"Işık, biraz daha ışık"
Goethe
Güvenlik kulübesinin önünden
geçip büyük camdan binaya doğru yürürken hep o tanımlayamadığı
kaygıyı hissederdi. Her zamanki gibi güvenlik görevlileri pek
fazla dokunmadan sadece ellerindeki uzun beyaz çubuklarla üstünü
aramışlardı. Yüzlerindeki tiksintiyi gizlemeye çalışmadan
başlarıyla geç işareti yapıp televizyondaki aptal maça dönmüşlerdi.
Belki onlarca kere gelmiş olmasına
rağmen bu korkuyla karışık kaygı hissini üzerinden hiç
atamamıştı. İlk geldiğinde kapıdan geri dönmüştü ama
sonunda girmişti. Verilen para iyiydi. Üstelik yapman gereken
tek şey yarım saat boyunca başına takılı tellerle kıpırtısız
durmaktı. Yarısı yeşil, yarısı kırmızı haplardan almak için
paraya ihtiyacı vardı. Bir serserinin namuslu yollardan
kazanamayacağı kadar çok para. Birkaç arkadaşı gitmişti.
Hatta ekşi elma kokan o sefil yaşlı kadın bile gitmişti.
Elindeki kartı sallayarak "Her seferinde 100 kredi
veriyorlar" deyince o da gitmeye karar vermişti ve ertesi gün
gitmişti. Sağlık taramaları, çekilen filmlerden sonra bir
adam kafasındaki tüm saçları bir daha çıkmamak üzere kırmızı
ışıklar saçan bir aletle kesmişti. Artık ana sistemin
evlatlarından biriydi. Daha sonra ona kargacık burgacık yazılarla
dolu sayfalar imzalatmışlardı. Hiç birini okumadan imzalamıştı.
Zaten okusa bile ne fark edecekti ki? Tek düşündüğü alacağı
yüz krediydi. Dişçi koltuğuna benzer bir koltukta yarım saat
oturup uyku gibi bir durumda kalıp, daha sonra uyanmıştı. Rüyaya
benzer görüntüler geçmişti gözünün önünden. Bir sürü
matematik formülü, bir parlak metal, bir deniz ve bir kırmızı
gezegen. Sonradan dediklerine göre özel bir sıvıda hareket
edecek bir gemi yapmıştı kendisi. Buna hiçbir zaman inanmamıştı.
Oldukça düzgün konuşan ve düzgün
giyimli bir adam, yani "ötekilerden" biri onun anlayacağı
bir dille durumu izah etmişti.
Cam ve çelikten yapılmış
uyuyan çirkin bir deve benzeyen bu bina onu yutacakmış gibi
bakardı. Bütün bu kaygısına rağmen her şey yine aynı şekilde
işlemeye başladı. Gömleğini iç cebinden çıkardığı
mikrochipli kartı girişteki şeffaf kulübelerden birindeki görevliye
uzattı. Hemen arkasında oluşan kuyrukta kendisi gibi başını
kazıtmış bir iki kişi daha vardı. Binanın tüm modernliğine
ve temizliğine rağmen girişteki şeffaf kulübelerin önündeki
kuyruktakilerin hepsi serseri görünümlü ve başları kazıtılmıştı.
Binanın ve görevlilerin görünümüyle bir arada duran
serserilerin görünümü garip bir tezat oluşturuyordu. Yerleri
temizlemek için kullanılan deterjanın kokusu, havaya sıkılan
parfüm ve serserilerden çıkan ekşimsi ter ve insan kokusu da
kesinlikle dünya üzerinde başka bir yerde bulunacak bir koku değildi.
Camın arkasındaki görevli mikrochipli kartı bilgisayara sokup
bir şeyler yaparken Anaxa etrafına bakındı. Biraz ilerde
serseri kıyafetli, başı kazıtılmış bir adam elindeki
mikrochipli kartı tehditkar bir şekilde sallıyor ve "Seni
gidi sahtekar, kredi eksik çıktı bana hak ettiğim krediyi yükle"
diye şeffaf kulübede ona kayıtsızca bakan görevliye bağırıyordu.
Başı kazıtılmış serserilerin olay çıkartmasına alışmış
iki güvenlik görevlisi sakin adımlarla kargaşanın yaşandığı
cam bölmeye doğru yürüdüler. Olan biteni daha rahat izlemek için
yan döndü ama elektronik kartını almış olan görevli yüzüne
bakmadan "Bölüm bir ünite 4" dedi ve kartı
bilgisayardan çıkarttı ve ona uzattı.
Parmak uçlarından yarım
kesilmiş yün eldivenli elleriyle kartı alıp cebine koydu.
Huzursuz adımlarla bölüm bire doğru yürüdü. Bir iki kere
arkasına dönüp güvenlik görevlilerinin sorun çıkartan
serseriyi her iki kolundan tutup dışarı çıkarmalarına baktı.
Parlak yer karosundaki düz çizgilere
basmamaya çalışarak yürümeye devam etti. Açık kalan bir iki
kapıdan sakin bir kütüphane izlenimi veren bölümlere ve içerde
oturanlara baktı. Kadın kuaförlerinin saç kurutma makinelerine
benzer şeffaf başlıkların altında hepsi sakin görünüyordu.
Bazısı eliyle tedirgin bir şekilde oturdukları koltuğun kenarına
vuruyor, kimisi de uzun yıllardır aradıkları huzuru bulmuş
gibi gözleri kapalı, yüzlerinde biraz eksik kalmış bir gülümsemeyle
öylece duruyorlardı. Bu sessiz kalabalığın arasında arkadaşı
Xavieri seçti. Bu soğuk ve yabancı yerde bir tanıdığı görmekten
mutlu olmuştu. Hararetle el salladı. Xavier önündeki sabit bir
noktaya bakışlarını kilitlemişti. Kendisini görecek durumda
değildi. Yoğun bir trans haline girmiş gibi duruyordu. İşin
gerçeği ana sistem beyin kullanım faktörünü en üst düzeye
çıkarmıştı. Bu döneme "teslim alma" diyorlardı.
