Evreni dolduracak kadar büyük
bir beynin olsa bile, varoluşu düşünerek kavrayamazsın.
Sıdıka Erol
Psikiyatrist-Düşünür
Ruhun
üç hali vardır, önce deve olur, sonra aslan ve en sonunda bir
bebek.
Nietzsche
Bilinen ilk koca
kafa vakası 1989 yılında Samsun’un bir kasabasında görüldü.
Ellerinde parlak deri çantalar ile dolaşan reprezantların
bedava verdiği deri hastalığı ilacını bir hamile hastasına
yazan doktorun hatasıydı. İlaç gerçekten çok kuvvetliydi.
Ciltte çıkan şark çıbanına benzer sivilceleri hemen tedavi
ediyordu. Bilinen tüm yan etkilerinin yanı sıra bilinmeyen
etkileri de vardı. İlacın etken maddesi Tryxfolin’in, hamile
kadınlar üzerinde daha önce hiç görülmeyen bir yan etki gösteriyordu.
Tanıtım amacıyla
doktorlara bedava verilen ilacı deneyen ilk hamile kadın doğum
yapınca daha önce bu hiç bilinmeyen yan etki de ortaya çıkmıştı.
Doğumu yapan ekip bir şeylerin ters gittiğini baştan hissetmişti
ve bu yüzden risk almamak için ister istemez doğumu sezaryenle
gerçekleştirmişlerdi. Bebeği eline alan doktor hayretler içinde
bakakalmıştı. Kadının doğurduğu bebeğin kafası normal bir
bebeğin iki katı kadardı. Bacaklarından tuttuğu garip yaratığa
(sevimli bir bebekten çok tuhaf bilimkurgu filmlerindeki garip
uzaylılara benziyordu) şaşkınlıkla bakan doktor, en sonunda
onun ilk nefesini alması için müdahale yapmayı akıl edebilmişti.
Doğan ilk koca
kafalı bebek doktorların tüm çabalarına rağmen bir hafta yaşayabilmişti.
Neredeyse gövdesi büyüklüğünde kafası olan tuhaf bebeğin
bir haftalık yaşam mücadelesi ve daha sonra yapılan otopsisi tıp
dünyasında kırka yakın makalenin konusu olmuştu. Koca kafalı
bebeğin annesi, tüm içgüdüsel annelik duygularına rağmen
bebeğini bir türlü kucağına alamamıştı. Zaten uzaktan gördüğü
tuhaf yaratığı kendi doğurduğuna bir türlü inanamayan anne
bu konuda çok da istekli değildi. Sadece ölmeden bir gün önce
gidip elini tutmuştu. Doğurduğu koca kafalı yüzünden lanetli
olarak görülen kadın ve ailesi çevrenin onlara uğursuz
demelerinden sonra taşınmak zorunda kalmışlardı.
Benzer şekilde dünyanın
çeşitli yerlerinde ama özellikle Türkiye’de bir çok koca
kafalı vakası görüldü. Yapılan araştırmalar, rahimdeki
bebeğin embriyo aşamasında Tryxfolin etken maddesinin (ki aslında
steroid benzeri çok komplike bir yapay hormondu) diğer organları
değil de, sadece beyin hücrelerinin gelişimini arttırdığını
ortaya koymuştu. Beyni saran kafatası ilk aşamada daha esnek
bir yapıya sahip olduğundan, büyüyen beynin gelişimine bir süre
izin veriyordu fakat kafatasının kemik yapısı tam bir gelişim
gösterip sertleşince, sürekli büyüyen beyin, büyüyecek yer
bulamıyordu. Bu noktada ölüm kaçınılmazdı. Büyüyen beyin
yeni karşılaştığı sınırdan dolayı kendi kendine basınç
uyguluyor ve iyice sıkışan beyin omurilik sıvısı, beyni
besleyen damarların tıkanmasına ve tabi ki sonuçta acılı bir
ölüme yol açıyordu.
İncelenen tüm
koca kafa vakalarında, beynin bu sağlıksız gelişiminin daha
embriyo aşamasında başladığı bulundu. Bu konuda ortaya atılan
en akla yakın teori, beynin oluşum aşamasındaki DNA bölünmesinin
hormonla tetiklenmesi ve hücre kopya sayısının bir anda ikiye
katlanmasıydı. Etken maddenin alımı kesilse bile bu bölünme
hızı azalmıyordu. Beyin öğrendiği şekilde büyümeye devam
ediyordu. Tıpkı kanser gibi ama kanser olmadan beyin kendi sağlıklı
hücreleriyle metastaz yapıyordu.
