"Işık, biraz daha ışık"
Goethe
Güvenlik kulübesinin önünden
geçip büyük camdan binaya doğru yürürken hep o tanımlayamadığı
kaygıyı hissederdi. Her zamanki gibi güvenlik görevlileri pek
fazla dokunmadan sadece ellerindeki uzun beyaz çubuklarla üstünü
aramışlardı. Yüzlerindeki tiksintiyi gizlemeye çalışmadan
başlarıyla geç işareti yapıp televizyondaki aptal maça dönmüşlerdi.
Belki onlarca kere gelmiş olmasına
rağmen bu korkuyla karışık kaygı hissini üzerinden hiç
atamamıştı. İlk geldiğinde kapıdan geri dönmüştü ama
sonunda girmişti. Verilen para iyiydi. Üstelik yapman gereken
tek şey yarım saat boyunca başına takılı tellerle kıpırtısız
durmaktı. Yarısı yeşil, yarısı kırmızı haplardan almak için
paraya ihtiyacı vardı. Bir serserinin namuslu yollardan
kazanamayacağı kadar çok para. Birkaç arkadaşı gitmişti.
Hatta ekşi elma kokan o sefil yaşlı kadın bile gitmişti.
Elindeki kartı sallayarak "Her seferinde 100 kredi
veriyorlar" deyince o da gitmeye karar vermişti ve ertesi gün
gitmişti. Sağlık taramaları, çekilen filmlerden sonra bir
adam kafasındaki tüm saçları bir daha çıkmamak üzere kırmızı
ışıklar saçan bir aletle kesmişti. Artık ana sistemin
evlatlarından biriydi. Daha sonra ona kargacık burgacık yazılarla
dolu sayfalar imzalatmışlardı. Hiç birini okumadan imzalamıştı.
Zaten okusa bile ne fark edecekti ki? Tek düşündüğü alacağı
yüz krediydi. Dişçi koltuğuna benzer bir koltukta yarım saat
oturup uyku gibi bir durumda kalıp, daha sonra uyanmıştı. Rüyaya
benzer görüntüler geçmişti gözünün önünden. Bir sürü
matematik formülü, bir parlak metal, bir deniz ve bir kırmızı
gezegen. Sonradan dediklerine göre özel bir sıvıda hareket
edecek bir gemi yapmıştı kendisi. Buna hiçbir zaman inanmamıştı.
Oldukça düzgün konuşan ve düzgün
giyimli bir adam, yani "ötekilerden" biri onun anlayacağı
bir dille durumu izah etmişti.
Cam ve çelikten yapılmış
uyuyan çirkin bir deve benzeyen bu bina onu yutacakmış gibi
bakardı. Bütün bu kaygısına rağmen her şey yine aynı şekilde
işlemeye başladı. Gömleğini iç cebinden çıkardığı
mikrochipli kartı girişteki şeffaf kulübelerden birindeki görevliye
uzattı. Hemen arkasında oluşan kuyrukta kendisi gibi başını
kazıtmış bir iki kişi daha vardı. Binanın tüm modernliğine
ve temizliğine rağmen girişteki şeffaf kulübelerin önündeki
kuyruktakilerin hepsi serseri görünümlü ve başları kazıtılmıştı.
Binanın ve görevlilerin görünümüyle bir arada duran
serserilerin görünümü garip bir tezat oluşturuyordu. Yerleri
temizlemek için kullanılan deterjanın kokusu, havaya sıkılan
parfüm ve serserilerden çıkan ekşimsi ter ve insan kokusu da
kesinlikle dünya üzerinde başka bir yerde bulunacak bir koku değildi.
Camın arkasındaki görevli mikrochipli kartı bilgisayara sokup
bir şeyler yaparken Anaxa etrafına bakındı. Biraz ilerde
serseri kıyafetli, başı kazıtılmış bir adam elindeki
mikrochipli kartı tehditkar bir şekilde sallıyor ve "Seni
gidi sahtekar, kredi eksik çıktı bana hak ettiğim krediyi yükle"
diye şeffaf kulübede ona kayıtsızca bakan görevliye bağırıyordu.
Başı kazıtılmış serserilerin olay çıkartmasına alışmış
iki güvenlik görevlisi sakin adımlarla kargaşanın yaşandığı
cam bölmeye doğru yürüdüler. Olan biteni daha rahat izlemek için
yan döndü ama elektronik kartını almış olan görevli yüzüne
bakmadan "Bölüm bir ünite 4" dedi ve kartı
bilgisayardan çıkarttı ve ona uzattı.
