Hain
düşmanı dizlerinin üstüne çökertecek müthiş planımı
en sonunda bitirmiştim. Önümdeki esnek dijital
haritalara, duvardaki dev ekrana ve yerlere yayılmış
raporlara baktım. İki günlük çalışmadan sonra odam
fazlasıyla dağılmıştı. Düzenlilikleri ile bilinen biz
askerler için kötü bir örnek olduğum şüphe götürmez.
Askeri akademideki komutanımın dediği gibi benden subay olursa
pekala canlı cansız her şeyden subay olabilirdi. Ama işte
sonunda bir general olmuştum hem de ordunun en tepesindeki Genel Kurmay
Başkanı. Emir komuta zincirinde sadece tek halka
mutludur, en üstteki. En üstteki, en kıdemli subay olarak
ordudaki tek mutlu insan bendim. Bana emir verebilecek tek bir kişi
bile olmaması ne kadar huzur verici bir şeydi. Üniformayı ilk
giydiğim günden beri, elli yıldır hayalini kurduğum şey gerçekleşmişti
işte. Tanrım ne mutluyum.
Şimdi
geriye sadece gerekli emirleri verip, düşmanı mahvedecek
saldırıyı başlatmak kalıyordu. Fazlasıyla yorgundum ve
sadece bir duş alıp uyumak istiyordum. Saldırı planımdan çok
emindim ama yine de içimde bir şüphe vardı, ya planım başarısız
olursa. Bundan emin olmanın tek ama tek bir yolu vardı. Geleceğe
gitmek ve saldırının sonucunu görüp tekrar bu güne dönmek.
Yani...
"Yani
zaman makinesini kullanmak" dedi bir ses.
Gaipten
sesler mi duyuyordum? Çalışma odamın kapısı kapalı olduğuna
ve benden başka kimse olmadığına göre bu ses nereden
geliyordu.
"Evet,
senden başka kimse yok ama senden iki tane var. Buraya bak, hemen
sağına, zaman makinesine"
Şaşkınlıkla
büyük bir duş kabinine benzeyen zaman makinesine baktım. Odanın
sağ köşesinde duran zaman makinesinin içinden yukarı doğru
buharlar çıkıyordu. İçeride biri vardı ama kim olduğu pek
seçilmiyordu. Anlaşılan sadece silueti belli olan biri zaman
makinesini kullanarak geçmişten ya da gelecekten gelmişti.
Ama kim?
Buhar
kabinden tamamen çıkınca sesin sahibi ortaya çıktı; bu
bendim.
"Evet,
ben senim" dedi diğer ben. Sanki kafamdan geçenleri
okuyordu.
"Ben
mi?"
"Evet
sen. Aslında bu soruyu sorman çok saçma. Çok yorgun olduğun için
sanırım böyle aptalca sorular soruyorsun"
Kendi
kendime kızdım, yani diğer ben'e.
"Nasıl
konuşuyorsun benle?" dedim. Onun bakışını görünce düzelttim,
"yani kendinle". İnsanın kendi kendiyle konuşması
bazen gerçekten çok sıkıcı olabiliyor.
Diğer
ben, sıkıntıyla baktı.
"Anlaşıldı,
anlaşıldı. Neyse bunlarla yitirecek vaktimiz yok. Zaman
makinesi ile gelebilecek tek kişi var, o da kendinsin, senden başka
giriş kodlarını bilen kimse yok ki. Bunu biliyorsun.
Gelenin kim olduğunu sorman çok saçma ama bunu yorgunluğuna
veriyorum. Ben gelecekten geliyorum. Geçmişten geliyor
olsaydım bunu hatırlardın değil mi? Ayrıca kafandan geçenleri
okumuyorum, sadece hatırlıyorum"
Şaşkınlıkla
sadece "anlıyorum" diyebildim.
"Güzel,
şimdi daha iyi" dedi diğer ben.
"Peki
hangi tarihten geliyorsun"
"hmmm,
yarından geliyorum, 12 temmuz 2046" dedi.
Bu
sefer "hmmm" lama sırası bana gelmişti.
"hmmmm,
peki neden geldin?"
Parmağı
ile önümüzdeki digital haritaları göstererek, "planlarda
bazı değişiklikler yapmamız gerekli".
"Değişiklik
mi? ama niye, planlarım kusursuz"
Diğer
ben hiç aldırmadan iki eli masanın kenarına tutunup haritalara
bakıp, hmmmm, hmmmm demeye devam etti. Sonra benim şaşkın bakışlarım
altında eline dijital işaretleme eldivenin geçirip bazı değişiklikler
yapmaya başladı.
Onu
engellemek için yanına yaklaşmaya çalıştığımda başını
kaldırmadan bağırarak bana "olduğun yerde kal. biliyorsun
az da olsa ben de bir miktar anti madde var. Çok yaklaşırsan
sendeki madde ile bendeki anti madde birleşip bu şehri buhar
haline getirebilir.
"Ama,
ama bunu benden isteyemezsin" diyebildim sadece.
O ise
bana hiç aldırmadı, sadece omuzlarını silkti. kafasını yavaşça
kaldırıp bana baktı ve pis pis gülümsedi.
"Senden
bir şey istemiyorum ya da rica etmiyorum,
sana
emrediyorum. Bu bir emirdir"
Bu
sefer ben güldüm.
"Ne
demek emir? Kimse bana emir veremez, kendim bile, yani sen bile,
ben en üst orgeneralim" dedim gururla. Ve ekledim, "bu
orduda benden rütbeli kimse yok".
Diğer
ben sıkıntıyla bana baktı. "Biliyorum, biliyorum, ben de
en üst orgeneralim" dedi ve hızla sağ eliyle sol
omuzundaki apoletlerine vurdu.
"O
halde?" dedim ukala bir ifadeyle.
"Ama
senden kıdemliyim" dedi.
"Kıdemli
mi?"
"Evet,
sevgili ben. Ben senden kıdemliyim çünkü yarından geliyorum,
yani bu orduda senden bir gün daha fazla görev yaptım, bir gün
kıdemliyim. İç talimatnamenin 2. fıkrasında dediği gibi,
"bir birlik, grupta veya askeri merkezde..." dedi.
"En
üst rütbeli subay komuta eder. Aynı rütbeye sahip iki veya
daha fazla subay olması durumunda, gün olarak en kıdemli olan
komuta eder." diye tamamladım.
Diğer
ben gülümsedi. Evet haklıydı, yani o bu durumda kıdemli-ben
oluyordu. Bir süre sessizlik oldu. Diğer ben hala gülümsüyordu.
Neden sonra konuştu.
"Anlaşıldı
mı?" dedi.
İsteksizce
"Anlaşıldı" dedim.
"Anlaşıldı
komutanım" diye düzeltti ve gülümseyerek bana baktı.
Yine
isteksizce "Anlaşıldı komutanım" dedim.
"Güzel. Sanırım
devam edebiliriz, şimdi ana saldırı planının ikinci
kademesindeki..."
"Bir
dakika, durun" diye bir ses duruldu. Bunu ne ben ne de kıdemli
ben söylemişti. İkimiz de önce birbirimize, sonra da zaman
makinesine baktık.
Devamı
kitapda...
Mehmet Emin ARI