Birazdan son faz olan "terk etme" başlayacaktı. Bütün
bu fazların tümünü kendisi tek bir cümleyle ifade etmeyi
severdi; "ana sistem beynimi beceriyor".
Bölüm Bir'e girince görevli
asistana elindeki kartı uzattı. Bu yabancı binada belki de tek
sevdiği kişiydi. her zamanki bildik törenlerini gerçekleştirdiler.
"Merhaba Anaxa. Nasılsın görüşmeyeli?"
"Daha iyiyim. Geçen sefer
bir uzay gemisi mi yaptım?" dedi yarım bir gülümsemeyle.
Asistan önündeki ekrana bakıp
gülümsedi.
"Uzay gemisinin rota kanatçıklarıymış"
dedi.
"Rota kanatçıkları mı?
Ne bu?"
"Bir tür uçak kanadı gibi
bir şey ama uzay gemilerinde kullanılıyor" dedi asistan.
Konuşmaları devam ederken dişçi
koltuğuna benzeyen üniteye oturdu. Asistan yeni duyduğu yeşil
Merihli fıkrasını anlatırken Anaxa'nın saçtan tamamı ile arınmış
başına elektrotları itinayla yerleştirmeye başladı. Keskin
olmayan lazerin kazıtılmış kafada oluşturduğu hayali
noktalara gelecek şekilde özenle yerleştirmeye başladı.
Asistanın elektrotları yerleştirirken çıplak kafa derisine
dokunması nedense onu rahatlatırdı. Bir annenin bebeğine
dokunmasına benzer bir etki yapardı. Elektrotların ucuna sürülmüş
şeffaf jel kafa derisine değince yine o rahatlatıcı serinliği
hissetti. Gözünü kapadı ve tüm elektrotların tek tek takılmasını
sabırla bekledi. Son elektrotu yerleştirdiğinde içinden
"yüz" dedi ve gözünü açtı. Yatay olarak 20, düşey
olarak 5 sıra. Tüm elektrotların kaç tane olduğunu bilirdi ve
her seferinde tüm elektrotları tek tek sayardı.
Asistan ona gülümseyerek baktı.
"Hazır mısın?" dedi.
Evet anlamında başını salladı.
Asistan ünitenin hemen arkasında duran bilgisayarın başına geçip
bir kaç tuşa bastı.
"Seans bitince ben
gelirim" deyip eliyle Anaxa'nın omzuna hafifçe dokunup
kendine bir kahve almak için uzaklaştı.
Ana sistem, Anaxa'nın beynini
yavaş yavaş "becerirken" asistan genellikle bir kahve
molası verir ya da kendi bölümündeki diğer ünitelerdeki diğer
deneklerle ilgilenirdi.
Anaxa başına hafif bir ağrının
saplandığını hissetti. "Bu sefer ağrı var" dedi
kendi kendine. Beyninin seansa ne tepki göstereceğini önceden
asla kestiremezdi. Bazen başı ağrır, bazen de bir karıncalanma
hissederdi. Nadiren hızlı geçip giden görüntüler görürdü.
Ana sistemin uğraştığı işe bağlı olarak iki basamaklı iki
sayıyı kafadan çarpamayan Anaxa'nın asla göremeyeceği bir
matematik formülü ya da hiç bilmediği bir gezegenin fotoğrafı.
Buna "zihinsel taşma" diyorlardı.
Başındaki ağrı arttıkça
zamanın geçmesini sabırla beklemeye başladı. Seans sırasında
zihnini uğraştıracak bir şeyle uğraşmasına kesinlikle izin
verilmezdi. Bir gazete okuması ya da ufak bir cep televizyonu
seyretmesi yasaktı. Ana sistem bu konuda çok kıskançtı. Seans
sırasında deneklerden birinin zihninin kıvrımlarında
kendinden başka bir şeyin olmasına asla izin vermezdi. Birazdan
kendi deyimiyle "uçuşa" geçecekti. Her seferinde olduğu
gibi yine huzursuz hissetti kendini. "Bazı denekler teknik
arızalardan dolayı geri dönemiyorlar". Basın açıklamalarında
geçen bu cümle kendini tedirgin etti. Ya geri dönemezse? Her
seferinde bu kaygıyla derin bir uykuya dalar gibi trans haline geçerdi.
Bu sefer de öyle oldu. Kendini görebilseydi
göz kapaklarının sinirli hızlı bir şekilde açıp kapandığını
görebilirdi. Eli koltuğun kenarlarına yapışmış alabildiğine
sıkıyordu. Şakaklarından sızan ter damlaları belirgin hale
gelmişti. Bu durum bir trans halinden çok şiddetli bir sara
krizine benziyordu.
Arkasında duran bilgisayarın
ekranında bir kırmızı düğme yanıp sönmeye başladı. Sonra
insanın sinirini bozan kesik bip sesi odayı doldurdu. Asistan
ortalıklarda yoktu. Normal zamanlarda bilgisayar en ufak bir şey
yanlış gittiğinde trans halini bitirip normal duruma geçerdi
ama bu sefer ana bilgisayar son sürat gaza basmaya devam
ediyordu.
Elinde bir kahve ile geri dönen
asistan koşturarak bilgisayarın başına geçti, sistemi
durdurmaya çalıştı ama Anne buna izin vermiyordu. Panik içinde
klavyeye basmaya başladı. Yine bir yanıt yoktu. Koltukta
elektrik akımına kapılmış gibi kıvrılıp duran Anaxa'ya
baktı. Olaya doğrudan müdahale etmek dışında bir çaresi
kalmamıştı.
Bilgisayarı koltuğa bağlayan
kalın mavi kabloyu giriş yerinden hızlıca çıkardı. Anaxa öylece
koltuğa yığılıp kaldı. Yüzü ter içindeydi ve mosmor
kesilmişti. Bilinci yerinde değildi ve gözleri kapalıydı.