Parmak uçlarından yarım
kesilmiş yün eldivenli elleriyle kartı alıp cebine koydu.
Huzursuz adımlarla bölüm bire doğru yürüdü. Bir iki kere
arkasına dönüp güvenlik görevlilerinin sorun çıkartan
serseriyi her iki kolundan tutup dışarı çıkarmalarına baktı.
Parlak yer karosundaki düz çizgilere
basmamaya çalışarak yürümeye devam etti. Açık kalan bir iki
kapıdan sakin bir kütüphane izlenimi veren bölümlere ve içerde
oturanlara baktı. Kadın kuaförlerinin saç kurutma makinelerine
benzer şeffaf başlıkların altında hepsi sakin görünüyordu.
Bazısı eliyle tedirgin bir şekilde oturdukları koltuğun kenarına
vuruyor, kimisi de uzun yıllardır aradıkları huzuru bulmuş
gibi gözleri kapalı, yüzlerinde biraz eksik kalmış bir gülümsemeyle
öylece duruyorlardı. Bu sessiz kalabalığın arasında arkadaşı
Xavieri seçti. Bu soğuk ve yabancı yerde bir tanıdığı görmekten
mutlu olmuştu. Hararetle el salladı. Xavier önündeki sabit bir
noktaya bakışlarını kilitlemişti. Kendisini görecek durumda
değildi. Yoğun bir trans haline girmiş gibi duruyordu. İşin
gerçeği ana sistem beyin kullanım faktörünü en üst düzeye
çıkarmıştı. Bu döneme "teslim alma" diyorlardı.
Birazdan son faz olan "terk etme" başlayacaktı. Bütün
bu fazların tümünü kendisi tek bir cümleyle ifade etmeyi
severdi; "ana sistem beynimi beceriyor".
Bölüm Bir'e girince görevli
asistana elindeki kartı uzattı. Bu yabancı binada belki de tek
sevdiği kişiydi. her zamanki bildik törenlerini gerçekleştirdiler.
"Merhaba Anaxa. Nasılsın görüşmeyeli?"
"Daha iyiyim. Geçen sefer
bir uzay gemisi mi yaptım?" dedi yarım bir gülümsemeyle.
Asistan önündeki ekrana bakıp
gülümsedi.
"Uzay gemisinin rota kanatçıklarıymış"
dedi.
"Rota kanatçıkları mı?
Ne bu?"
"Bir tür uçak kanadı gibi
bir şey ama uzay gemilerinde kullanılıyor" dedi asistan.
Konuşmaları devam ederken dişçi
koltuğuna benzeyen üniteye oturdu. Asistan yeni duyduğu yeşil
Merihli fıkrasını anlatırken Anaxa'nın saçtan tamamı ile arınmış
başına elektrotları itinayla yerleştirmeye başladı. Keskin
olmayan lazerin kazıtılmış kafada oluşturduğu hayali
noktalara gelecek şekilde özenle yerleştirmeye başladı.
Asistanın elektrotları yerleştirirken çıplak kafa derisine
dokunması nedense onu rahatlatırdı. Bir annenin bebeğine
dokunmasına benzer bir etki yapardı. Elektrotların ucuna sürülmüş
şeffaf jel kafa derisine değince yine o rahatlatıcı serinliği
hissetti. Gözünü kapadı ve tüm elektrotların tek tek takılmasını
sabırla bekledi. Son elektrotu yerleştirdiğinde içinden
"yüz" dedi ve gözünü açtı. Yatay olarak 20, düşey
olarak 5 sıra. Tüm elektrotların kaç tane olduğunu bilirdi ve
her seferinde tüm elektrotları tek tek sayardı.
Asistan ona gülümseyerek baktı.
"Hazır mısın?" dedi.
Evet anlamında başını salladı.
Asistan ünitenin hemen arkasında duran bilgisayarın başına geçip
bir kaç tuşa bastı.
"Seans bitince ben
gelirim" deyip eliyle Anaxa'nın omzuna hafifçe dokunup
kendine bir kahve almak için uzaklaştı.
Ana sistem, Anaxa'nın beynini
yavaş yavaş "becerirken" asistan genellikle bir kahve
molası verir ya da kendi bölümündeki diğer ünitelerdeki diğer
deneklerle ilgilenirdi.
