Okul sıralarına benzeyen dershanenin duvarında aluminyum çerçeveli
büyük bir uzay fotoğrafında "Kara delikten uzak dur"
diye yazardı. Bu yüz yıl önce keşfedilen kara deliklerden
birinin fotoğrafıydı. Fotoğrafta arkada parlayan bir kaç sönük
yıldızdan başka bir şey yoktu çünkü kara delikler görülmezdi.
Derse gelen öğretmenin bitmeyen şakalarından biri aklında hep
kalmıştı, "Kara dullar hep peçeli dolaşırlar".
Bol camlı eğitim binasının
duvarlarında gelen misafirlere çocukca bir sevinçle gülümseyen
astronotların hepsi "doğal olmayan" yollardan ölmüştü.
Bir hastanenin yoğun bakım bölümünde nöbetçi hemşirenin
uykusunu kaçıran bir krizle ölme mutluluğuna hiç biri erişememişti.
Çoğu öldüğünü fark edemeyecek bir hızda havaya uçmuş yada
parçalanmıştı. Bayrağa sarılı tabutların içi hep hoş
olurdu çünkü ceset namına bir şey kalmazdı. Ailelerde buruk
bir gurur da hiç eksik olmazdı. Ellerinde tuttukları gülen
resimdeki astronotu bir şehit gibi görürdü herkes. Boş tabut
bakımlı mezarlığın çukurlarından birine gömüldükten
sonra aileler başları dik bir şekilde tören alanını terk
ederlerdi.
Kara dulun cazibesine kapılıp
kaybolan astronot aileleri ve yakınları içinse durum farklıydı.
Onlarda ne gözyaşı olurdu ne de buruk bir gurur. Şaşkın şaşkın
bakarlardı. Kara deliğe düşen ve kendilerine haber alınamayan
(!) astronotlar için düzenlenen anma toplantıları hep bu
simsiyah fotoğrafın insanın huzurunu kaçırtan görüntüsü eşliğinde
geçerdi. Bir iki marş çalınır, bir iki konuşma yapılırdı
sonra herkes kara deliğin olduğu fotoğrafa sessizce bakıp
kendi iç dünyasına gömülmüş bir halde tören alanını terk
ederdi.
Yörünge bilgisayarlarının
saniyede yaptıkları milyarlarca düzeltmeye ve bilinen tüm üç
boyutlu hologram uzay haritalarına rağmen hala keşfedilmemiş
kara delikler vardı. Eksik kütle teoreminden yola çıkarak kara
delik olabilecek yerler bulunmuş ve buralar uçuş komisyonu
tarafından kırmızı bölge olarak işaretlenmişti, yani sadece
özel görev araçlarıyla gidilebilecek yerlerdi. Bunun dışında
tüm sivil trafiğe kapatılmıştı kırmızı bölgeler.
Daha ilk gençlik yıllarında
kara deliklerin soğuk büyüsüne kapılmıştı. Dost toplantılarında
bir soğuk biraya bilinen tüm kara delik teorilerini
anlatabilecek kadar çok şey öğrenmişti.
Güneşin dört katı büyüklüğündeki yıldızlar yakıtlarını
bitirince kendi çekim enerjileriyle birden hızlı bir şekilde
zayıflarlardı ve sonunda çapı bir kaç kilometre olan bir kara
dula dönüşürdü. Şairlerin güneş tasvirlerine hep gülerdi
bu yüzden. Kütle çekimi o kadar büyüktü ki ışık bile kara
delikten kaçamazdı bu yüzden -tabi ki haklı olarak- kara delik
denmişti.
Gülümseyerek o şarkıyı mırıldanmaya
başladı "kaçamazsın sen benden bebeğim". Bütün göstergeler
sakin bir araba konsolu gibi ışıklar içindeydi.
Görünmeyen adam hikayesi
gelirdi hep aklına. Çekim enerjisi ve yaydığı ışınım
nedeniyle kara delikleri tesbit etmek bazen mümkündü ama çoğu
zaman başarılı olunmuyordu. Kesin yer tesbiti imkansızdı. Bu
yüzden kara delikler uzay yolculuklarının kötü tuzaklarından
biri olmuştu. Hele hele uzayın keşfedilmemiş yeni alanlarında
kara delikler astro-mayınlar olarak bilinirdi. Sinirli bir şekilde
dile getirildiği gibi "Kara dulu" öptüğünde zaten
ona aşık olmuşsundur" denirdi. Kara dulun aşkı her zaman
ölümcül olmuştur.
Bütün bunlar neden aklına
birden geldi bilmiyordu. Ana gemiden uzakta yeni uzay bölgesini
haritalama çalışması yaparken insanı geren bu fikirler niye
kafasına üşüşmüştü? Bir kara deliğin varlığını bulmanıza
yardımcı olacak kadar kadar kütle yoktu etrafta. Her yer bol
camlı eğitim binasındaki odada asılı fotoğraftaki gibiydi:
simsiyah ve ürkütücü. Yakınlarda bir nebula yada benzeri bir
gezegen olsaydı bilgisayar kara deliğin varlığını, en azından
tehlikeli bölgeyi söyleyebilirdi. Mayınlı bir tarlada yavaş
adımlarla yürüyor gibiydi sanki. Bir mayına basınca geri dönüşü
de yoktu. Kafasında bir mayına basıp parçalandığını hayal
etti. Evet bu da berbat bir ölümdü ama en azından ne olacağı
belliydi? Peki ya bir kara deliğe düşersen? Ya kara dul birini
öperse?