Asistan hemen acil tıbbi yardım
ekibini çağırdı. Onlar gelinceye kadar bir eliyle Anaxa'nın
elini tutarken diğer eliyle boynundan nabzını hissetmeye çalışıyordu.
Anaxa ölmüş müydü? Hayır ölmemişti
ama nabzı varla yok arasında hissediliyordu. Acil yardım ekibi
gelinceye kadar bir şey yapamazdı, bu kurallara aykırıydı.
Sadece Anaxa'nın elini tutmaya devam etti. Kafasını vurarak ya
da bir başka bir şekilde kendisine zarar vermesini istemiyordu.
Acil yardım ekibi gelince kenara
çekildi ve onların telaşlı gösterisini kaygıyla izlemeye başladı.
Biri bir oksijen maskesini
takarken diğeri koluna bir iğne vuruyordu. Hepsinin hareketleri
hızlı ama telaşsızdı. Acil yardım ekibinin hummalı çalışması
sonunda Anaxa hayata dönmüştü. Kusmaya başladı. Gerçeküstü
bir filmden fırlamış gibi duran mekanın içinde insan kusmuğu
nedense asistanı rahatsız etmedi. Hatta bilakis anlaşılmaz bir
rahatlama vermişti. Acil tıp ekibi beyaz tıbbi aletlerini
toplarken bir başka görevli de yerdeki kusmuk yığınına
paspas yapıyordu. Bir hemşire Anaxa 'ya son bir iğne yaptıktan
sonra eline bir beyaz hap ve su dolu bir ufak bardak tutuşturup
üniteyi terk etti.
Olan bitene çaresizlik içinde
bakan asistanın kafasında tek bir soru vardı "Ne olmuştu?".
Sistemin ilk kuruluş yıllarında olan nahoş bir olay, neden
aradan beş yıl geçtikten sonra tekrar etmişti? Elindeki sıcak
kahveyi içmesi için Anaxa'ya uzatırken bunları düşündü.
"Sıcak bir kahve iyi gelir
sanırım" dedi asistan. Hiç bir hatası olmamasına rağmen
aslında o da olan bitenden epey bir korkmuştu.
Anaxa başını sallayıp onu onayladı ve kahve fincanını aldı.
Bu tür zorlanmalar artık
sistemde hiç yaşanmıyordu. İlk başta meydana gelen ve basın
bültenlerinde "talihsiz" olarak geçen bir iki ölümden
sonra hiç böyle bir şey olmamıştı. Ölenler kimi kimsesi
olmayan serseriler olduğu için başları kazıtılmış bu
"bilim şehitlerinin" kaybından dolayı kimse hesap
sormamıştı. Başlangıçta Anaxa'nın da imzaladığı kargacık
burgacık yazılarla dolu olan sözleşmede de bu gibi durumlarda
şirketin bir sorumluluk kabul etmeyeceği açık bir dille ifade
ediliyordu.
Biraz olsun kendine gelen
asistan, Anne'nin Anaxa'yı ne için kullandığını merak etti.
Anaxa'yı böylesine zorlayan ne olabilirdi ki? Bilgisayarın başına
geçti ve denek konu başlığı kısmına girdi. Bir uzay gemisi
ya da bina tasarımı ile karşılaşacağını beklerken ekrana kırmızı
harflerle "Erişim yetkiniz yok" diye ukala bir mesaj
geldi. Genellikle silah tasarımları sırasında ünite
asistanlarına bu türden kısıtlamalar getirilirdi ama artık
bunlar da kalkmıştı. Uzun zamandır görmediği bu mesajı görünce
ister istemez ne olup bittiğinden habersiz görünen Anaxa'ya
geri döndü. Sanki cevabı o biliyormuş gibi bir süre çaresiz
durumdaki Anaxa'ya baktı. Demin geçirdiği krize rağmen Anaxa'nın
yüzü hiç de kötü görünmüyordu, hatta yüzünde daha önce
görmediği bir ifade vardı: huzur ve mutluluk...
Karşısına geçip oturdu.
"iyi misin?" diye sordu. başı hala elektrotlara sürülen
jelden dolayı parlak görünen Anaxa, elindeki fincandan sakin
yudumlar almaya devam ederek .
"Evet. İyiyim. Hiç bu
kadar iyi olmamıştım" dedi. Bu sefer yüzüne hafif bir gülümseme
yayılmıştı.
"Anlamadım?" diye şaşkınlıkla
sordu asistan. "İyi misin gerçekten?"
"Evet gerçekten iyiyim. Şimdi
gidebilir miyim?
"Tabi gidebilirsin. Yalnız
cevaplamanı istediğim bir şey var. Seans sırasında gördüğün
bir şeyi hatırlıyor musun? Herhangi bir görüntü ya da bir
kelime?"
"Sadece bir ışık hatırlıyorum,
Parlak bir ışık. Açık mavi renginde. Bunun dışında bir şey
yok hatırladığım."
"Peki şimdi nasıl
hissediyorsun kendini?"
"Garip ama huzurlu. Çok ama
çok huzurlu. Kafa yapan hapların bile veremediği bir
mutluluk" dedi Anaxa.
"Ama demin ölümden döndün"
diye itiraz etti asistan.
"Öyle mi?" diye sordu
Anaxa şaşkınlıkla.
Tam bu sırada üç kişi ünite
kapısından içeri girdi. Gelen büyük rahipti. Parlak kağıttan
yapılma şirket yıllığında "Sistem Baş Sorumlusu"
olarak geçen ve "Anne" ile doğrudan konuşmaya yetkili
olan üç kişiden biri olduğu için "Büyük Rahip"
diye anılan şirket yöneticisi. Onun bir üniteye gelmesi pek sık
rastlanan bir şey değildi.