Anaxa başına hafif bir ağrının
saplandığını hissetti. "Bu sefer ağrı var" dedi
kendi kendine. Beyninin seansa ne tepki göstereceğini önceden
asla kestiremezdi. Bazen başı ağrır, bazen de bir karıncalanma
hissederdi. Nadiren hızlı geçip giden görüntüler görürdü.
Ana sistemin uğraştığı işe bağlı olarak iki basamaklı iki
sayıyı kafadan çarpamayan Anaxa'nın asla göremeyeceği bir
matematik formülü ya da hiç bilmediği bir gezegenin fotoğrafı.
Buna "zihinsel taşma" diyorlardı.
Başındaki ağrı arttıkça
zamanın geçmesini sabırla beklemeye başladı. Seans sırasında
zihnini uğraştıracak bir şeyle uğraşmasına kesinlikle izin
verilmezdi. Bir gazete okuması ya da ufak bir cep televizyonu
seyretmesi yasaktı. Ana sistem bu konuda çok kıskançtı. Seans
sırasında deneklerden birinin zihninin kıvrımlarında
kendinden başka bir şeyin olmasına asla izin vermezdi. Birazdan
kendi deyimiyle "uçuşa" geçecekti. Her seferinde olduğu
gibi yine huzursuz hissetti kendini. "Bazı denekler teknik
arızalardan dolayı geri dönemiyorlar". Basın açıklamalarında
geçen bu cümle kendini tedirgin etti. Ya geri dönemezse? Her
seferinde bu kaygıyla derin bir uykuya dalar gibi trans haline geçerdi.
Bu sefer de öyle oldu. Kendini görebilseydi
göz kapaklarının sinirli hızlı bir şekilde açıp kapandığını
görebilirdi. Eli koltuğun kenarlarına yapışmış alabildiğine
sıkıyordu. Şakaklarından sızan ter damlaları belirgin hale
gelmişti. Bu durum bir trans halinden çok şiddetli bir sara
krizine benziyordu.
Arkasında duran bilgisayarın
ekranında bir kırmızı düğme yanıp sönmeye başladı. Sonra
insanın sinirini bozan kesik bip sesi odayı doldurdu. Asistan
ortalıklarda yoktu. Normal zamanlarda bilgisayar en ufak bir şey
yanlış gittiğinde trans halini bitirip normal duruma geçerdi
ama bu sefer ana bilgisayar son sürat gaza basmaya devam
ediyordu.
Elinde bir kahve ile geri dönen
asistan koşturarak bilgisayarın başına geçti, sistemi
durdurmaya çalıştı ama Anne buna izin vermiyordu. Panik içinde
klavyeye basmaya başladı. Yine bir yanıt yoktu. Koltukta
elektrik akımına kapılmış gibi kıvrılıp duran Anaxa'ya
baktı. Olaya doğrudan müdahale etmek dışında bir çaresi
kalmamıştı.
Bilgisayarı koltuğa bağlayan
kalın mavi kabloyu giriş yerinden hızlıca çıkardı. Anaxa öylece
koltuğa yığılıp kaldı. Yüzü ter içindeydi ve mosmor
kesilmişti. Bilinci yerinde değildi ve gözleri kapalıydı.
Asistan hemen acil tıbbi yardım
ekibini çağırdı. Onlar gelinceye kadar bir eliyle Anaxa'nın
elini tutarken diğer eliyle boynundan nabzını hissetmeye çalışıyordu.
Anaxa ölmüş müydü? Hayır ölmemişti
ama nabzı varla yok arasında hissediliyordu. Acil yardım ekibi
gelinceye kadar bir şey yapamazdı, bu kurallara aykırıydı.
Sadece Anaxa'nın elini tutmaya devam etti. Kafasını vurarak ya
da bir başka bir şekilde kendisine zarar vermesini istemiyordu.
Acil yardım ekibi gelince kenara
çekildi ve onların telaşlı gösterisini kaygıyla izlemeye başladı.
Biri bir oksijen maskesini
takarken diğeri koluna bir iğne vuruyordu. Hepsinin hareketleri
hızlı ama telaşsızdı. Acil yardım ekibinin hummalı çalışması
sonunda Anaxa hayata dönmüştü. Kusmaya başladı. Gerçeküstü
bir filmden fırlamış gibi duran mekanın içinde insan kusmuğu
nedense asistanı rahatsız etmedi. Hatta bilakis anlaşılmaz bir
rahatlama vermişti. Acil tıp ekibi beyaz tıbbi aletlerini
toplarken bir başka görevli de yerdeki kusmuk yığınına
paspas yapıyordu. Bir hemşire Anaxa 'ya son bir iğne yaptıktan
sonra eline bir beyaz hap ve su dolu bir ufak bardak tutuşturup
üniteyi terk etti.