Rivayetler muhtelifti. Korkunç kütle
çekimi nedeniyle çok kısa zamanda boyunuzun bir kaç ışık yılı
uzayacağını söyleyenler de vardı solucan yollarından başka
bir evrene atlayacağınızı söyleyenlerde. Hatta öbür uçta
her şeyi dışarı atan yani tüküren bir ak deliğin var olduğuna
inananlarda. Kimse tabi ki gerçeği bilemiyordu çünkü kara
deliğe gönderilen bir büyük uydunun hayali bir kürede görüntüsünün
birden kaybolması gibi kaybolan kimse geri gelmemişti. Tabi
kimse de onları aramaya gitmek için istekli olmamıştı. Olay
ufkundan sonra her şey bir kütüphane sessizliğine bürünürdü.
.
Uzay aracının klimalarından
gelen havanın sakin sesi dışında her şey sessizdi. Nadiren yönlendirme
roketlerinin pompaları çalışınca uzun bir vızıltı gibi ses
geliyordu o da kesilince yine ürkütücü bir sessizlik geliyordu
kabine. Sinirli bir şekilde ıslık çalmaya başladı. "Kaçamazsın
sen benden bebeğim" şarkısını ıslıkla söylediğini
neden sonra farketti. Bu sinirini daha da bozdu. "Güzel bir
müzik iyi olurdu" diye düşündü. "Klasik müzik çal"
dedi hayali bir hizmetçiye seslenir gibi. Ses tanıma sistemi akıllı
bir hizmetkar gibi müzik sistemini çalıştırdı. Uzun
yolculuklarda bu türden lüksleriniz vardı. Sakin bir vals çalmaya
başladı. Gözünün önünde dans eden çiftler gördü.
Elektiriğin bir eğlence sayıldığı zamanlarda mum ışığında
dans eden yüzlerce çiftin sakin dansı, dönerek dönerek ve
tekrar dönerek.
Gözünü kapatmış eliyle
hayali bir orkestrayı yönetirken güçlü bir el gemiyi güçlü
bir şekilde silkeledi. Çok kısa bir süre içinde sanki bir
yerden alıp bir yere koymuş gibi. Hatta bir tak sesi bile duydu.
Sesten sonra bilgisayar çıldırdı. Birden keskin bir alarm sesi
duyuldu arkasından kırmızı bir ışık telaşla yanıp sönmeye
başladı. Kara deliğe yakalanmıştı. Şu an Swarzswild çapında
olmalıydı. Roket motorlarının yakıt pompaları deliler gibi
çalışıyordu. Hepsi ama hepsi. Soğuk bir ter boşaldı alnından.
Olduğu yerde kalmıştı. Roketlerin ışığı camdan geçip yüzünde
dağılıyordu. Gemi kendi kendine bir ölüm kalım mücadelesi
vermeye başlamıştı. Hayali bir yörüngede dönmeye başladığını
algıladı. Roketlerin tüm acınası çabasına rağmen gemi
yerinden milim kıpırdamadı. Artık çok geçti. Kara dul onu
yakalamıştı.
Henüz olay ufkuna girmemişti.
Yakıt motorları uzun bir vınlamadan sonra birden sustular. Gemi
sanki pes etmiş gibi suskunluğa bürünmüştü. Yakıt bitti
diye geçirdi içinden. Bilgisayar ekranından satırlar hızlı
bir şekilde dökülmeye başlamıştı. Olay ufkuna girmesine 3
dakika vardı. Ucuz uzay filimlerinden fırlamış gibi duran
dijital gösterge yavaş yavaş geriye doğru saymaya başladı.
Ekranda yatay olarak akıp giden bir yazı da "isterse acil
yardım setinde sifreli kutuda duran yeşil hapı alabileceğini söylüyordu.
Bilinçsizce, yerdeki bıktırıcı eğitimlerden kalma bir alışkanlıkla
iki metre yanındaki acil yardım setine ulaştı. Metal kutuyu
zorlukla açabildi. İçinden çıkan yuvarlak yeşil hapı
avucuna aldı ama yutmadı. Tekrar kontrol konsolüne döndü.
Elinde hap, geminin bir vals eşliğinde hızlanarak dönmesini
seyretmeye başladı. Hapı yutup yutmamakta kararsız kalmıştı.
Öleceği kesindi acı çekip çekmiyeceğini bilemiyordu. Boyu
bir anda uzun olunca onu basket yıldızı yapabilirler miydi? Böyle
bir durumda espri yapabildiğine şaştı. Dijital ekrandaki sayı
1:00 'ı gösterince hapı yutmamaya karar verdı. Nasıl olacaksa
ölecekti, kara dul peçesini kaldırdığında en azından yüzünü
görmek istiyordu. Yeşil hap elindeyken aletlerin çıldırmasını
şaşkınlıkla seyretmeye başladı. Valsin ritmi arttıkça dönmenin
de hızı artıyordu.
