğru yavaşça düşerken baktı, kararlıydı, artık bir güneş daha eskitmek istemiyordu.
Sakin denizden gelen huzursuz bir dalga buzdan kayığını hafifçe salladı. Bir an için alabora olacağını sandı ama hiç bir şey olmadı. Sadece sallandı ve önündeki torba denize düştü.
Uzanıp torbayı almak için uğraşmadı. Torba bir süre yanı başında ona eşlik etti ve sonra o da uzaklaştı. Bir an, torbanın içinde ne var diye merak etti. Merak duygusunu da kenara bıraktı.
Birden bir şeyi fark etti. Buzdan kayığı sallanıp alabora olunca hiç korkmamıştı. "demek ki" dedi içinden, "kendime çoktan veda etmişim".
Buzdan kayığının birden hızlandığını fark etti. Bir akıntı onu yakalamıştı. Ufak girdaplar başlamıştı etrafında. Yuvarlak su çizgilerini gözlere yerleşen bulutların ardından hayal, meyal seçebiliyordu. Girdapların bir tanesinin içine düştü. Buzdan kayığı kendi etrafında hızla dönmeye başladı. Bu çok hoşuna gitti. Bütün bir dünya kendi etrafında dönüyordu. Neşeli bir kahkaha attı.
Sonra buzdan kayık birden nereden geldiği belli olmayan bir sisin içine giriverdi. Koyu bir sisti bu. Gözlerinin önünden hiç gitmeyen bulutların ardında koyu bir beyazlık. Uzaktaki güneş bile ışığını azaltmıştı. Karanlık değildi ama ışık utangaç olmuştu. Belirsiz bir mesafeden ona bakıyordu.
Akıntının küçük anaforları kayboldu. Dönmüyordu artık.
Ufak bir çatırdama duydu. Kayığı eriyordu ve bir buz parçası ayrılmıştı. Eliyle kayığının etrafını yokladı. Keskin bir kenarı fark etti. Eli denizle buluştu ve üşüdü.
"Tuhaf" diye geçirdi içinden. Bir Eskimo olarak ilk kez hissediyor gibiydi soğuğu. Çok uzun zaman sonra tekrar üşümüştü. Geçmişini, ilk kez üşüdüğünü hissettiği anı düşündü ama hatırlayamadı. Çocukluğuna dair çok silik bir anı gibiydi. Belki buzdan yapılmış kulübenin içinde çıplak bir çocukken, annesinin dalgınlığından faydalanıp dışarı fırladığında üşümüştü.
Beyazdı soğuk, bembeyaz. Bunu biliyordu. Peki sıcağın rengi neydi? Ateşin göbeğindeki parıltı mı? Yok, yok daha koyu bir renkti sıcak. Güneş mi? O da olabilirdi ama sıcağın rengini tarif etmeye yetmiyordu. Karısının yüzü geldi aklına, seviştikten sonra yüzüne vuran renk. Sıcak oydu işte.
Birden sisin içinden çıktı ve güneş göründü.
Yaşamının son güneşi de yavaşça eskidi. Gökyüzünde yıldızlara bölündü. Başını kaldırıp yıldızlara baktı. Ne kadar çoktular. Nasıl oluyordu da eskiyen bir güneş bu kadar yıldız olabiliyordu? Nasıl oluyordu da sabahları yeni bir güneş çıkıyordu ufuktan?
Avcı olmayı bırakalı beri sorduğu sorulardı. "Yaşam bitince sorular başlıyor" dedi kendi kendine. Artık soru sormanın bir anlamı yoktu. Bak işte dalıvermişti yine sorulara ve ölmeyi unutmuştu.
"gitmeliyim" dedi seslice. Kendini buzdan kayığın üstünden denize bırakacakken bir ses geldi uzaktan. Biraz ilerideydi. İki mızrak atımı mesafede. Havaya neşeyle sıçrayan suyun sesiydi bu. Hemen anlamıştı.
"Bir balina olmalı" dedi içinden. Belki de bir balina ailesi, baba balina, anne balina, yavru balina.
Yanlarına gelmelerini istedi. Cılız bir sesle, annesinin ona çocukken öğrettiği balina şarkısını söylemeye başladı. Balinaların bir şarkısı vardı zaten.
Gözünü kapadı, şarkıyı söyleye devam etti. Onu duyarlardı, biliyordu. Ne kadar uzak olursa olsun, her balina bu şarkıyı duyardı.
Ufak buzdan kayığına bir şey çarptı, sarsıldı. Gözünü açtı. Bir balina gelmişti yanına işte. Buna hiç şaşırmadı. Balinaların geleceğini biliyordu. Ötekiler de hemen yakınlarda bir yerde olmalıydı.
Elini uzatıp hemen yanı başında duran balinaya dokundu. Dokunur dokunmaz balina su püskürttü. Yavaşça yağlı deriyi okşadı. Neşeli bir fıskiye biraz ötesinde gökyüzüne doğru sıçradı, yaşlı adamı ıslattı.
