"Bir uçurumun dibine uzun uzun ve dikkatlice bakarsan, uçurum da senin içini merak eder, senin gözlerinin arkasında neler olduğunu görmek ister...
Bazı uçurumlar cesurdur. İlk hamleyi o yapar ve seni yanına davet eder..."
Nietzsche
Kabile uzun göç yolundan sonra coşkulu nehrin kenarına geldiğinde kuyu zaten oradaydı. Onlar için en önemli olan kıvrıla, kıvrıla akan berrak nehir ve etrafındaki bereketli topraklardı. Zaten kuyuyu yerleştikten epey sonra fark etmişlerdi çünkü kuyu hep yaptığı gibi kendini gizlemişti.
Kabile
uzun göç yolundan sonra coşkulu nehrin kenarına geldiğinde
kuyu zaten oradaydı. Onlar için en önemli olan kıvrıla, kıvrıla
akan berrak nehir ve etrafındaki bereketli topraklardı. Zaten
kuyuyu yerleştikten epey sonra fark etmişlerdi çünkü kuyu hep
yaptığı gibi kendini gizlemişti.
Kuyuyu
ilk bulan kabilenin yaşlı kadınlarından biriydi. Meyve, ağaç
kökü ve şifalı bitkiler bulmak için dolaşırken, çalı çırpı
ve ufak ağaçların arasında gizli duran kuyuya düşmemesi aslında
büyük şanstı. Yaşlı kadın bir adım daha atsa kuyuya düşecekti
ama nedense içinden gelen bir sezgiyle oracıkta durdu. Belki de
kuyu onu gizlice uyarmıştı. Çalıların arasında kocaman kara
bir göz gibi duran bu karanlık boşluğu fark etti ve hemen geri
adım attı.
Yaşlı
kadın bir süre kuyuyu inceledikten sonra hemen geri döndü.
Kabiledekilere kuyudan bahsetti. Kabileden üç dört kadın ve
iki erkekle geri döndüklerinde kuyunun etrafındaki çalı çırpı
ve bitkileri temizlediler. Karşılarına büyükçe bir kuyu çıkmıştı.
Kuyunun ağzı kocaman bir boğayı içine alabilecek kadar büyüktü.
Güneş tepede olmasına rağmen en iyi gören gözler bile
kuyunun dibini göremedi. Derinliğini ölçmek için attıkları
taşların düştükten sonra hiç bir ses çıkarmaması çok
garipti. Sanki kuyunun dibi yoktu.
Öyle
ya da böyle kuyunun bir dibi olmalıydı değil mi? Ne kadar
derin olursa olsun kuyunun içine atılan herhangi bir şey eninde
sonunda kuyunun dibini bulmalı ve zor duyulsa da bir ses çıkarmalıydı.
İçine
ne atarlarsa atsınlar kuyudan hiç bir ses çıkmıyordu. Ya kuyu
atılanları yutan koca bir devdi ya da kuyunun bir dibi yoktu.
Kuyunun yanı başında
merakla bu gizemli büyük deliğe bakarlarken birden hiç
beklemedikleri tuhaf bir şey oldu. Kuyunun gizemli karanlığından
bir taş, sanki onu aşağılarda saklanmış gizli bir el fırlatmış
gibi kuyudan dışarı fırlayıp biraz ileriye toprağın üstüne
düştü.
Kuyunun içinden
birden bire fırlayan bu ufacık taş hepsini de çok korkuttu. Bu
biraz önce attıkları taşlardan biriydi. Kuyunun etrafındaki
kalabalık bir serçeyi bile yaralayamayacak kadar küçük taştan
korktular ve bağıraşarak dört bir yana kaçıştılar.
Kabilenin en cesur savaşçılarının bile ödleri kopmuştu.
Epey bir koştuktan sonra güvenli bir yerde durup yere çöktüler.
Ellerini gözlerinin üstüne siper edip uzaktaki kuyuya bakmaya
başladılar.