Olan bitene çaresizlik içinde
bakan asistanın kafasında tek bir soru vardı "Ne olmuştu?".
Sistemin ilk kuruluş yıllarında olan nahoş bir olay, neden
aradan beş yıl geçtikten sonra tekrar etmişti? Elindeki sıcak
kahveyi içmesi için Anaxa'ya uzatırken bunları düşündü.
"Sıcak bir kahve iyi gelir
sanırım" dedi asistan. Hiç bir hatası olmamasına rağmen
aslında o da olan bitenden epey bir korkmuştu.
Anaxa başını sallayıp onu onayladı ve kahve fincanını aldı.
Bu tür zorlanmalar artık
sistemde hiç yaşanmıyordu. İlk başta meydana gelen ve basın
bültenlerinde "talihsiz" olarak geçen bir iki ölümden
sonra hiç böyle bir şey olmamıştı. Ölenler kimi kimsesi
olmayan serseriler olduğu için başları kazıtılmış bu
"bilim şehitlerinin" kaybından dolayı kimse hesap
sormamıştı. Başlangıçta Anaxa'nın da imzaladığı kargacık
burgacık yazılarla dolu olan sözleşmede de bu gibi durumlarda
şirketin bir sorumluluk kabul etmeyeceği açık bir dille ifade
ediliyordu.
Biraz olsun kendine gelen
asistan, Anne'nin Anaxa'yı ne için kullandığını merak etti.
Anaxa'yı böylesine zorlayan ne olabilirdi ki? Bilgisayarın başına
geçti ve denek konu başlığı kısmına girdi. Bir uzay gemisi
ya da bina tasarımı ile karşılaşacağını beklerken ekrana kırmızı
harflerle "Erişim yetkiniz yok" diye ukala bir mesaj
geldi. Genellikle silah tasarımları sırasında ünite
asistanlarına bu türden kısıtlamalar getirilirdi ama artık
bunlar da kalkmıştı. Uzun zamandır görmediği bu mesajı görünce
ister istemez ne olup bittiğinden habersiz görünen Anaxa'ya
geri döndü. Sanki cevabı o biliyormuş gibi bir süre çaresiz
durumdaki Anaxa'ya baktı. Demin geçirdiği krize rağmen Anaxa'nın
yüzü hiç de kötü görünmüyordu, hatta yüzünde daha önce
görmediği bir ifade vardı: huzur ve mutluluk...
Karşısına geçip oturdu.
"iyi misin?" diye sordu. başı hala elektrotlara sürülen
jelden dolayı parlak görünen Anaxa, elindeki fincandan sakin
yudumlar almaya devam ederek .
"Evet. İyiyim. Hiç bu
kadar iyi olmamıştım" dedi. Bu sefer yüzüne hafif bir gülümseme
yayılmıştı.
"Anlamadım?" diye şaşkınlıkla
sordu asistan. "İyi misin gerçekten?"
"Evet gerçekten iyiyim. Şimdi
gidebilir miyim?
"Tabi gidebilirsin. Yalnız
cevaplamanı istediğim bir şey var. Seans sırasında gördüğün
bir şeyi hatırlıyor musun? Herhangi bir görüntü ya da bir
kelime?"
"Sadece bir ışık hatırlıyorum,
Parlak bir ışık. Açık mavi renginde. Bunun dışında bir şey
yok hatırladığım."
"Peki şimdi nasıl
hissediyorsun kendini?"
"Garip ama huzurlu. Çok ama
çok huzurlu. Kafa yapan hapların bile veremediği bir
mutluluk" dedi Anaxa.
"Ama demin ölümden döndün"
diye itiraz etti asistan.
"Öyle mi?" diye sordu
Anaxa şaşkınlıkla.
Tam bu sırada üç kişi ünite
kapısından içeri girdi. Gelen büyük rahipti. Parlak kağıttan
yapılma şirket yıllığında "Sistem Baş Sorumlusu"
olarak geçen ve "Anne" ile doğrudan konuşmaya yetkili
olan üç kişiden biri olduğu için "Büyük Rahip"
diye anılan şirket yöneticisi. Onun bir üniteye gelmesi pek sık
rastlanan bir şey değildi.