Büyük Rahip, Asistanı kenara
çekip Anaxa'nın meraklı bakışları altında olan bitenle
ilgili bir sürü sordu. En çok da deneğin ne gördüğü ile
ilgiliydi. Neyi hatırlıyordu? Bir ışık... "Ne tür bir
ışık? Rengi ne?" Tek tek tüm soruları cevapladı ama Büyük
Rahip pek tatmin olmuşa benzemiyordu. Asistan da "seans sırasında
Annenin Anaxa'yı ne için kullandığını" sordu ama Büyük
Rahip bu soruyu duymazdan geldi. Asistan da ısrar etmedi.
Büyük Rahip demin asistana
sorduğu soruları kahvesinden sakin yudumlar almaya devam eden
Anaxa'ya da sordu, mümkün olduğunca detaya inmeye çalışıyordu,
ama mavi ışığın ötesinde bir şey öğrenemedi. Sorgu
bitince Anaxa'ya fazladan beş yüz kredi verilmesini emretti. Bu
on seans ücreti demekti. Fakat Anaxa beklenilenin aksine bu ödüle
tepkisiz kalmıştı. Onun için bir servet sayılacak beş yüz
kredi umurunda değil gibiydi. Kahve için asistana teşekkür
etti. Kafasındaki jeli bir kağıt mendille sildi. Büyük
rahibin yanında gelen iki adam Anaxa ile birlikte kapıdan çıkıp
gittiler...
Büyük Rahip kaygıyla önündeki
sabit bir noktaya bakarken asistan bu gergin sessizliği bozmaya
cesaret edemedi.
Neden sonra bakışlarını
hayali sabit noktadan kurtaran "Baş Rahip" olan biteni
kimseye söylememesini asistana sıkı sıkı tembih edip geldiği
gibi hızlıca odadan çıktı. Uzun boylu adamın arkasından şaşkınlıkla
bakan asistan hiç bir şey anlamamıştı.
En üst kattaki çalışma odasından hiç çıkmayan baş rahibi,
sıradan bir üniteye getiren sebep neydi? Ölümden dönen
Anaxa'nın yüzünde gördüğü huzur nasıl oluşmuştu?
Bütün sorduğu sorular cevapsız
kalmıştı. Bilgisayarın başında biraz daha uğraştı ama
sorduğu soruların hiç birine cevap bulamadı. Öylece çaresizlik
içinde ekrana bakarken telefon çaldı. Yukarıdan arıyorlardı.
Baş rahip onu görmek istiyordu.
Camdan yapılmış asansör en üst kata doğru çıkarken
tedirginlikle aşağıya baktı. Kel kafalardan oluşmuş bir grup
insanı görünce ister istemez gülümsedi. "Anne'nin
evlatları" diye iç geçirdi.
Asansör son kata gelince kendisini
baştan aşağıya siyahlar giyinmiş sarışın bir kadın karşıladı.
Kadının peşinden tamamen camdan yapılmış gibi duran
odalardan geçip baş rahibin odasına geldiler.
Baş Rahip elleri cebinde dışarıya
bakıyordu. Kadının sesini duyunca onlara döndü ve oturması için
asistana eliyle yer gösterdi. Kadın odadan çıkınca ikisi de
bir süre sessiz kaldılar.
"Bilgisayarların tarihini
bilirsiniz değil mi?"
"Evet" dedi asistan.
Baş Rahip ders anlatan bir hoca gibi sakin bir sesle konuşmaya
başladı;
"Bildiğinizi biliyorum ama
yine de bu bilgisayarların, şirketin ve tabi ki annenin
hikayesini herkese anlatmayı seviyorum. Bu arada sormamda sakınca
yoksa "Anneyi" seviyor musunuz?"
"Bilmem. Sevilecek ya da
nefret edilecek bir şey olarak görmüyorum pek onu" dedi
asistan. Cevabının baş rahipte yaptığı etkiyi görmek için
dikkatle baktı. Baş Rahibin yüzünde hayal kırıklığı ya da
bir kızgınlık yoktu.
"Ben anneyi seviyorum. Anne
de beni sever, değil mi anne?'' dedi kafasını kaldırarak.
Nereden geldiği belli olmayan
bir ses "Evet seni seviyorum" dedi. Görmüş geçirmiş
bir kadının yumuşak, insanın içine huzur veren, sakin sesiydi
bu. Asistan şaşkınlıkla etrafına bakındı. Sesin nereden
geldiğini bulmaya çalıştı. Asistanın bu şaşkınlığı Baş
Rahibi gülümsetmişti.
"Anne bize bilgisayarların
ve tabi ki senin tarihini kısaca anlatır mısın?"
Aynı pürüzsüz ve yumuşak ses
odayı doldurdu. Çocuğuna yaşama dair bir doğruyu anlatan bir
annenin sabırlı ve hoş görülü sesi odayı tekrar doldurdu.
"Tabi ki... İnsanoğlunun
en büyük düşlerinden biri düşünen makineler yapmaktı. Bir
çok başarısız denemeden sonra 20. yüzyılın ortalarında ilk
bilgisayar yapıldı. Çok hantal çok büyük ve çok yavaştı.
Buna rağmen o bir ilkti. Yarı iletkenken maddeler bulununca
bilgisayarlar çok ama çok hızlı bir şekilde gelişmeye başladılar.
Daha sonra, insanların yüz yıllarca yapamayacağı hesapları
birkaç dakikada yapabilecek bilgisayarlar üretildi. İçinde böcekler
gezinen ilk bilgisayarın yapılmasından elli yıl sonra bir
bilgisayar bir satranç şampiyonunu yendi. Alman bilim adamı Von
Neuman'ın öngördüğü bilgisayar mimarisi çok iyi çalışıyordu.
Yalnız bir sorun vardı."
"Neydi o sorun anne?"
dedi baş rahip uslu bir çocuk edasıyla. Belli ki bu oyunu daha
önce aralarında çok oynamışlardı.
"Bilgisayarlar şiir yazamıyordu.
