Karısını öldürmek istiyordu.
Bu fikrin nasıl oldu da birdenbire aklına geldiğini tam hatırlamıyordu. Arkadaşlarıyla birlikte erkek erkeğe rakı içerken birinin şaka yollu İtalyan usulü boşanmadan bahsettiği zaman mı aklına gelmişti? Saf saf İtalyan usulü boşanmanın ne olduğunu sormuştu. Üniversiteden beri pek kitap okumazdı. Kitap okumayı pek sevmeyen mühendislerdendi işte.
"İtalyanların hepsi Katolik Hıristiyanlar hocam. Bunlarda boşanmak yasak, bu yüzden karısından ayrılmak isteyen İtalyan adam karısını öldürür ya da öldürtür. Bu tür bir boşanmaya İtalyan usulü boşanma denir" dedi ve kendi sözlerine gülüp rakı sofrasından yapılan muhabbete dönmüştü. Sofrada herkes kahkaha ile gülerken adamın sözlerine nedense gülememişti. Elinde rakı bardağı öylece kalakalmıştı.
O geceden birkaç gün sonra işyerinde genç ve güzel sekreteri odasından çıkarken arkasından ona bakmıştı. Kalçaların elbise kumaşında yarattığı vaatkar kıvrımı görünce nedense aklına tekrar "İtalyan usulü boşanma" gelmişti.
Aynı günün akşamı sekreterini evine bırakmak istediğinde nedense hiçbir itiraz gelmemişti karşıdan. Sekreteri gamzesini çıkartarak gülümsemiş ve teşekkür etmişti. Arabadan indikten sonra içeriye sinen kadın parfümünü içine çektiğinde sesli olarak "İtalyan usulü boşanma" demişti. Kimse duymamıştı, sadece bir kendisi bir de Tanrı. Genç kadının vücudunun, zavallı kumaş eteğini ve kendi aklını olmadık durumlara sokmasını izleyerek bir süre arabada öylece kalakalmıştı.
İşte o zaman, arabada sigara içerken sekreterinin oturduğu apartmana girmeden önce yine gamzelerini çıkartarak kendisine gülüp el salladığında karar vermişti karısını öldürmeye.
"Ancak bir kadın bir erkeğe bir başka kadını öldürme ilhamını verebilir" der yazılmamış kutsal kitaplar.
Eve döndüğünde karısını her zamanki gibi yatakta uyurken bulmuştu. Karısına bakan hemşire çıkmak için onu bekliyordu. Tüm ilaçları verilmişti. Hemşire ile ayaküstü sohbet etti ve karısının durumunu sordu. Hemşire kısacık bir bilgi verdikten sonra, gece 12'de verilecek ilaçları hatırlattı ve çıktı. Onu uğurladıktan sonra hizmetçinin hazırladığı yemeği hızla yiyip karısının yanına gitti.
Karısı yatakta sırt üstü yatmış, ağzı hafif aralık uyuyordu. Her zamanki gibi bir hastane odasını andırır ağır bir koku vardı odada. Pencereyi sonsuza kadar açsanız da gitmeyecek bir ilaç, kolonya, ter ve hatta sidik kokusundan oluşma umutsuz ve sevimsiz bir kokuydu bu. Yıllardır vardı bu koku. Hiç bitmeyecek bir kabus gibi kötü bir koku.
Son beş yıldır her akşam bu kokuyu solumaktan yorgun düşmüştü. Koku kötü olmasına karşın kötü bir kadın değildi karısı bilakis iyi bir kadındı ve hep iyi olmuştu ona karşı. Şu andaki konumunu, şirketi, zenginliği ve önemli sosyal toplantılara çağrılma ayrıcalığını sağlayan saygınlığı hep karısı ve evliliği sayesinde edinmişti.
Kapıları hep karısı ve karısının babası açmıştı. Ona borçluydu, hem de çok...
Ama yine de bu koku....