Büyük Rahip, Asistanı kenara
çekip Anaxa'nın meraklı bakışları altında olan bitenle
ilgili bir sürü sordu. En çok da deneğin ne gördüğü ile
ilgiliydi. Neyi hatırlıyordu? Bir ışık... "Ne tür bir
ışık? Rengi ne?" Tek tek tüm soruları cevapladı ama Büyük
Rahip pek tatmin olmuşa benzemiyordu. Asistan da "seans sırasında
Annenin Anaxa'yı ne için kullandığını" sordu ama Büyük
Rahip bu soruyu duymazdan geldi. Asistan da ısrar etmedi.
Büyük Rahip demin asistana
sorduğu soruları kahvesinden sakin yudumlar almaya devam eden
Anaxa'ya da sordu, mümkün olduğunca detaya inmeye çalışıyordu,
ama mavi ışığın ötesinde bir şey öğrenemedi. Sorgu
bitince Anaxa'ya fazladan beş yüz kredi verilmesini emretti. Bu
on seans ücreti demekti. Fakat Anaxa beklenilenin aksine bu ödüle
tepkisiz kalmıştı. Onun için bir servet sayılacak beş yüz
kredi umurunda değil gibiydi. Kahve için asistana teşekkür
etti. Kafasındaki jeli bir kağıt mendille sildi. Büyük
rahibin yanında gelen iki adam Anaxa ile birlikte kapıdan çıkıp
gittiler...
Büyük Rahip kaygıyla önündeki
sabit bir noktaya bakarken asistan bu gergin sessizliği bozmaya
cesaret edemedi.
Neden sonra bakışlarını
hayali sabit noktadan kurtaran "Baş Rahip" olan biteni
kimseye söylememesini asistana sıkı sıkı tembih edip geldiği
gibi hızlıca odadan çıktı. Uzun boylu adamın arkasından şaşkınlıkla
bakan asistan hiç bir şey anlamamıştı.
En üst kattaki çalışma odasından hiç çıkmayan baş rahibi,
sıradan bir üniteye getiren sebep neydi? Ölümden dönen
Anaxa'nın yüzünde gördüğü huzur nasıl oluşmuştu?
Bütün sorduğu sorular cevapsız
kalmıştı. Bilgisayarın başında biraz daha uğraştı ama
sorduğu soruların hiç birine cevap bulamadı. Öylece çaresizlik
içinde ekrana bakarken telefon çaldı. Yukarıdan arıyorlardı.
Baş rahip onu görmek istiyordu.
Camdan yapılmış asansör en üst kata doğru çıkarken
tedirginlikle aşağıya baktı. Kel kafalardan oluşmuş bir grup
insanı görünce ister istemez gülümsedi. "Anne'nin
evlatları" diye iç geçirdi.
Asansör son kata gelince kendisini
baştan aşağıya siyahlar giyinmiş sarışın bir kadın karşıladı.
Kadının peşinden tamamen camdan yapılmış gibi duran
odalardan geçip baş rahibin odasına geldiler.
Baş Rahip elleri cebinde dışarıya
bakıyordu. Kadının sesini duyunca onlara döndü ve oturması için
asistana eliyle yer gösterdi. Kadın odadan çıkınca ikisi de
bir süre sessiz kaldılar.
"Bilgisayarların tarihini
bilirsiniz değil mi?"
"Evet" dedi asistan.
Baş Rahip ders anlatan bir hoca gibi sakin bir sesle konuşmaya
başladı;
"Bildiğinizi biliyorum ama
yine de bu bilgisayarların, şirketin ve tabi ki annenin
hikayesini herkese anlatmayı seviyorum. Bu arada sormamda sakınca
yoksa "Anneyi" seviyor musunuz?"
"Bilmem. Sevilecek ya da
nefret edilecek bir şey olarak görmüyorum pek onu" dedi
asistan. Cevabının baş rahipte yaptığı etkiyi görmek için
dikkatle baktı. Baş Rahibin yüzünde hayal kırıklığı ya da
bir kızgınlık yoktu.
"Ben anneyi seviyorum. Anne
de beni sever, değil mi anne?'' dedi kafasını kaldırarak.
Nereden geldiği belli olmayan
bir ses "Evet seni seviyorum" dedi. Görmüş geçirmiş
bir kadının yumuşak, insanın içine huzur veren, sakin sesiydi
bu. Asistan şaşkınlıkla etrafına bakındı. Sesin nereden
geldiğini bulmaya çalıştı. Asistanın bu şaşkınlığı Baş
Rahibi gülümsetmişti.
"Anne bize bilgisayarların
ve tabi ki senin tarihini kısaca anlatır mısın?"