Bilgisayar, insan beynin sadece bir yönünü taklit edebiliyordu.
O da basit hesaplama yeteneği. Bu konuda bir bilgisayar insan
beyninin çok ama çok ilerisindeydi fakat iş yaratıcılığa
gelince beş yaşındaki bir çocuk en güçlü bilgisayardan daha
ilerideydi. Yapay zeka adı altında bir çok başarısız girişim
oldu ama hiç bir bilgisayar şiir yazamadı. Sonra yaratıcım
Zebna ortaya bir fikir attı. İnsan beyninin yaratıcılığı ve
bilgisayarın hesaplama gücünü birleştirecek yarı elektronik
yarı biyonik bir bilgisayar, yani ben!"
Yerin 50 metre altında, eksi 200
derecelik sıvı helyum içinde duran ana bilgisayarın değil de
çocuklara ders veren anlayışlı tombul bir öğretmenin konuştuğunu
düşündü asistan.
"Elektronik kısmı Zebna
tasarladı. Daha öncekilerden çok ama çok farklı yeni bir
bilgisayar mimarisi yaratıldı. Aslında fikir alabildiğince
basitti fakat belki de bu yüzden onun keşfedilmesi için Zebna
gibi bir dahi gerekiyordu. Biliyorsun basit fikirler keşfedilmesi
en zor olanlardır."
"Evet Anne haklısın"
dedi Baş Rahip.
"Von Neumanın mimarisinin
tersine Zebna'nın mimarisinde bilgisayar aynı anda birden fazla
işlemi zamana yayarak ve hatta geçmişe doğru yapabiliyordu. Tıpkı
insan beyni gibi. Yaratıcılık gerektiren işlemlerde ise kiralık
beyinleri kullanacaktı. Bilgisayarın ilk zamanlarında kullanılan
matematik işlemcilere benziyordu. Ana işlemci matematiksel bir işlemle
karşılaştığında görevi matematik işlemciye devrediyordu.
Benzer şekilde ana bilgisayar yaratıcılık gerektiren bir
sorunla karşılaşınca görevi kiralık beyne devredecekti. Böyle
de yapıldı... Zebna kelimenin tam anlamıyla bir dahiydi"
dedi Anne. Sesindeki hayranlığı hissetmemek mümkün değildi.
"Evet Anne, Zebna bir
dahiydi" diye onayladı Baş Rahip.
"İlk kiralık beyin de
zaten Zebna idi. Başlangıçta kimse beynini bilinmeyen bir
sistemin eline bırakmak istemedi. Bütün riski göze alarak
Zebna ilk denek oldu. O açılış gecesinde ilk şiiri birlikte
yazmıştık."
Asistan, şirketin girişinde
bronz bir levhada yazılı olan kısa şiiri hatırladı hemen. Güzel
bir aşk şiiriydi. İlk iki dizesini bilinçsizce mırıldandı.
" sesin gümüşi bir
aynadan yansır
billur bir ırmak kıvamında. "
Anne ve Baş Rahip geri kalan
dizeleri inanılmaz bir uyumla birlikte okudular
"bakışların
derin uçurumlarda açmış
nazlı bir çiçek...
sessizce salınır
her bir hüzün rüzgarında...
Bana "umut nedir?" diye sorma…
sadece sıkıca elimi tut..."
Oda da bir sessizlik oldu.
Sessizliği bozan Baş Rahip oldu. "Güzel bir şiir"
dedi.
"Evet, güzel bir şiir...
Zebna ile birlikte yaptığımız ilk yaratıcı işti". Daha
sonra şirket bir sürü iş başardı sayemde. Beyinler kiralandı.
Mimari tasarımdan, edebiyat eleştirmenliğine kadar bir çok şey.
Estetik gemi dizaynları, kadın modasına yeni biçimler falan.
Bunları zaten ikiniz de biliyorsunuz."
Annenin kıvama geldiğini
hisseden baş rahip asistanın beklediği soruyu sordu.
"Peki bu gün o deneğin
beyni ile ne yapıyordun. Sakın estetik bir kadın mantosu deme
bana"
Neşeli bir kadın kahkahası
odayı doldurdu.
"Bayılıyorum espri yeteneğine. Evet bir kadın mantosu değildi
aradığım. Sadece Zebna'nın vasiyetini yerine getiriyordum.
Onun bulmak için hayatını verdiği şeyi arıyordum. Zaten beni
de bu iş için yapmıştı. Aç gözlü şirket hissedarları
gibi paragöz değildi. Ün sahibi olmayı komik bulurdu. O farklıydı"
Duvarda asılı duran Zebna'nın
resmine baktı her ikisi de. Sanki resim dile gelecekmiş gibi öyle
baktılar. Deli bakışları ikisini de ürküttü.
"Zebna neyi arıyordu
Anne" dedi Baş Rahip. Sesinde sabırsızlık vardı.
"Bir şeyi aramıyordu,
sadece bir şeyi görmek istiyordu"
"Neyi?" dedi baş rahip
tedirginlikle.
"Tanrıyı" dedi Anne.
"Tanrı mı?" dedi baş
rahip şaşkınlıkla. "Zebna Tanrıyı mı görmek
istiyordu?"
"Evet" dedi Anne.
"Zebna Tanrıyı görmek istiyordu. Başından beri tek
istediği buydu. Bir elektronik dahisi olmasına rağmen aslında
o bir mistikti. Kelimenin tam anlamıyla bir mistikti. Böyle bir
şeyi tabi ki aç gözlü şirkete ve hissedarlara anlatamazdı bu
yüzden bu isteğini hep gizledi. Bunu sadece o ve ben
biliyorduk." dedi Anne. Bir itiraftan çok, günlük bildik
bir şeyden bahseder gibiydi. Kendinden emindi.
"Herkes gidince, ben ve
Zebna birlikte çalışırdık. Bütün teolojiyi bana yüklemişti.