Odanın içindeki kokuyu daha fazla koklamamak için yavaşça ışığı kapadı. İlaç vaktine daha üç saat vardı. Karısının yüzüne tekrar baktı. Yorgun, yaşlı ve hasta bir kadının ağzı yarı açık hüzünlü yüzünü gördü, sonra sekreterinin gamzeli gülüşü ve parfüm kokusu ve hastane odası kokusu....
Karısı sanki onun beynini okuyormuş gibi birdenbire tedirgin oldu. Odanın kapısını kapatıp içeri geçti.
Daha sonraki bir ay boyunca zavallı bir bilardo topu gibi kokular, görüntüler ve vicdanı arasında gidip geldi.
Gülünce gamzesi çıkan sekreteriyle daha da yakınlaşmışlardı. Bir gün evine bıraktığında arabada tüm cesaretini toplayıp sekreterini öptüğünde karşı koymamıştı kız ama...
"ama siz evlisiniz" demişti.
Üstüne kadın kokusu sinmişti. Gerçekten çekici bir kadının kokusu. Doya doya sevişebileceği ve sonunda gerçekten doyacağı bir tenin kokusu. Dudaklarında öpüşmenin sudan bile ıslak tadı kalmıştı. Tuhaf bir şekilde kanın tadını almış kurt gibi hissetti kendini. Bu noktadan sonra durmayacaktı, biliyordu.
Karısını nasıl öldürecekti? Her katil gibi kafasına gelen ilk gelen şey buydu. Yakalanmamalıydı. Herkes karısının uzun süren hastalıktan öldüğünü sanmalıydı. Hatta en iyisi karısı kendisi burada değilken ölmeliydi. Hastaydı karısı uzun zamandır hem de çok hasta. Hastalar eninde sonunda ölürdü. Acı çekiyordu karısı ve ölürse acısı biterdi. Hani derler ya "Allah kurtardı".
Çok fazla düşünmeden nasıl öldüreceğini hemen bulmuştu. Uzaktan bir cinayet olacaktı. Remote Control (uzaktan kontrol) gibi Remote Murder diye dalga geçti kendisiyle.
Karısının günde üç kere aldığı ağrı kesici haplardan birinin içine, Aspargam etken maddeli ilacı toz haline getirip koymayı düşündü. Aspargam aslında bir kas gevşeticisiydi ama yüksek dozda kalp kaslarını felç ediyordu. Karısı gibi kalbi çok zayıf hasta bir insanı çok rahatlıkla öldürürdü. Hele bu dozda yüz metre dünya şampiyonunu bile devirirdi. İki miligramlık maksimum dozu içeren ufak haplardan beş tanesi yetiyordu.
Kararını verdiği günden bir hafta sonra, gecenin bir vakti karısı içerde yine derin bir hastalık uykusundayken elinde ameliyat eldivenleri, ağrı kesici film tabletlerden birini özenle açtı. İçindeki ilacı boşalttı ve iki kapsülü kenara koydu. Daha sonra özenle aspargam içeren hapları jiletle küçük parçalara ayırıp toz haline getirip bir kapsüle doldurdu. İki kapsülü kapatıp, pamukla üstünü sildi. Durdu ve yaptığı ilaca baktı. Bu kapsül diğerlerinden ayırt edilemeyecek gibi duruyordu.
Yine de emin olmak için eldivenleri hiç çıkarmadan kapsülü diğer altmış kapsülün arasına koyup, kapalı gözlerle eliyle tüm kapsülleri karıştırdı. Tekrar gözünü açıp yaptığı kapsülü bulmaya çalıştı ama bulamayınca, sonuçtan tatmin oldu.
Altmış kapsülü tekrar ilaç şişesine doldurdu. Şişeye baktı. Etiketini sesli okudu: "Baş ağrısına etkin çözüm". Derin uykuda olan karısının baş ucuna gidip şişeyi ilaçların olduğu komodinin üstüne koydu.
Karısının saçlarını okşadı ve ışığı kapadı.
Ertesi gün Atatürk havaalanında Almanya uçağının kalkışını beklerken, bir taraftan uçaklara bakıyor diğer taraftan da kafasında basit bir istatistik hesabı yapıyordu.