Korkuları
biraz olsun geçince düşünmeye başladılar. Taş nasıl olmuştu
da kuyudan fırlamıştı? Kim ve neden atmıştı? İnsanları göz
açıp kapayacak kısa sürede parçalayan büyük ayılardan biri
veya başka bir vahşi hayvan mı vardı orada? Yoksa güneş tanrısının
bir büyüsü müydü bu? Ay Tanrısının işi olamazdı çünkü
vakit henüz gündüzdü ve gökyüzünde güneş vardı.
Kuyunun
içinden yumruk büyüklüğünde bir taş daha fırladı ve
kabileden uzak tarafa, nehrin yakınına düştü. Hemen ardından
bir taş ve başka bir tane daha. Bir anda başlayan bu taş yağmuru
fazla uzun sürmedi ama tüm bir kabilenin yine çığlıklar
atarak kuyudan epey bir uzaklaşmalarına yetmişti.
Bu
büyülü taş yağmurundan epey bir korkan kalabalıktan bir kaçı
olan biteni kabileye haber vermek için koşarak gitti.
Bir
süre sonra bebekler hariç neredeyse bütün kabile, kuyunun epey
bir uzağında güvenli bir mesafede toplanmış, tedirgin bir şekilde
kuyuya bakıyordu. Kabilenin reisi, büyücüsü ve tabi ki
ellerindeki mızraklarla gergin bir şekilde bekleyen savaşçılar
da oradaydı. Büyücü elindeki dumanlar çıkartan kabı
sallayarak kimsenin anlayamadığı garip duaları okurken kuyudan
yine bir taş daha fırladı.
Aylardır
süren arayışlarından sonra buldukları bu bereketli topraklara
ve durmadan çağıldayarak akan berrak ırmağa çok sevinmişlerdi
ama sevinçleri kursaklarında kalmıştı. İçinden taşlar fırlatan
ve atılan taşların dibini bulamadığı bu garip kuyu yüzünden
epey tedirgin olmuşlar ve korkmuşlardı.
Birdenbire
ortaya çıkan gizemli kuyunun varlığı, tüm bu bereketli
toprakları bir anda güvensiz ve kötü büyülü yapmıştı.
Yine
de bu bereketli toprakları hemen terk etmek istemiyorlardı.
Korkmalarına rağmen belki gizemli kuyuya rağmen burada yaşayabilirlerdi.
En azından bir süreliğine.
Gece
vakti yakılan ateşin çevresinde toplanan kabile yaşlıları ve
reisi ateşin kıvılcımlarına bakarak uzun süre düşündüler.
Sanki aradıkları cevabı ateş kıvılcımları söyleyecekmiş
gibi dalıp gitmişlerdi. Önlerinde sadece iki seçenek vardı.
Ya burada kalıp gizemli kuyunun riskini göze alacaklardı ya da
toparlanıp tekrar göç edeceklerdi.
Kabile
neredeyse altı aydır yollardaydı. Gencinden yaşlısına kadar
herkes ölesiye yorgun ve bitkindi. Kimsede yola çıkacak heves
ve enerji yoktu. Sonunda orada kalmaya karar verdiler. Mümkün
olduğunca gizemli kuyudan uzak duracaklardı.
Kabile
bir taraftan bereketli topraklarda, akan nehrin yanına yerleşirken
bir taraftan da fazlasıyla temkinli hareket ederek kuyudan uzak
durmaya çalıştılar. Birkaç gün kimse kuyunun yanına bile
gitmedi. Yine de insanoğluna özgü o merak duygusuyla kuyuyu keşfetmek,
sırrını ortaya çıkarmak istiyorlardı.
Ölümden
korkmayan ama tanrıların gazabına uğramaktan korkan kabilenin
en cesur üç savaşçısı, kuyunun yanına gidip etrafındaki çalıları
ve ağaçları kestiler. Etrafını temizledi. Daha sonra da yaşlılar,
çocuklar, hayvanlar ve gözü görmeyen yaşlı kadın kuyunun içine
düşmesin diye etrafına büyük kazıklar çakarak bel hizasına
gelecek kadar büyük bir çit ördüler. Tabi bunları yaparken
kuyunun içine bir şey atıp onu sinirlendirmemek için çok
dikkatli davrandılar.