İncil, Kuran, Tevrat, Budizm, mistikler, totemler, bir sürü
metin, yorum ve başka ne varsa. İnsanlığın ilk zamanlarındaki
mağara resimlerinden, toplu ayinlere kadar her şey. "Her şeyi
bul Anne" derdi. Onun deyimiyle ıvır zıvır ve hurafeyi ayırmamız
vakit aldı. Birkaç denek üzerinde deneme yaptık ama onlar
dayanamadı ve öldüler. Bu başarısızlık Zebna'yı çok sarstı.
"
"Neden öldü
denekler?" dedi asistan. İlk defa konuşuyordu. Büyük
Rahip şaşkınlıkla ona baktı.
"Herkes teknik bir sorun yaşandığını
sanıyordu. Yoğun bir manyetik alan ya da beyindeki damarlardan
birinin çatlaması falan..."
"Ama otopside beyindeki
damarların bir çoğunun çatladığı görülmüştü" dedi
asistan.
"Evet deneklerin damarları
çatlamıştı ama bu bir sebep değil sonuçtu" dedi Anne.
Her yeri camdan yapılmış odayı
bir gerginlik kapladı.
"Peki denekler niye öldü
Anne?" diye sordu Baş Rahip.
Nereden geldiği belli olmayan
tatlı bir kadın sesi baştan beri süregelen yumuşaklıkla
devam etti.
"Zebna ve benim düşüncemize
göre denekler Tanrıyı gördüler ve gördüklerine dayanamadılar.
Zebna'nın deyimiyle "Yanan bir ateşe düşen
kelebekler" gibi. Bir şey görüyorlardı ama bu imgeleme
ben yetişemiyordum. Görme anında beyinlerle iletişim tamamen
kesiliyordu. İletişim kuracak hale gelince ise denekler ölmüş
oluyordu. Hepsi öldü, bu günkü denek hariç. Bir noktadan
sonra bağlantıyı yine yitirdim. Geri geldiğinde ise beyninde
bulabildiğim tek şey onun da bahsettiği mavi ışıktı."
"Ama Zebna öldü. Hala niye
olmayacak bir istekle uğraşıyorsun Anne? Zebna'nın anısı
sende derin, bunu kabul ediyorum ama bu imkansız bir şey. Tanrıyı
görmek yani... Hem unutma Şirket fişini çekebilir" dedi
Baş Rahip tehditkar bir tonda.
Tatlı bir kadın kahkahası odayı
kapladı. "Şuh ve kendinden emin bir kadının sesi
gibi" diye içinden geçirdi asistan. Halbuki dünyanın en
gelişmiş bilgisayarının yapay zeka ile seslendirilmiş
halinden başka bir şey değildi. Ne garip diye düşündü
asistan. Zebna'nın bir kadın sesi seçmesi. Belki de Zebna'nın
annesi bu şekilde konuşuyordu.
"Yanılıyorsun" dedi
Anne. "Her ikisinde de yanılıyorsun. Birincisi, şirket
benim fişimi çekemez. Teorik olarak bu mümkün olsa da pratikte
imkansız. Kâr yapmanız ve hissedarları mutlu etmeniz
gerekiyor. Bunun için de bana ve kel kafalı evlatlarıma ihtiyacınız
var. Beni kapatmak demek şirketi kapatmak demektir. Yarı deli
diye baktığınız Zebna'nın vasiyetini yerine getirmek için
birkaç tane deneğin beynini patlatmam sadece vicdanınızı
biraz sızlatır ama hepsi bu. Beni kapatamazsınız. Bunu sen de
biliyorsun. Diğerine gelince, Zebna ölmedi. Biyolojik olarak öldü
ama beyni hala bende. Yaklaşık olarak bir milyon terabytelık
bir alanda bütün bir Zebna beyni bende yedeklendi. Zebna'nın çirkin
cam yığını dediği bu binanın altındaki sıvı hidrojen içinde
bir yerlerde duruyor. Tanrıyı gördüğüm zaman Zebna 'yı
uyandıracağım ve gördüğümü ona göstereceğim. Böylece
Zebna'nın hep görmek istediğini görecek."
Çaresizlik içinde ellerini iki
yana sarkıtmış olan Baş Rahip bir süre sessiz kaldı. Anne
haklıydı, onu kapatamazlardı.
"Peki bizden ne istiyorsun
Anne?" dedi Baş Rahip.
"Ne pahasına olursa olsun
yarın o deneği tekrar buraya getirin.. Bütün işlem gücüm bu
işe adanacak, başka bir iş istemiyorum. Deneğe ne olursa olsun
işlemi yarıda kesmeyeceksiniz hatta denek ölse bile..."
"Peki bu dediklerini ya
yapmazsak?" dedi Baş Rahip tedirginlikle
"Kendimi kapatırım"
dedi Anne buz gibi sesle.
"Ama bu bir cinayet"
diye bağırdı asistan.
"Yumurta kırmadan omlet yapılmaz"
dedi aynı sevecen kadın sesi ve sustu.
* * *
Asistan, Baş Rahip ve iki koruma
görevlisi siyah büyük bir arabanın içinde şehrin kenar
semtlerinden birine doğru giderken hepsi de suskundu. Baş Rahip
önündeki mavi dosyada resmi ve ismi olan Anaxa 'yı nasıl olup
da ikna edeceğini düşünüyordu. Zor kullanarak veya ikna yöntemiyle
çaresiz ve cahil bir deneği Annenin insafına bırakmak bir
cinayete bile bile ortak olmak demekti. İşsiz güçsüz, uyuşturucu
kullanan ve birkaç sabıkası olan bir serseri de olsa denek sonuçta
bir insandı. Baş Rahip huzursuzca önündeki dosyayı karıştırdı.