Tabi ki Tryxfolin
etken maddeli tüm haplar, iğneler ve kremler piyasadan çekildi.
İlaç firması dava edildi, sağlık bakanlığında sonu
gelmeyen bir soruşturma açıldı, skandal büyüdü ve tıp dünyası
uzun süre bu konuya eğildi. Bu konuyla ilgili üç yüze yakın
makale yazıldı ve üç tane uzmanlık öğrencisi konu olarak
koca kafalıları seçti.
Kayıtlara geçmiş,
bilinen toplam koca kafalı vaka sayısı ellidir. Bunların kırk
dokuzu en fazla iki yaşına gelmeden daha önce anlattığım
beynin enflasyonist büyüme mekanizmasından dolayı ölmüşlerdi.
Sadece bir bebek yaşayabilmiş ve büyümüştü.
O bebek bendim.
Diğer koca kafalı
kardeşlerimden hiç birini göremedim. Benim yaşamam zaten başlı
başına bir mucizeydi. Aslında iki hatanın üst üste gelip
birbirlerinin yarattığı etkiyi sıfırlaması sayesinden yaşayabilmiştim.
Tryxfolin etken maddesi beynimin normalden çok daha büyük olmasına
yol açmıştı ama Annemin aldığı bir başka ilaç (basit bir
mide bulantısı ilacı) Tryxfolin ile etkileşime girdiği için
kemik yapısını esnek denebilecek bir hale getirmişti. Kafatasımı
oluşturan kemikler bu etkiden nasibini fazlasıyla alınca beynin
yarattığı basınç neredeyse kıkırdak kıvamında olan
kafatasımın dışa doğru esnemesini ve sonra onun da beyinle
birlikte büyümesine yol açmıştı.
İki farklı olasılığın
üst üste gelip benim yaşayabilmem kader mi yoksa sadece bir
tesadüf mü? bilemiyorum. Bunu belki Tanrı cevaplar.
Bir koca kafalı
olarak yaşayabilmem için çok özel şartlarda, yoğun sayılabilecek
bir bakım ve tabi bunun içinde büyük bir sevgi ve hesapsız
para gerekiyordu. Bu ikisinin de anne ve babam sayesinde yan yana
gelmesi de ya bir kaderdir ya da sadece bir tesadüf. Bütün bu
tesadüflere anlam verebilecek biri muhakkak vardır ama bunu ben
bile çözemedim.
Dünya üzerinde
beni seven tek kişi Annem olmuştu. Babam bile zaman, zaman yanımda
huzursuz olurdu. Zengin bir adamdı ama beni hep bir lanet olarak
gördüğünden eminim. Yine de onun sağladığı zenginlik
olmasaydı bir koca kafalı olarak yaşamam neredeyse imkansızdı.
Annem ise bir
anneydi. Sanırım onu anlatmak için başka kelimeye ihtiyaç
yok. Beni değil de bir patates çuvalını doğursaydı aynı şefkat
ve sevgi ile büyüteceğinden eminim. Zaten ben de normal
olanlardan bir tek onu sevebildim. Sevginin ne olduğunu hiçbir
zaman çözemesem de, annemin gülümseyişini bilirim. Bunun ötesinde
bir kelimeye de belki ihtiyaç yoktur. Yine de, ne normaller benim
sahip olduğum zekaya, ne de ben onların duygu dedikleri zihinsel
durumlara hiçbir zaman sahip olamadık.
Bir koca kafalı
olarak yaşamanın o kadar fazla zorluğu vardır ki... Çok büyük
kafanızdan dolayı boynunuz ve tabi ki omurganız gelen yükü
kaldıracak kuvvette değildir. Hele, hele ani bir yük boynun kırılmasına
yol açabilir, ki bu talihsiz olay iki kere başıma geldi. Bu yüzden
sürekli olarak boynu kırılan hastaların taşıdıkları
boyunlukların benim için yapılan özel bir türü ile dolaşmak
zorunda kaldım.
Dolaşmak dediğime
bakmayın doğduğum günden beri evin dışına birkaç kez çıkabildim.
Yaşım yirmiyi geçince dışarı çıkabilmem neredeyse imkansızdı.