Aslında
uzun ağaçları keserek kuyunun üstünü tamamen
kapatabilirlerdi ama bunu yapmaya cesaret edemediler. Açıkçası
kuyudan veya sakladığı şey, her neyse ondan korkuyorlardı.
Kabilenin
bazı yaşlıları daha önce alevli taşlar ve kızgın sular fışkırtan
dağlar görmüşlerdi. Acaba bu gizemli kuyu da onların kardeşi
miydi? Ama kuyu hiç alevli sular fışkırtmıyordu.
Aradan
geçen günlerde gizemli kuyuyu daha yakından tanımak için
kendilerince ufak deneyler yaptılar. Kuyunun içine taş atıyorlar,
sonra hızla uzaklaşıp ileride siper alıyorlardı. Taşı attıktan
epey bir sonra kuyu atılan taşı geri fırlatıyordu. Bunun dışında
kuyu kendi kendine hiç bir şey fırlatmıyordu. Sadece atılanı
geri veriyordu.
Gizemli
kuyu sadece rahatsız edilince harekete geçiyordu. İki gün
boyunca kuyuya hiç bir şey atmadan öylece beklediler. Hiç bir
şey atmayınca kuyudan da bir hiç bir şey fırlamıyordu.
Sonunda bundan emin olmuşlardı.
O
halde dipsiz kuyunun dibinde bir cin, yaratık veya ufak bir tanrı
vardı. Dipsiz kuyunun en dibinde oturuyordu. Üstüne atılan şeyi
o da olduğu gibi yukarı atıyordu. Belki sinirlendiği için
belki de bilemedikleri bir başka nedenden. Eğer bu ufak tanrıyı
rahatsız etmezlerse pek sorun çıkaracağı yok gibiydi.
Kabile
gizemli kuyunun çevresindeki duvarı daha sağlam hale getirip,
herkesin gizemli kuyudan uzak kalmasını sıkı, sıkı tembih
ettiler.
Kabile
yerleşik hayata geçerken etrafı da keşfetmeye başlamıştı.
Çadırlar kuruluyor, ağaçlar kesiliyor ve berrak nehirden gümüş
renginde balıklar avlanıyordu. Çocuklar, kadınlar ve
ihtiyarların gizemli kuyunun yanına gitmesini yasakladılar. Tüm
bir kabile gizemli kuyudan çok korksa da hepsi de içten içe
onun gizemini çok merak ediyordu.
Mümkün
olduğunca kuyudan uzak kalmaya çalışsalar da sonunda dayanamadılar.
Bazen tek başlarına bazen iki üç kişilik guruplar halinde
kuyunun yanına gelip onun sonsuz gibi görünen karanlık derinliğine
bakıyorlar ve kuyuya sonradan fırlatacağını bildikleri ufak
taşlar, ağaç parçaları ve kemikler atıyorlardı.
Kuyuya
bir şey attıktan sonra bekleyip kuyunun attıkları şeyi bir süre
sonra fırlatmasını beklemek çocukların ve gençlerin yeni
oyunu olmuştu. Ama ilk zamanlar çok sevdikleri bu oyun zamanla sıkıcı
hale gelmişti.
Biraz
daha cesaret kazanınca, kendilerince yeni deneyler yapmaya başladılar.
Uç uca bağladıkları elli adam boyundaki esnek dallardan yaptıkları
ipin ucunda sallanan taşı kuyuya sarkıttıklarında gizemli
kuyunun dibini bulabileceklerini düşünüyorlardı. Ama
bekledikleri gibi kuyunun dibini bulamadılar. İpin boyunu yüz
adam boyu kadar uzatmaları da bir çözüm getirmedi. Kuyu yüz
adam boyundan bile derindi. Zaten bildikleri en büyük rakamda on
tane on, yani yüzdü. Daha uzun bir ip de zaten yapamazlardı.