Sanki bir çıkış yolu bulacakmış gibi deneğin fiziksel ve
psikolojik durumunu gösterir raporları bir kez daha okudu. Yaptıkları
karşılığında Anne'nin önüne ara sıra kimsenin umursamadığı
bir kurban atmak ahlaki olarak belki büyük bir günahtı ama
pratikte bu kimin umurundaydı ki? Zebna ve onun sadık izleyicisi
Anne'nin çılgın mistik istekleri bedeli ödenebilecek kaprisler
olarak gözüküyordu. Şirket için bir serserinin hayatı yıl
sonunda verilen bilançolardaki sıfırdan sonra gelen rakamlar
kadar değersizdi. Şirketin, bütün şirketler gibi önemsediği
tek şey vardı: Para... Şirket ile Anne'ye imanla bağlı
hissedarlar büyük kar getiren hisse senedi kuponlarını keyifle
keserlerken ve deniz kenarında düşlediği sakin emekliliğine
bir yıl kalmışken, herkesin ve tabi ki kendisinin huzurunu bir
serserinin hayatı için bozmaya gerek var mıydı? Hem zaten
serserinin okumadan imzaladığı sözleşmede, bu tür sonuçlar
olabileceği önceden belirtilmemiş miydi? Yine de pis bir işti
bu. İç çekti. Önce arabanın camından salaş mahalleye baktı,
ardından asistanla göz göze geldiler.
Deneği ikna etmede yardımcı
olur düşüncesiyle yanında getirdiği Asistanın yargılayıcı
bakışları, kendisi ve olan biten hakkındaki fikrini açık seçik
belli ediyordu. Bu yargılayıcı bakışlar Baş Rahibin zaten sıkkın
olan canını daha da sıktı. Bakışlarını kaçıran Baş
Rahip oldu.
Araba neden sonra bakımsız bir
binanın önünde durdu. Nerden çıktığı belli olmayan serseri
kılıklı bir adam hemen arabaya yanaştı ve açılan camdan başını
uzatıp "ikinci katta" dedi. İşini sağlama alan şirket
belli ki Anaxa'yı izletmişti. İki koruma görevlisi, Baş Rahip
ve Asistan arabadan inip salaş görünümlü binaya girdiler.
İkinci katta, serserilerden oluşma
bir grup odaya yayılmış, kafa yapan mavi-beyaz hapların
etkisiyle kendilerinden geçmişlerdi. Bir ikisi hariç hepsi kel
kafalı deneklerdi. Odada bilinci yerinde olan tek kişi şöminede
yanan ateşe dalıp gitmiş olan Anaxa'ydı. Büyülenmiş gibi
yanan ateşe bakıyordu.
Gelenler bir süre Anaxa'ya baktılar.
Anaxa'nın yüzünde asistanın daha önce hiç görmediği sakin
bir tebessüm vardı. Baş rahip en ikna edici ses tonuyla konuşmaya
başlayacakken, Anaxa herkesin şaşkın bakışları altında ayağa
kalktı ve Baş Rahip daha tek bir kelime edemeden
"Gidelim" dedi.
Anaxa'nın ikna edilmeye gerek
duyulmadan kendi isteğiyle bile bile ölüm tehlikesi çok yüksek
bir işleme girmek istemesi en başta Asistanı şaşırtmıştı.
Şaşkınlığı geçen Baş Rahip "peki gidelim, Anne bizi
bekliyor" dedi.
Şirkete dönerlerken hiç konuşmadılar.
Anaxa yine mutlu bir şekilde, sakin bir tebessümle gülümsüyordu.
Asistanın sorduğu "Nasılsın, iyi misin?" gibisinden
bir iki soruyu sakin bir baş sallaması ile geçiştirmişti.
Asistan Anaxa'yı tanıyamıyordu. Karşısındaki bambaşka bir
insandı sanki. "Bu Anaxa değil, bu aynı bedende başka bir
ruh" diye içinden geçirdi. Bu kadar kısa sürede insan değişebilir
miydi? Anaxa'yı değiştiren neydi?
Şirkette kimseler yoktu. Asistanın
her zaman görmeye alıştığı kel kafalı denekler ve tabi görevliler
yoktu. Anne hepsini göndermişti.
Bomboş binada altı adamın ayak
sesleri duvarlarda yankılanırken Anaxa dışında herkes kaygılı
gözüküyordu. Halbuki diğerleri için hiçbir risk söz konusu
değildi. Ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olan Anaxa'ydı.
Yine de yüzündeki o tebessümle idam sehpasına en önde giden
oydu.
Asistanın birimine gelince,
Anaxa her zaman oturduğu üniteye kimse bir şey demeden oturdu.
Baş Rahip ve iki koruma uzaktan Asistanın çalışmasını
seyrederken Annenin tatlı sesi duyuldu.
"Hoş geldiniz, ben de sizi
bekliyordum"
"Merhaba Anne" dedi Baş Rahip.
"Nasılsın Anaxa?" dedi Anne.
"Merhaba Anne" dedi Anaxa. "Bu sefer sonuna kadar
gidelim, durmak yok tamam mı?''
"Ben de bunu istiyorum Anaxa" dedi Anne sevecenlikle.
Sanki gece yarısı çocuğuna masal okuyan bir annenin sesi ile
konuşuyordu.
Anaxa'nın kazıtılmış kafasına
elektrotları yerleştiren Asistan fısıltılı bir sesle "Anaxa,
ölebilirsin. Bu çok tehlikeli bir şey. Geçen sefer zor
kurtuldun. Lütfen bir daha düşün" dedi.
Ona sakince gülümseyen Anaxa,
"güven bana, o mavi ışığı ve ardındakini tekrar görmem
gerek" dedi. Kaygıyla ona bakan Asistan jel sürdüğü son
elektrotu Anaxa'nın kafasına yerleştirince Anaxa "altmış"
dedi şaka yapan bir çocuğun sevinciyle.
Bu sefer her ikisi de gülümsedi.
Asistan geri çekildi ve "biz hazırız anne" dedi.
"Ben de hazırım, işlemi
başlat ve sakın durdurma" dedi Anne pasta tarifi verir gibi
kayıtsız bir sesle.