Geminin duvarlarının yavaş
yavaş seffaflaşmaya başlaması heyecanını artırdı. Dış
uzayı yalnızca kameralardan ve ufak gözetleme deliğinden değil
de artık her yerden görebiliyordu. En kuvvetli meteor yağmurlarından
hasarsız geçebilecek titanyum alaşımlı dış zırh seffaflaşmıştı.
Roketlerin ışığını görebilyordu. Sanki arkasından aynı
geminin bir benzeri ve onun arksasından bir tane geliyor gibiydi.
Swarzschild yarıçapına girmesine 20 saniye kala yaşamının
bir filim gibi gözünün önünden geçmesini bekledi ama arka
arka gelen gemilere gözü takılmıştı. Dış uzaysa gitgide
bir balık gözünden bakıyormuş gibi dağılmaya başladı.
Dijital ekran 00:10'u gösterince yaşamının son on saniyesini
derin bir nefes alarak karşıladı. Dişçi koltuğundaymışcasına
koltuğun kenarlarına sıkıca tutundu. Ne olduğunu bilmediği
ama geleceğinden emin olduğu darbe, çarpma yada patlamayı
bekledi.
Beklentilerinin tersine hiç bir
şey olmadı.
Sadece dönme durdu ve yumuşak
bir çarpma hissetti. Geminin tüm duvarları seffaflaşmıştı.
Gözünü kör edecek bir ışık geliyordu her yerden. Kara deliğin
içinde inanılmaz bir ışık vardı! El alışkanlığıyla özel
radyosyon gözlüğünü buldu. Gözlükte şeffaşlaşmıştı.
Bir jelden yapılmışa benzen gözlüğü taktı. Takarken kendi
kemiklerini ve damarlarını gördü. Ürktü.
Işık şimdi çok daha makul
hale gelmişti. Yine çok parlak bir yaz gününden daha parlaktı
etraf. Gülümsedi. Demek kara deliğin için böylesine aydınlıktı.
Tabi diye düşündü. Hiç bir yere kaçamayan ışık iki ayna
arasında kalmış gibi burayı böylesine aydınlatıyordu.
Demekki kara dul sanıldığı kadar kara değilmiş.
Ayağa kalktı. Buna çok şaşırdı.
Ağırlıksızdı. Sonsuz çekim kuvvetinin olması gereken bir
yerde ağırlığınında sonsuz olması gerekirdi. Nasıl
oluyordu bu? Belki aygıtlar yanlış bir yer algılamışlardı.
Burası kara delik olamazdı.
Sonra geminin ışığını gördü.
Düz olarak çıkan ışık biraz düz gittikten sonra sanki bir
seffaf borudan geçermiş gibi bir eğim çizerek belirsiz yere doğru
eğiliyordu. Işığın yoluna bakarak belirli güvenli bir alanda
olduğunu anladı. Tekilliğin ortası dört boyutlu uzayda
kendisini hem itip hemde çektiği için sahte bir güvenli alan
vardı. Gemi de tesadüfen bu alan içinde kalmıştı.
Başını yukarı kaldırdı. Bir
ışık silindirinin içindeydi. Koca uzay bu silindirde gibiydi.
Gerisi? Neredeydi uzayın gerisi. Yoktu. Silindir aşağı doğru
bir koni oluyodu. Şeffaf geminin duvarlarından gördüğü
buydu.
Eskiden bir yıldızdı burası
diye düşündü. Belki canlılar vardı hayat verdiği. Ama şimdi
işte bir nokta, sadece bir nokta. Koninin bittiği yerdeki şu
belirsiz kalem ucu kadar olan nokta. Peki hala niye kendini çekmiyordu?.
Niye aşağıya kayıp noktanın içinden geçmiyordu.
Birden gerçeği anladı. Zaman
yavaşlıyordu. Kara deliğin içinde zamanda değişiyordu ve
yavaşlıyordu. Dışardan bakan biri için saniyeler sürecek bir
düşmeyi kendisi ağır çekimde seyrediyordu. Sacı darmadağın
Einstein'ı hatırladı. Buruk buruk gülümsedi. Sonra geleceğini
gördü tıpkı geçmişi gibi. Aşağıya bakınca kendi gemisini
gördü. Yerde yatan kendini gördü. Avucu açıktı ve yeşil
hap yoktu. Ölmüştü gelecekte.
Hüzünle bakakaldı kendine.
Yukarıda başka bir zamanın içinde yine kendisi vardı.
Yeşil hapın verdiği yarı
sarhoşluk halinde yukarıya baktı. Gemiyi ve kendisin gördü.
Kaygı ile geleceğine bakıyordu. Gelecek kendisiydi.
Yukarı bakıp kendisine bakan
kendine gülümsedi. Gözünü kapadı. Bir vals mırıldandı ve
sustu.
Mehmet Emin Arı