Kuyu
hakkında herkesin kendince bir fikri vardı. Yaşlı büyücünün
dediğine göre kuyu, öldükten sonra gidecekleri öbür dünyaya
açılıyordu. Yani kuyunun bir dibi yoktu. Sadece dünyanın diğer
ucunda bir başka ağzı vardı ve bu ağız öbür dünyanın başlangıç
yeriydi. Bu yüzden bu kadar derindi ve yine bu yüzden içine atılan
her şeyi tekrar dünyaya fırlatıyordu çünkü o sadece ölüleri
kabul ediyordu.
Zaten
kabilenin büyücüsünün bu açıklamasından sonra kimse beline
bir ip bağlayıp kuyuyu bizzat keşfetmeye cesaret edemedi. Ölümden
zerre korkmayan en cesur yürekli savaşçılar bile bunu denemek
istemedi. Ölmek korkutucu değildi ama sonsuz cehennemde kalmak
hiç de göze alınacak bir şey değildi.
Büyücünün
açıklamasını doğru kabul etmelerine rağmen, gizemli kuyu
hakkında hemen, hemen her kabile üyesi kendince bir hikaye
uydurmaya başlamıştı. Kimilerine göre gizemli kuyu yaşayan
bir devin burun delikleriydi. Dev toprağın altında sakin ve kıpırtısız
bir halde uzun zamandır uyuyordu. Ama işte burnuna bir şey kaçınca
fark etmeden hıçkırarak onu dışarıya atıyordu. Elbette bu
daha basit ama pek de kabul edilebilir olmayan bir açıklamaydı.
Kabilenin
en iyi ok atıcısı Laprima’ ya göre ise kuyunun aslında bir
dibi vardı. Kuyu o kadar derindi ki dibinde oturan huysuz Tanrıyı
ne görebiliyorlardı ne de duyabiliyorlardı. Kuyuya attıkları
her şey Tanrının yanına veya kafasına düşüyor ve tabi
havadan gelen bu taş, toprak ve ağaç parçaları kuyunun
dibindeki Tanrıyı kızdırıyordu. O da atılan şeyleri kızgınlıkla
tekrar yukarı fırlatıyordu çünkü huzuru kaçıyordu.
Kabilenin
en güzel kızı Shimande 'ye göre ise kuyunun gerçekten dünyanın
bir başka ucunda bir ağzı daha vardı. Ama orada da insanlar yaşıyordu.
Kuyunun diğer ağzından fırlayan şeyleri tekrar geriye atıyorlardı.
Bunu neden yaptıklarına dair bir açıklama bulamamıştı.
Belki atılan şeylerden rahatsız oldukları için böyle yapıyorlardı.
Belki de kuyunun diğer ağzından çıkan her şeyi kuyuya ait gördüklerinden
tekrar geri kuyuya atıyorlardı.
Bütün
kabile kuyunun gizemine kapılmıştı ama en çok Shimande
kuyuyla ilgiliydi. Hemen her gün kuyunun başına gidiyor, savaşçıların
yaptığı çiti aşıp kuyunun yanı başına gelip duruyordu.
Kutsal bir ayini gerçekleştirir gibi alabildiğine yavaş
hareket ederek yere diz çöküyor ve sonra kuyuya bakıyordu.
Bazen saatlerce süren bu yeni ayin kabiledeki herkesi rahatsız
ediyordu, tabi ki en çok da ona deliler gibi aşık olan Laprima
’yı.
Kabiledeki
herkes güzel Shimande ile yakışıklı Laprimanın aşkını
biliyordu. Kabile geleneklerine göre birlikte bir bebek
yapacaklardı. Shimande de, Laprima’yı seviyordu. Ama
birdenbire ortaya çıkan bu kuyu, sanki aralarına girmiş bir
kara kedi gibiydi. Ve Laprima kuyuyu kıskanıyordu. Hem de
deliler gibi.
Laprima’nın
dövüşebileceği bir erkek olsaydı her şey çok kolay olurdu.
Geleneklere uygun olarak o erkekle, iki savaşçı olarak güzel
Shimande için dövüşürlerdi. Ayakta kalan erkek kadını alırdı.