Normallerin (diğer insanlara böyle diyorum) tuhaf bakışları
falan çok önemli değildi ama kırılgan kemik yapımdan dolayı
dışarısı benim için neredeyse bir cehennemdi. Bu yüzden
hastane gibi yaşamsal zorunluluklar dışında evden hiç dışarı
çıkmadım. Hatta Nobel fizik ödülünü 22 yaşında kazanıp
bir milli kahraman olduğumda bile ödülü almaya gidemedim. Ödülü
benim yerime Annem ve Babam almıştı. Bense töreni evde
televizyondan izlemiştim. Basın mensupları olayı odamdan görüntülemek
istemişlerdi ama ben izin vermemiştim. Altın madalya ve Nobel
diploması odamda duruyor. Nedense bu ödül benden daha çok
annemi sevindirmişti. Bir açıdan aslında haklı, kaç annenin
oğlu 22 yaşında Nobel fizik ödülünü alabilmiştir ki?
Bütün fizikçilerin
rüyasında gördüğü soruyu ben cevaplamıştım. Her şeyin
teorisini bulmuştum. Einstein ile Kuantum fiziğini önce barıştırmış,
daha sonra da evlendirmiştim. Makalenin ismi “Foton yayılımının
altı boyutlu uzayda simetrik eş zamanlılığı” idi. Bu karmaşık
isme bakmayın. Ben kısaca “iki ayna arasında saçını
tarayan kel kadın” diyorum. İki büyük aynayı karşı karşıya
koyun ve aynaların ortasına kel bir kadın koyun. İki aynada
sonsuz görüntü oluşur. Sonsuzuncu görüntüde kadının saçı
olur. Çok saçma mı geliyor? Hayır değil. Fotonlar hep böyle
yapıyor. Lambanızı açtığınız anda, odaya ışık yayıldığında.
Neyse bu ağır dozdaki fiziği bir kenara bırakalım.
Yine de ödülü,
o büyük salonda alkışlar arasında alamamak bende açık bir
zihinsel durum yarattı. Buna normaller üzüntü diyorlar. Onların
dediği gibi diyeyim o zaman, üzücü, hem de çok üzücü bir
durumdu.
Daha önce dediğim
gibi bir koca kafalı olmanın bir çok dezavantajı vardır.
Beynin anormal yapısından dolayı ortaya çıkan mekanik sıkışma
ağrıları, en berbat migren ağrılarından daha kötüdür. Böyle
durumlarda sadece morfin iğneleri işe yarar, onun dışında hiçbir
ilaç bu ölümcü ağrıyı benden çekip alamaz.
Normalin iki katı
bir beyne sahip olduğunuz için vücudunuz bu azman beyni
beslemek için durmadan çalışır. Kalbiniz normalin bir buçuk
katı atmak zorundadır. Normal bir insanın alması gereken
kalori miktarının iki katı besin almanız da cabası çünkü
bir beyin hücresi kendi ağırlığındaki bir kas hücresinin dört
katı kadar enerji harcar ve kas hücreleri gibi sadece çalıştığı
vakit değil günün yirmi dört saati sürekli enerji tüketirler.
Bu da beni sürekli bir şeyler yiyen ama bir türlü şişmanlayamayan
bir çikolata düşkünü haline getirdi. Neredeyse iki maden işçisinin
kadar yememe rağmen her zaman bu şekilde tığ gibi olmayı
becerdim.
“Kibrit kutusu
kadar peynir” diye başlayan aptal diyetlere inanın hiç gerek
yok. Tüm yapmanız gereken büyük bir beyne sahip olmak.
Kapalı bir
ortamda, dışarıyı görmeden yaşamak da işin cabası. Çocukluğum
boyunca diğer çocuklar gibi dışarıda hiç oynamadım. Çocuk
bahçesi benim için yabancı dillerde öğrenilen özel isimler
kadar uzak ve yabancı.
En çok merak
ettiğim de zaten koşmak ve bisiklete binmek. Bir sabit bisiklet
alınmıştı ama onun üstünde hissettiğim duygu çok aptalcaydı.
Sadece popom biraz acımıştı, hepsi bu. Evrenin sırrını çözmüş
bir insan olarak anılmama rağmen yaşamı bilmiyorum.
Normallerin yaşadığı
bir çok şeyi ben yaşayamadım. Bir sevgilim olmadı. Kadınları
hala bilmiyorum. Cinsel bir isteğim hiç olmadı. Diğer
normallerin, zevkle ve iştahla seyrettikleri porno filimler benim
için sıkıcı ve tuhaf hareketlerin tekrar etmesinden öteye geçmeyen
insan türünün çoğalmasına dair belgeseller gibiydi.
Annem dışında
da hiçbir kadını tanıyamadım zaten 2.8 kilogramlık bir beyne
sahip olduğunuzda 1.2 kilogramlık bir beyin ister istemez sizin
için alt bir organik yapı oluyordu.