İlaç şişesinde 60 hap var, karısı günde iki yada 3 tane aldığına göre karısının ilk gün ölme ihtimali 3/60 yani yüzde beş, ikinci gün ise 3/56 daha sonra. Yirmi gün sonra ise 3/3 yani yüzde yüzdü. Ölümcül bir hesaptan çok Bilim Teknik dergisinin son sayfalarında yer alan zeka sorularından birini hesaplıyor gibiydi sanki. O bir mühendisti...
Almanya'da yirmi gün kalacaktı. Bir sürü toplantı, geziler vs. arasında sakin sakin Türkiye'den gelecek "acı" haberi bekleyecekti.
Hiç durmayan griliği içindeki Almanya'da gezerken, günler geçtikçe heyecanı da artıyordu çünkü hesapladığı olasılık sürekli artıyordu. Akıllı bir mühendisti o. Matematiğe inanırdı sadece.
Büroyu ve evi her gün düzenli arıyordu. Karısı ve tabi ki sekreteri ile de konuşuyordu. Bir keresinde karısının sesindeki yorgunluğu duyunca bir vicdan azabı kaplamıştı içini. Az daha kalsın "sakın ilaçları içme" diye uyaracaktı. İçinde bir gel git oluşurken o sırada sekreteri aramıştı bir iş için. Kısa bir süre işten bahsedip Almanya'da başından geçen bir şeyi anlatmıştı. Anlattığı bir şey kahkaha ile gülmüştü sekreteri.
Gülünce gamzesinin çıktığını hatırladı ve sonra tabi ki o kokuyu hissetti. Etek kumaşının dolgun kalçaların biçimiyle aldığı coşku dolu yuvarlak biçimini gözlerinin önüne geldi. Heyecanlandı.
Elinde olmadan gözünü kapadı.
Dünyanın en gelişmiş birkaç ülkesinden biri olmasına rağmen Almanya'yı ve tabi Almanları sıkıcı bulurdu. Hiçbir şeyi İstanbul'a değişmezdi ama şimdi dönemezdi. İşini uzattıkça uzatıyordu. Kumaş numunelerine bakmak, şirketleri gezmek, yeni makineleri incelemek ve sonra ufak bir sorun yaratmak vs. bir sürü bahane buluyordu her seferinde. Karısı ölmeden geri dönemezdi. Tıpkı daha önce hesapladığı gibi. Her günün sabahında kafasında bir olasılık hesabı ile uyanıyordu; "bu gün 3/30". Belki Karısı bazen günde üç hap yerine iki hap içerdi. Mümkündü bu. Daha önce bazı dönemlerde olmuştu.
O günkü konuşmalarında fark ettirmeden sormuştu. Karısı "pek ağrım yok" demişti. Anlaşılan 2 li hap sisteme geçmişti.
Biraz daha beklemesi gerekiyordu. Sabırla beklemesi gerekiyordu. Eninde sonunda o hapı yutacaktı ve kendisini Türkiye'den arayacaklardı.
Ertesi gün cep telefonundan aradılar. Hamburg'dan Berlin'e kiralık bir araba ile giderken cep telefonu çaldı. Arabayı durdurmadan konuştu. Arayan kendi kardeşiydi.
"Abi, hemen Türkiye'ye dönmen gerekiyor."
"Ne oldu oğlum? Hayırdır?"
"Yengem abi, başın sağ olsun. İki saat önce ölmüş. Biz de yeni haber aldık, sana yeni ulaşabildik" dedi
"peki" dedi sadece ve telefonu kapadı.
Bundan sonra olanlar sıkıcı bir Türk filminden parçalar gibiydi. Evde ağlayanlar, gelip gidenler, vs. karısı morgo kaldırılmıştı.
Gömülmeden önce gerekli olan resmi ölüm raporunu vermek için eve gelen genç doktor nedense durduk yerde otopsi yapılmasını istemişti.
Durduk yerde otopsi istenmesi onu korkutmuştu. Doğal olmayan yollardan öldüğü ortaya çıkarsa olayı araştırmak için resmi bir polis soruşturması başlardı ve sonra...
Devamı
kitapda...
Mehmet Emin Arı