Laprima buna her zaman hazırdı. Sevdiği kadın için ölümüne
dövüşürdü ama gizemli bir kuyu karşısında alabildiğince
çaresizdi. Ne yapacağını bilemiyordu. Sadece uzaktan Shimande
’yi ve kuyuyu çaresizlikle izliyordu.
Tatlı
bir rüzgar uzun çimenleri dalgalandırdı. Sanki deniz gibi
hareket ettiler. Aynı rüzgar Shimande’nin uzun güzel saçlarını
da dalgalandırdı. Shimande saçlarını düzeltmek için elini
başına götürdüğünde yanlışlıkla kır çiçeklerinden
yaptığı taça takıldı. Taç başından kaydı ve kuyuya düşüverdi.
Shimande
çiçek tacını yakalamak için bir hamle yaptı ama artık çok
geçti. Taç kuyunun içine doğru neredeyse süzülerek düşmeye
başladı. Bir süre sonra da karanlığın içinde kayboldu.
“Nasıl
olsa kuyu çiçekleri geri verecek” dedi Shimande kendi kendine.
Daha önce kuyuya bir şey atmımış olsa da bunu biliyordu.
Durduk yerde bir yumurtanın çatlaması gibi bir his içinden geçti.
Buna bir anlam veremedi. Biraz beklemeliydi. Kuyu tacını ona
geri verir, o da güneş tanrısı uykuya dalmadan kabileye geri dönerdi.
Siyah
sukunete bakarak sakince beklemeye başladı. Gözlerini kapatıp,
esen rüzgarı teninde ve saçlarında hissederken birden yere düşen
bir şeyin sesini duydu. Hemen yakınında bir yerdeydi. İşte
beklediği gibi kuyu tacını geri vermişti.
Gözünü
açtı, etrafına bakındı. Biraz ileride çiçekleri gördü.
Ayağa kalktı ve çiçek yumağına doğru yürüdü.
Çiçeklerin
yanına varınca eğilip onları yerden aldı. Şaşırdı. Bu
demin başında duran taç değildi. Daha önce hiç görmediği
çiçeklerden yapılmış bir başka taçtı.
Hayretler
içinde önce çiçeklere, ardından sessizce duran kuyuya baktı.
Bir sevinç çığlığı attı. İlk defa kuyu, farklı bir şey
gönderiyordu. Hem de sadece Shimande’ye.
Elinde
çiçeklerle bir çocuk sevinci içinde koşarak kabilenin yanına
gitti. Herkese sevinçle elindeki çiçekleri göstererek, “Kuyu
gönderdi, bana gönderdi, bunları bana gönderdi” diyordu
nefes nefese.
Shimande
’nin etrafında toplanmış şaşkın kabile üyeleri sırayla,
biraz da korkarak çiçeklere baktılar ve kokladılar. Kabilenin
en yaşlısı bile daha önce hiç böyle çiçekler görmemişti.
Kokuları da bildik kokulardan değildi. Üstünde kıpkırmızı
noktalar olan beyaz çiçeklerdi. Hepsinin ortasında parlak taşlara
benzer sert bir göbek vardı. Güneş ışığı çiçeklerin göbeğine
vurunca türlü, türlü renkler ortaya çıkıyordu. Bazen derin
bir mavi oluyorlar, bazen de kop koyu bir kırmızı. Ortaya çıkan
her farklı renk bambaşka bir koku veriyordu. Güneş tanrısı gülümseyince
renk değiştiren taşlar görmüşlerdi ama böyle bir çiçeği
hiç biri bilmiyordu. Bir çiçek farklı zamanlarda farklı
kokardı ama bu kadar kısa bir sürede kokusu değişen bir şeyi
ne koklamışlardı ne de duymuşlardı.
Gizemli
ve suskun kuyudan gelen bu armağan herkesi hem şaşırtmış hem
de korkutmuştu. Bir tek Shimande sevinmişti çiçeklere.
Alabildiğine güzeldi çiçekler, ama yine de onları tekrar
Shimande’ye verip, uzak durmayı tercih ettiler.