Aynı pürüzsüz ve yumuşak ses
odayı doldurdu. Çocuğuna yaşama dair bir doğruyu anlatan bir
annenin sabırlı ve hoş görülü sesi odayı tekrar doldurdu.
"Tabi ki... İnsanoğlunun
en büyük düşlerinden biri düşünen makineler yapmaktı. Bir
çok başarısız denemeden sonra 20. yüzyılın ortalarında ilk
bilgisayar yapıldı. Çok hantal çok büyük ve çok yavaştı.
Buna rağmen o bir ilkti. Yarı iletkenken maddeler bulununca
bilgisayarlar çok ama çok hızlı bir şekilde gelişmeye başladılar.
Daha sonra, insanların yüz yıllarca yapamayacağı hesapları
birkaç dakikada yapabilecek bilgisayarlar üretildi. İçinde böcekler
gezinen ilk bilgisayarın yapılmasından elli yıl sonra bir
bilgisayar bir satranç şampiyonunu yendi. Alman bilim adamı Von
Neuman'ın öngördüğü bilgisayar mimarisi çok iyi çalışıyordu.
Yalnız bir sorun vardı."
"Neydi o sorun anne?"
dedi baş rahip uslu bir çocuk edasıyla. Belli ki bu oyunu daha
önce aralarında çok oynamışlardı.
"Bilgisayarlar şiir yazamıyordu.
Bilgisayar, insan beynin sadece bir yönünü taklit edebiliyordu.
O da basit hesaplama yeteneği. Bu konuda bir bilgisayar insan
beyninin çok ama çok ilerisindeydi fakat iş yaratıcılığa
gelince beş yaşındaki bir çocuk en güçlü bilgisayardan daha
ilerideydi. Yapay zeka adı altında bir çok başarısız girişim
oldu ama hiç bir bilgisayar şiir yazamadı. Sonra yaratıcım
Zebna ortaya bir fikir attı. İnsan beyninin yaratıcılığı ve
bilgisayarın hesaplama gücünü birleştirecek yarı elektronik
yarı biyonik bir bilgisayar, yani ben!"
Yerin 50 metre altında, eksi 200
derecelik sıvı helyum içinde duran ana bilgisayarın değil de
çocuklara ders veren anlayışlı tombul bir öğretmenin konuştuğunu
düşündü asistan.
"Elektronik kısmı Zebna
tasarladı. Daha öncekilerden çok ama çok farklı yeni bir
bilgisayar mimarisi yaratıldı. Aslında fikir alabildiğince
basitti fakat belki de bu yüzden onun keşfedilmesi için Zebna
gibi bir dahi gerekiyordu. Biliyorsun basit fikirler keşfedilmesi
en zor olanlardır."
"Evet Anne haklısın"
dedi Baş Rahip.
"Von Neumanın mimarisinin
tersine Zebna'nın mimarisinde bilgisayar aynı anda birden fazla
işlemi zamana yayarak ve hatta geçmişe doğru yapabiliyordu. Tıpkı
insan beyni gibi. Yaratıcılık gerektiren işlemlerde ise kiralık
beyinleri kullanacaktı. Bilgisayarın ilk zamanlarında kullanılan
matematik işlemcilere benziyordu. Ana işlemci matematiksel bir işlemle
karşılaştığında görevi matematik işlemciye devrediyordu.
Benzer şekilde ana bilgisayar yaratıcılık gerektiren bir
sorunla karşılaşınca görevi kiralık beyne devredecekti. Böyle
de yapıldı... Zebna kelimenin tam anlamıyla bir dahiydi"
dedi Anne. Sesindeki hayranlığı hissetmemek mümkün değildi.
"Evet Anne, Zebna bir
dahiydi" diye onayladı Baş Rahip.
"İlk kiralık beyin de
zaten Zebna idi. Başlangıçta kimse beynini bilinmeyen bir
sistemin eline bırakmak istemedi. Bütün riski göze alarak
Zebna ilk denek oldu. O açılış gecesinde ilk şiiri birlikte
yazmıştık."
Asistan, şirketin girişinde
bronz bir levhada yazılı olan kısa şiiri hatırladı hemen. Güzel
bir aşk şiiriydi. İlk iki dizesini bilinçsizce mırıldandı.
" sesin gümüşi bir
aynadan yansır
billur bir ırmak kıvamında. "
Anne ve Baş Rahip geri kalan
dizeleri inanılmaz bir uyumla birlikte okudular
Devamı kitapda...