Ben bir koca
kafayım.
Bu tuhaf ve
neredeyse lanetli yaşamın benim için tek bir avantajı vardı:
2.8 kilogramlık bir beyne ve bu beynin sunduğu müthiş akla
sahip olmak.
Beynimin büyüklüğü
ister istemez onun işlevsel kapasitesini artırmıştı. Basit
olarak açıklarsam, beyninin hafıza, algılama ve düşünme
kapasitesi normallerden çok fazladır. Her ne kadar ağırlık
olarak beynim normallerinkinin iki katı olsa da işlem
kapasitesi, hafıza gücü vs. açısından onlardan kat, kat
ileridedir çünkü beyin hücresinin artışı zeka ve algılamaya
üstel olarak etki etmektedir yani iki kat büyük beyin iki kat büyük
zeka demek değildir, çok daha fazlasıdır.
Bilinen herhangi
bir zeka testi bana uygulanamaz çünkü benim zekamı ölçecek
başka bir zeka henüz yok. Yine de soranlara IQ’ümün 800 olduğunu
söylüyorum yani deha sahibi bir normalin dört katı kadar bir
zeka. Bu rakamı nasıl bulduğumu bilmiyorum çünkü bu kadar yüksek
bir IQ’yü ölçebilecek bir test yok. Yeryüzünde annemden başka
iletişim kurabildiğim tek normal olan, parçacık fizikçisi
Profesörü Hüseyin Eyban, bazen bana yeni çıkan zeka
testlerini getirir. Hepsi de çok sıkıcıdır. Böyle bir zekanın
tanımını normallere anlatabilmek isterdim ama beni
anlayamayacaklarını bildiğim için bu ümitsiz olduğu baştan
belli olan bu uğraşa hiç girmem.
Yaşayan tek koca
kafalı olarak, Tanrının bana verdiği acıların karşılığı
olan beynim ben daha bir yaşındayken okuma yazma öğrenmemi sağlamıştı.
Bedensel olarak neredeyse bir kötürüm olsam da zihinsel olarak
normallerin üstün çocuk ya da deha dedikleri alt zihin
formasyonlarına benzer bir gelişimi onlardan çok daha hızlı
geliştirdim.
Babamın inanılmaz
serveti sayesinde elde ettiği nüfuzla uzaktan sınavlara girerek
ODTÜ fizik bölümünü bir buçuk yılda bitirdim. Üç kişilik
sınav ekibi, babamın üniversiteye yaptığı çok büyük bağışların
ve erken keşfedilen zekamın hatırına özel olarak gelip beni sınava
alırlardı. Dersleri ise kitaplardan takip ederdim.
Yüksek matematik
iki hafta, diferansiyel matematik bir hafta, biyoloji iki hafta,
normallerin kendi aralarında yaptıkları aptalca kavgaları ve
savaşları anlatan tarih iki gün. Bunlar diğer normallerin iki
yıl boyunca öğrenebildikleri derslerin benim öğrenmem için
gerekli olan zamandı.
İster istemez
fizik alanına yöneldim çünkü burada çözülmesi gereken soru
sayısı diğer disiplinlere göre daha fazlaydı. Daha doğrusu
sorular çok daha zordu.
Normalden iki kat
ağırlığa sahip olan beynim sadece günde 5000 kalorilik bir
fiziksel besine değil aynı zamanda büyük bir bilgi akışına
da ihtiyaç duyuyordu. Onu sürekli meşgul etmeliydim. Bu
psikolojik bir zorunluluktan çok biyolojik bir zorunluluktu.
Beynimi meşgul etmeliydim yoksa o dayanılmaz ağrılardan biri
gelirdi. Bunun mekanizmasını doktorlar pek çözemediler fakat
aslında bence çok basit bir açıklaması vardı;
Beynim bir
problem ile uğraştığında ya da bir şey öğrendiğinde EKG
ile gösterildiği gibi alfa dalgaları yayıyordu. Bu dalgalar
aslında, benim düşünce hormonu dediğim Eloxypy adlı bir
hormonun salgılanmasından kaynaklanıyordu. Normal insan
beyninde Eloxypy o kadar az salgılanır ki fark edilemez, çoğu
zaman endorfin ile karıştırılır. Bu hormonun varlığını
ilk kez benim beynimde keşfettiler. Büyük beynim nörologlar,
psikiyatrlar ve psikologlar için keşfedilmemiş Amazon ormanları
kadar heyecan verici ve gizemli duruyor. Bazen beynimle oynamalarına
izin veririm. Bir iki kere kan aldılar ve o aptal elektrotlardan
taktılar. Oysa buna gerek yok ki. Kafamın üst kısmı hala açık,
kuvvetli bir ışık tuttuğunuzda beynimin kıvrımlarını görebilirsiniz.