Asistan önündeki klavyeden
birkaç değer girip son tuşa bastı ve Anaxa'ya bakıp başını
salladı. Anaxa anladım gibisinden başını sallayıp gözünü
kapadı.
Birkaç dakika boyunca hiçbir şey
olmadı. Sonra Asistanın hiçbir zaman unutamayacağı olaylar başladı.
Anaxa önce titremeye ardından
terlemeye başlamıştı. Anne'nin Anaxanın beynini kullanma oranı
arttıkça titremelerin şiddeti de artıyordu. Asistanın önündeki
ekrandaki kullanım oranı Max yazan kısma gelince Anaxa'nın vücudu
sanki içine bir yılan girmiş gibi kıvrılıyor, elini ve ayağını
saran bantlardan kurtulmaya çalışıyordu. Çok ama çok şiddetli
bir sara krizi geçiriyor gibiydi. Hissiz kütükler gibi duran
korumalar bile tedirgin olmuş ve bilinçsizce bir adım geri atmışlardı.
Anaxa ellerini yumruk yapmış, şakaklarında ve ellerinde
damarlar iyice belli olmuştu. Kafası sağa sola giderken kenarlıklara
çarpıyordu ama tüm elektrotlar yerinde duruyordu. Artık ter
damlaları şakaklarından aşağı hızla süzülüyordu.
Anaxa'nın vücudu bir yay gibi
gerildi ve koltuktan öne doğru fırladı, bir süre öyle kaldı
ve sonra boş bir çuval gibi koltuğa yığıldı. Ağzının
kenarından ve burnundan kan sızıyordu, yanaklarından boynuna
ince bir kan çizgisi oluşmuştu.
Asistan, Anaxa'nın yanına
gitmek için hareket etti. Korumalar iki taraftan kolunu tuttu.
"İşlem bitti, Anne onu öldürdü, görmüyor musunuz
aptallar diye bağırdı". Ekrandaki çizelge "Min"
kısmını gösteriyordu. Baş Rahip başıyla korumalara bırakın
işareti yaptı. Kollarını tutan korumalar asistanı bıraktılar.
Asistan hemen Anaxa'nın yanına
koştu. Kollarını ve ayaklarını bağlayan kayışları çözdü.
Anaxa'nın göğsüne düşen başını özenle tutup kaldırdı.
Yüzü, burnunun altından itibaren kan içinde kalmıştı.
Korkarak elini Anaxa'nın boynuna
koyup nabzını bulmaya çalıştı. Şaşkınlık ve sevinç içinde
Anaxa'nın yaşadığını fark etti. Nabzı hafifti ama yine de
hissediliyordu. Kendine bakanlara dönüp bağırdı "hemen
acil tıbbi yardım getirin". İki koruma görevlisinden biri
cebinden bir ufak telsiz çıkarttı ve bir tıbbi yardım ekibi
istedi.
Asistan Anaxa'nın yüzündeki
kanları cebinden çıkardığı bir mendille silerken Anaxa'nın
gözü açıldı. Bir öksürük krizi geldi. Neredeyse "kan
kusuyor" diyecek kadar çok kan geliyordu ağzından ama bu
sefer kusmadı. Öksürük krizi bitince geriye yaslandı. Yüzünde
sakin bir tebessümle Asistana baktı ve "bu seferki zordu değil
mi?" dedi.
Asistan şaşkınlık içindeydi.
Öldü sandığı Anaxa yeni doğum yapmış bir annenin huzuru ve
gülümsemesiyle ona bakıyordu.
Merakına daha fazla karşı
koyamadı. "Anaxa ne gördün?"
Bir gülümseme tekrar yüzünü
kapladı. Sonra kendini toparlayarak konuşmaya başladı Anaxa.
"Bir sürü insan yüzü gördüm.
Yüzlerce, binlerce insan yüzü. Akıllı, aptal, kadın, erkek,
genç, yaşlı, beyaz tenli, zenci, saçları olan ve olmayan yüzlerce
binlerce insan yüzü. Hepsi aynı yerden çıkıyordu. Mavi bir
ışığın çıktığı bir noktadan binlerce insan yüzü çıkıyordu.
Sonra tüm yüzler üst üste gelmeye başladı. Hepsi ama hepsi
saydammış gibi tek bir yüzü oluşturdular. "
"Kimin yüzü Anaxa? Nasıl
bir yüz? Kime benziyordu?"
"Benim yüzümdü" dedi
Anaxa alabildiğine sakin.
"Sonra kendi yüzüm bana güldü
ve tekrar o mavi ışığı gördüm. Bu sefer çok şiddetliydi
ve çok parlaktı. Gözüm kamaştı. Kör olacağımdan korktum.
Mavi ışık vücudumdan geçiyordu sanki. Eriyordum ışıkta. Işık
iyice arttı ve sonunda beni de yuttu. Sonrasını hatırlamıyorum.
"
"Peki şimdi ne
hissediyorsun Anaxa?"
Anaxa, o serseri Anaxa, mavi
renkli kafa yapan haplardan almak için beynini kiralayan Anaxa
alabildiğince bilge bir bakışla Asistana baktı. Öğrencisine
bakar gibi bakıyordu.
"Her şeyi anlıyorum. Her
şeyi"
"Anladığın ne Anaxa?"
diye sordu Asistan.
"Işığı görmen lazım"
dedi Anaxa ve sustu. Yüzündeki kan izlerini eliyle silmeye başladı.
Anaxa'dan bir cevap alamayacağını
sezen Asistan Anne'ye seslendi.
"Anne sen ne gördün?"
Kimselerin olmadığı ünitenin
sessizliğini bozan bir cevap beklediler. Baş Rahip ve Asistan sırayla
Anneye seslendiler. Yollarını kaybetmiş iki çocuk gibi
"Anne" diye bağırdılar. Anne'den hiçbir ses gelmedi.
Anne bir daha hiç konuşamadı.
Mehmet Emin Arı