Sıcaktı su, sımsıcak. Karısının yüzünü hatırladı birden. Seviştikten sonra yüzüne gelen o rengi anımsadı. Kendini ıslatan suyun rengiyle aynıydı.
Kalan son enerjisiyle buzdan kayığının üzerinde doğrulmaya çalıştı. Ayakları iyice uyuşmuştu, hissetmiyordu. Elini dizine koyup, zorlukla doğruldu ve yığılır gibi kendini balinanın üstüne attı.
Bir an için düşecek gibi oldu ama büyük gövdenin üstünde tutunmayı becerdi. Sonra yüzükoyun balinanın üstüne uzandı. Ayakları suyun içinde kalmıştı ama başı ve gövdesi yukarıdaydı. Yaşlı elleriyle büyük gövdeye sıkıca sarıldı. Tıpkı soğuktan burnu kızaran bir bebekken annesine sarıldığı gibi.
Balina hiç kıpırdamadan yaşlı adamın tutunmasını bekledi bir süre ve yüzmeye başladı. Kuyruğu sakin vuruşlarla denizi geriye itiyordu.
Yaşlı adam başını kaldırdı ve gülümseyerek yaşamının son güneşinden arta kalan yıldızlara baktı.
Sonra tekrar balinaların şarkısını söylemeye başladı.
Balina su püskürttü hafifçe. Yaşlı adam ıslandı. Sıcağın rengi üstüne sindi ve bu renkle ısındı. Balina ve göremediği diğer balinalar yavaşça yüzüyorlardı.
Kaç balina vardı bilmiyordu yaşlı adam. Büyük bir aileydi ve o da onlardan biriydi. Önemli olan buydu. O yaşlı bir balinaydı.
Hızlandılar. Tüm bir balina ailesi, bilinmeyen bir yere yere doğru, neşeli balina şarkısını söyleyerek hızla yüzüyorlardı.
Yaşlı adam başını kaldırıp tekrar gökyüzüne baktı. Tüm yıldızlar başının üstünden akıp gidiyorlardı. Şarkısını daha yüksek sesle ve daha neşeyle söylemeye başladı. Neredeyse bağırıyordu. Öylesine mutluydu ki. Bazen şarkısını kesip kahkahalarla gülüyor, sonra kaldığı yerden tekrar devam ediyordu. Balinalar da kahkahasının bitmesini bekleyip ona katılıyorlardı.
Nereye gidiyorlardı? Bu coşkulu aile, bu coşkulu şarkı nereye gidiyordu?
"Dünyanın bittiği yere götürüyorlar beni. Hep merak ettiğim o uzak yere" dedi içinden.
Tutunmaktan kolları epey yorulmuştu. Az kalmıştı dünyanın bittiği yere, biliyordu. Tekrar sıkıca sarıldı balina kardeşine. Başını yasladı, bir süre onun kalp atışlarını dinledi. Balinaların şarkısı, büyük gövdelerin suyu yararken çıkardığı zarif ses ve büyük bir kalbin sesi onu mutlu etti.
Balina durdu ama hala şarkı söylüyordu. İşte, dünyanın bittiği yere gelmişlerdi. Yaşlı adam başını kaldırdı, gökyüzüne baktı. Son eskittiği güneşten olma gökten bir yıldız yere düştü. Daha önce geceleri düşen yıldızlardan çok görmüştü. Bu onun yıldızıydı. Son eskittiği güneşinin yıldızı.
"Hazırım" dedi balinaya fısıltıyla.
Tüm bir balina ailesi onun sözünü duydu. Şarkıları sustu. Hepsi derin bir nefes alıp daldılar. Yaşlı adam da onlarla birlikte son nefesini aldı ve kollarında kalan son güçle balinaya sıkıca sarıldı.
Derinlere, çok derinlere doğru gittiler. Çok derinlerde bir yerde, mavi bir ışığın içinde sıcaklığın renginde başka bir ışık vardı. Yaşlı adamın nefesi tükendikçe sıcaklığın rengi büyüdü, büyüdü ve mavi ışığı kapladı. Hemen hatırladı bu ışığı. Buzdan kulübesinin içinde, herkes uyurken dinlediği ışıktı bu. Koskocaman, sıcaklığın renginde bir ışık. Işığın içinde kayboldu.
Gördüğü en son şey de bu ışık oldu.
Balinalar tekrar su yüzüne çıktılar. Dünyanın bittiği yerden geri döndüler.
--0--
Deniz kıyısında duran kadın gökten düşen yıldızı gördü. Uzakta, çok uzakta, dünyanın bittiği yerdeydi. Düşen yıldızı tutacakmış gibi elini uzattı ama geç kalmıştı.Yapacak bir şey yoktu. Hafifçe gülümsedi ve elini salladı.
Ve sonra içinde sıcaklığın rengindeki ateşin yandığı buzdan kulübelerin olduğu yere doğru yürümeye başladı. Gecenin sessizliğinde, balinalardan öğrendiği şarkıyı söyleyen rüzgarın ve kadının ayakları altında ezilen karın çıkardığı sesten başka hiçbir şey duyulmuyordu.
yorumda
bulunmak için tıklayın
Mehmet Emin Arı