Eloxpy salgılanınca
oluşan ve normallerin huzur ve şefkat olarak tanımladıkları
zihinsel durum, beynin kendi kendine basınç yapmasını
engelliyordu.
Onun dışında,
daha önce bahsettiğim Tanrının cezası baş ağrılarım var.
Bu ağrı beynime saplandığında hissettiğimin bir tanımı
yoktur sanırım. Biraz normallerin migren ağrılarını andırır.
İki adet morfin iğnesi bile ağrıyı kesmez. Bu iğnelerin yaptıkları
tek şey vardır: sadece beynimi kapatırlar. Morfinin etkisi geçtiğinde
tek isteğim ağrının orda olmamasıdır ama çoğu durumda bana
kaygıyla bakan hemşire yüzümdeki tuhaf ifadeden bir tane daha
vurması gerektiğini anlar. Bu kısırdöngü bazen iki gün sürer.
Öğrenmenin ve
en önemlisi problem çözmenin ağrının gelmesini belirgin bir
şekilde engellediğini anladığımda problem çözmek benim için
neredeyse zorunluluk haline gelmişti.
Kötü kader...
Ateşi çalan
Prometheus, Olimpuslu Tanrılar tarafından acımasız bir cezaya
çarptırılmıştı. Bir kartal kayalara zincirlenmiş
Prometheus’un ciğerini yer ve ciğer her gün tekrar büyür.
Prometheus ateşi çaldı peki ben neyi çaldım? Daha doğrusu ne
tür bir suç işledim? Babam mı bir suç işledi yoksa annem mi?
yoksa sadece talihsiz bir rastlantı mı? Yoksa beynin bedeli mi?
Belki biri, belki
hiç birisi?
Soruların peşinde
giden koca kafam ister istemez en sonunda felsefe denen bataklığa
saplanmıştı. Kafamın içinde yeni bir soru vardı: varoluşun
sırrı nedir?
Varoluşa dair
sorulara kesin cevaplar bulunamayacağına inanan Profesör Eyban,
gönülsüz de olsa haftalık ziyaretlerinde bana felsefi,
bilimsel ve biyolojik kitaplar getiriyor. Her hafta uzun bir kitap
listesini eline tutuşturdum. Ayrılırken yüzünü buruşturup
“peki, peki” dedi.
Bu bilgi birikimi
yaklaşık bir altı ay sürdü. Günde altı kitap
okuyabiliyordum. Okumada sırasında karşılaştığım tek sorun
gözümün beynime yetişememesi. Tıpkı bir yazıcının
bilgisayarı beklemesi gibi, beynim de gözümden gelecek bilgiyi
bekliyordu. Yine de günde 1200 ya da 1500 sayfa okuyabiliyorum.
Altı ayın
sonunda temel her şeyi öğrenmiştim ama “varoluş nedir?”
sorusuna hala bir cevap bulamamıştım.
Büyük patlama
ile başlayan (big bang) senaryonun yazarı kimdi? Amino asitlerin
beni bile şaşırtan olasılık teorileri. Genetik algoritmanın
basit ve bir o kadar da güzel sistematiği. Yine de yetmiyordu işte...
Uzak doğulu
insanların yaptığı gibi oturup meditasyon mu yapsaydım? Hayır,
hayır. Bu da olmazdı. Bir yanılsama bir yanılsamayı doğurur.
İzlemem gereken
yöntem konusunda cevap kendiliğinden geldi. Profesör Eyban ile
Stephan Hawking’in çocuk bahçesine benzer evreni hakkında
konuşurken bazı galaksilerin fotoğraflarını gösterdi.
Birinci fotoğrafta
çözünürlük oldukça düşüktü. Fotoğrafın hemen altında
20 piksel/cm değeri yazıyordu. Aynı yerin bir başka fotoğrafını
elime aldığımda daha net bir resim vardı. Hemen fotoğrafın
altına baktım, 40 piksel/cm yazısını gördüm. Heyecanlandığımı
gören Profesör Eyban “ne oldu?” gibisinden baktı.
Hemen üçüncü
fotoğrafı aldım. Bu sefer karşımda bütün ayrıntısıyla
bir galaksi vardı. Çözünürlük standart değeri olan 72
piksel/cm olarak seçilmişti.
O anda anladım.
Benim gibi bir koca kafanın bile göremediği basitlik ve yalınlıkta
bir gerçekti.
Sadece düzgün
bakmak gerekti. Beynimin çözünürlüğünü artırmalıydım.
Yani algılama, algıladığını işleme ve bundan bir mantıksal
sonuç çıkartma. Bütün olarak beynimin işlevini artırmalıydım.
Çok basitti. Var
oluş yeni çıkan bilgisayar programlarına benziyordu ama bu
programların çalışması için çok güçlü bilgisayarlar
gerekiyordu. İnsan beyni ve hatta benim beynim bile bu programı
çalıştıracak kapasiteye sahip değildi.
Çünkü...
Çünkü beynin
ana işlevi, evrimin ona öngördüğü gibi insanın hayatta
kalmasını sağlayacak koşulları oluşturmaktı. Beyin varoluşu
kavramak için evrimleşmemişti, o basit bir sistem kontrol ve
algılama aygıtıydı sadece.
Ayrıca bir beyne
sahip olmak doğada her zaman lüks olarak görülmüştü. Bir
denizanası türü, kendi ufak beynine ihtiyaç duymadığı yerleşik
bir hayata geçince beyni kaybolur. Yani anlayacağınız matah
bir şey değildir beyin.
Bir karınca için
evren nedir? Ya da bir kedi için? Bir yeni yetmenin kavradığı
dünya ile benim kavradığım dünya aynı mıdır?
Beynimin
kapasitesini ya da hızını artırsam, acaba? Bu bir bilgisayara
yeni hafıza eklemek ya da yeni bir işlemci takmak gibi bir şeydi.
Belki o zaman varoluş programını çalıştırabilirdim. Belki
olduğu gibi görürdüm.
Belki...
Beynin hızını
artıran kimyasallar vardı. Bunların çoğu aynı zamanda uyarıcı
madde olduğu için kullanımları yasaktı, örneğin LSD ve
amfetaminler. Bunları bir şekilde temin edebilirdim. Nasıl?
Tabi ki büyük sorun çözücü ile :Para!
LSD’yi denedim.
Tuhaf halisünasyonlar dışında benim istediğim şeyin çok uzağında
bir deneyimdi. Beynimin içinde kocaman bir kaleydeskop dönüyormuş
gibi, gerçeklik duygusunun tamamen kaybolma deneyimini yaşadım.
Oysa ben bunu
istemiyordum. Ben gerçeği istiyordum, tüm çıplaklığı ile
varoluşu. Hayattan bunalmış üniversiteli gençlerin “hadi
bunu da deneyelim” diye girdikleri aptalca bir deneyimdi LSD.
Amfetaminler ise
koyu bir kahvenin yaptığı etkiden öte geçmiyorlardı. O halde
geriye tek bir seçenek kalıyordu, beynin hızını artıramıyorsan
kapasitesini artır.
Nöron bağlantılarının
artmasını bekleyebilirdim. Ya da..
Ya da başkalarının
yapamadığı bir şeyi yapabilirdim: beynime yeni nöron
ekleyebilirdim. Yeni nöronlar...
Elimdeki eski ilaç
prospektüsüne tekrar baktım, “etken maddesi
Tryxfolin’indir.” yazıyordu.
Eski dostum
Tryxfolin, işte yine karşılaştık!
Bu fikri duyan
Profesör Eyman dehşetle irkildi. Asla kabul etmeyecekti. Hele,
hele bu çılgınlığa hiçbir şekilde ortak olmayacaktı.
Onu ikna etmem
uzun zaman aldı. Aslında ikna da edemedim, sadece onla olmasa da
bunu yapacağımı söyledim. Çaresiz kabul etti. En azından
duruma müdahale edebilir diye düşündü herhalde.
Bir hafta sonra,
İstanbul’daki bir ilaç firmasına büyük paralar vererek yaptırılan
Tryxfolin, uzun yıllar sonra birazdan damarlarımda tekrar dolaşmaya
başlayacak.
Beynim tekrar büyüyecek
ve ben varoluşu öğreneceğim. Ölümüne bir risk ve macera...
Ama buna değer. Zaten öyle ya da böyle çok yaşamayacağım
ki.
Hemşireye başımla
işaret ettim. Kaygıyla önce bana sonra da elindeki şırıngaya
baktı. Kolumda bir damar buldu ve renksiz sıvı yavaşça kanıma
karıştı.
---0---
Sayın Mehmet
Emin ARI,
Ben Prof. Dr. Hüseyin
Eyban. Bu mektubu sevgili dostumun isteği üzerine yazıyorum.
Kendi nitelendirmesiyle “Koca Kafanın” son isteklerinden
biri. Hatırlatmama gerek yok, yirmi iki yaşında Nobel Fizik ödülünü
alan bir dehaydı. Zaten onu tanıyorsunuz. O da sizi, öykülerinizden
bilirdi. Bir konuşmamızda sizi kendisine yakın hissettiği
“normallerden” biri olarak tanımlamıştı. Resim dışında,
edebiyatı ve diğer sanatları pek sevmezdi ama yine de sizin öykülerinizi
garip bir iştahla okurdu. “bu adam da aynı şeyin peşinde”
derdi sizin için ama ikinizin de neyin peşinde olduğunu bana hiç
açıklamadı. Belki bir gün siz bana açıklarsınız.
Size bir sözümü
yerine getirmek için yazıyorum. Gazetelerden okumuşsunuzdur.
Koca kafa (özellikle böyle yazmamı isterdi) hasta. Aslında basının
bilmediği bir çok şey var. Kendisi hasta değil. Korkunç bir
deneye girdi, büyük bir risk aldı ve zamanında onu koca kafa
yapan ilacı tekrar alıp beynini büyülttü. Engel olamadım.
Benimle ya da bensiz bu işi yapacaktı. Hiç olmazsa müdahale
edebilirim diye ben de istemeden dahil oldum. Öylesine kararlıydı
ki...
Maalesef benim de
bir parçası olduğum bu korkunç deneyin sonunda kendisi ölmedi
ama artık o muhteşem zekası yok. Ölçülemeyen o muhteşem
zeka iki hafta içinde bir yaşındaki çocuğun zekasına düşüverdi.
Tuhaf olan ise, beyninin ağırlığı bu sürede 3.5 kilograma çıktı.
Beklediğinin tersine kapasitesi artmadı...
Artık o zihinsel
olarak bir yaşında bir çocuk. Yapılan tüm testler de bunu gösteriyor.
Doktorlar evine gelip muayene ettiler. Dört kişilik doktor
heyetinin her biri farklı şeyler diyor. Beynin yeteri kadar
oksijen alamadığı ve bu yüzden bir çok nöronun öldüğü teşhisini
koydular. Hastaneye yatırmak istediler ama ailesi izin vermedi.
Varoluşu
kavramak istiyordu ama başaramadı. Beynini büyütüp daha fazla
kapasite ile tam bir algılama elde etmek istiyordu. Onun gibi büyük
bir zekanın böylesine basit düşünmesi hayal kırıklığı
ama yaptı işte.
Kendisi çılgın
Tryxfolin deneyine başlamadan önce, bana deneyin bitiminde
yapmamı istediği bazı şeylerin listesini verdi, olurda bir şeyler
ters giderse ve ölürse diye. Maalesef bir şeyler ters gitti.
Neyse, sizi daha fazla üzmek istemiyorum. Bana verdiği bu uzun
listede, sizinle iletişime geçip, deney nasıl sonuçlanırsa
sonuçlansın eğer sağ kalırsa onu ziyaret etmenizi istemem de
vardı. Olası deney sonuçlarından biri olarak da bilincin
kaybolmasını öngörmüştü.
Daha önce dediğim
gibi şu anda beyni 3.5 kg. Doktorlar bu şekilde pek uzun yaşayamayacağını
söylüyorlar. Beyin ile kafatası arasındaki yarışın
sonucunda beynin kazanacağı belli. Tryfoxilin alımını kesmiştik
ama buna rağmen beyin büyümeye devam ediyor. Sonuçta beyni
kazanacak ve o kaybedecek. Bunun ne kadar sürede olacağını
bilemiyoruz ama doktorlar iki ay gibi bir zamandan bahsediyorlar.
Bu yüzden acele
etmenizi rica ediyorum. Annesi Leyla hanım durumu biliyor. Size
uygun bir zamanda ziyaret ederseniz, onun son isteklerinden birini
gerçekleştirmiş olursunuz. Bunu söylemek zor ama sanırım
uzun süre yaşayamayacak.
Sevgiyi
bilmiyordu ama bilseydi inanın sizin dostunuz olurdu. Lütfen
acele edin.
Saygılarımla
Prof. Dr. Hüseyin
Eyban”
Mektubu okuyunca
irkildim. Karım da durumu fark etti ve “ne oluyor” gibisinden
baktı. Hep hayranlık duyduğum bu büyük beynin böylesi trajik
bir sonla yok olduğunu öğrenmek beni üzmüştü. Hemen koca
kafanın Annesini aradım.
Ankara’nın
epey dışında, Gölbaşı civarındaki sakin villaya gittiğimde
beni ve karımı çok sevecen karşıladı. Üzüntüsü her
halinden belliydi ama hala ayakta duruyordu. “Çay içer
miydiniz?”, tabi ki memnuniyetle. Suna’ya içeride kalmasını,
yalnız görüşmek istediğimi söyledim.
Perdelerin sıkı
sıkıya kapatıldığı (ışık koca kafayı çok rahatsız
ediyordu) üst kattaki oda da, ben ve o yalnız kalınca bir an ne
yapacağımı bilemedim. Her yer kitap doluydu, hatta yerlerde
bile vardı. Bir laptop bilgisayar ve bir sürü galaksi resmi.
Karşısına geçip
bir süre ona baktım ve oturdum. İnsanı rahatsız edecek kadar
büyük kafasıyla beni tedirgin ediyordu, tıpkı herkesi
huzursuzlandırdığı gibi.
Gerginliğimi
biraz olsun azaltmak için bir sigara çıkardım ve yaktım.
Kibriti söndürmek için elimi salladığımda tıpkı bir çocuk
gibi parlayan ateşe gülümsedi.
Gülümsediğini
görünce şaşırdım. Hareketlere tepki veriyordu. Sonra elimi
salladım. Aynı tepkiyi verdi, gülümsedi. Her haliyle bir yaşındaki
bir çocuk gibiydi.
Birazdan Leyla
hanım elinde çay tepsisi ile geldi. Onu görünce “enne”
dedi ve gülümsedi. Anne diyemiyordu. Annesi de gülümsedi ona.
Ancak bir annenin çocuğuna gülümseyebileceği gibi.
Sigara yaktığım
için özür diledim. Önemli olmadığını söyledi. “Sağlığında
kendi de bazen içerdi” dedi. Sonra koca kafanın alnın öpüp
elini tuttu ve yaşlı gözlerle odadan çıktı.
Ben ve o tekrar
baş başa kaldık. Annesinin ardından bir süre baktıktan sonra
tekrar bana döndü. Büyük bir dikkatle bana bakıyordu.
Nedensiz, ellerimi gözümün üstüne koyup, kapadım ve sonra hızlıca
açtım. Bana güldü.
Nedense kendimi
budala gibi hissediyordum ama yaptığım şaklabanlık içimdeki
hüznü ve ruh sıkıntımı biraz azaltmıştı.
Tıpkı bir çocuk
gibi bana bakıp gülerken ağzının kenarından salyası aktı.
Cebimden bir kağıt mendil çıkardım ve yanına gidip ağzının
kenarını yavaşça sildim. Yere diz çöktüm. Merakla tekrar
bana baktı. Kocaman kafasını oynatmaya çalıştı ama başaramadı.
Sonra sağ elini
uzatıp baş parmağımı tuttu ve gözlerime baktı. Öyle sıkıyordu
ki parmağımı, çekemedim.
Ben de onun gözlerine
baktım. Bir zamanlar dünyanın yaşayan en büyük beynine. Bir
kediyle yüz yüze gelmiş gibi kıpırtısız duruyorduk.
Bir şey
hissettim. Onun gözlerinden sanki beynine akıyordum, oradan da
sonsuz evrenin gölgesine. Birden ağlamaya başladım. Aniden başlayan,
nedensiz ve bilinçsiz bir ağlama, hani şu ucuz romanlarda anlatıldığı
gibi, “bir yaz yağmuru gibi aniden bastırıveren”. Sulu göz
biri hiç değilim ama işte...
O ise ağlamama
aldırmadan yeniden gülümsedi ve parmağımı daha kuvvetli sıktı.
Sevecen bir bebek bakışının aydınlığında ağlıyordum.
Ellerini uzatıp başıma koydu. Sever gibi mi yapıyordu? Yok,
yok, sanki bana bir şey demek ister gibiydi. Gülümsemesi yüzünde
dondu, dikkatle yüzüme baktı, sonra onun da gözleri doldu ama
ağlamadı.
O anda birdenbire
anladım;
Tryxfolin deneyi
başarısız değildi.
O aslında istediğine
ulaşmıştı, yalnız kimse bunu fark edemiyordu.
O bütünü görmüştü...
Benim sadece kıyısından geçtiğim o büyük mavi adanın içinde,
mutluluğun da ötesinde duruyordu.
Mehmet Emin Arı