Bu
çiçekler korkutacak kadar güzeldiler. Yeryüzündeki tüm
bitkileri ve otları bilen büyücü ve kabilenin en yaşlısı
bile daha önce görmemişti. O halde bu dünyaya ait değildi bu
çiçekler. Bazen güzellik de insanı korkutur.
“Kuyunun diğer
ucundaki öbür dünyadan geldi bunlar” dedi büyücü bilmiş
bir edayla.
Tüm
bir kabile mırıldanarak “Evet, öbür dünyadan geldiler”
Birdenbire
ortaya çıkan çiçeklerle birlikte kuyu daha da bir bilinmez ve
gizemli olmuştu. Daha önce sadece içine atılanları geri gönderen
kuyu, niye şimdi farklı bir şeyler gönderiyordu? Çiçekleri
neden göndermişti? Ve neden Shimande’ye?
“Neden
bana çiçek gönderdi?” dedi Shimande mırıldanarak.
“Neden
ona çiçek gönderdi?” dedi Laprima çaresizlik ve kıskançlıkla.
Bir
köşeye çekilmiş Shimande, saatlerce elindeki çiçeklerin
kaynağını düşünüp durdu. Başkalarının attığı çiçekleri
sanki taş ya da başka herhangi bir şey gibi olduğu gibi geri
atıyordu ama Schimande atınca...
Çiçekler
ona gönderilmişti, bu kesindi. Kuyunun çevresinde başka kimse
yoktu. Kim göndermişti? Belki kuyu, belki de kuyunun diğer
ucundaki bir insan.
“Bir
adam” diye düşündü Shimande, “ya da erkek tanrılardan
biri olmalı”.
Çiçekleri
gönderenin kimliğine dair en ufak bir iz olmamasına rağmen,
Shimande nedense onları gönderenin yakışıklı ve güçlü bir
adam olduğunu düşündü. Bir kuyunun duyguları, merakı ve en
önemlisi çiçekleri gönderecek elleri olamazdı ki... Dibi
olmasa bile, kuyu kuyudur. Belki kadınca bir sezgiydi ya da
sadece bir yanılsama. Ama böyle düşünmek nedense hoşuna
gitmişti.
Çiçekleri
eliyle okşarken ve arada yüzüne getirip koklarken, hayali adamı
düşünmeye başladı. Sanki kırlardan çiçek toplayıp bir
demet yapar gibi kafasının içindeki hayal aleminden kendine bir
erkek yarattı. Saçlarını, gözlerini, ağzını ve sesini
buldu.
Bildiği,
tanıdığı veya ona masallarda anlatılan erkeklerden birer parça
alıp içinde bir erkek yarattı. Kiminden sadece sesini, kiminden
utanarak keskin dudaklarını aldı.
Yarattığı
erkeğe bir ad bulmak istedi ama kendini ne kadar zorlasa da bir
isim bulamadı. Sanki bir isim verirse erkeğinin içinde dağılıp
gideceğini düşündü. Sadece mırıldanarak “Erkeğim...”
dedi.
Elindeki
çiçeklerle kendi hayal dünyasına dalıp gitmiş olan
Shimande’ye uzaktan bakan Laprima sevdiği kadının yavaş yavaş
elinden kayıp gittiğinin farkındaydı ama yapabileceği çok
fazla bir şey de yoktu. Kuyunun gönderdiği çiçeklerden daha güzellerini
bulup getiremezdi. Belki bu dünyadaki tüm çiçekleri onun için
toplayıp getirebilirdi ama başka dünyalara ait çiçekleri
bulamazdı ki...
Bir
şeyler yapmak adına Laprima, Shimande’nin yanına gitti. Eski
günlerdeki gibi konuşmak istiyordu onunla. Güçlü yabani
hayvanların peşinden gittiği avlarda başına gelenleri
anlatmak, boğaların taklidini yapıp onu şaşırtmak istiyordu.
Yüzüne iliştirdiği eksik bir gülümsemeyle onun başında
dikildi.
“Shimande”
dedi sadece Laprima. Sesi neredeyse yalvarır gibi çıkıyordu.
Onu
neden sonra fark eden Shimande, elindeki çiçekleri uzatıp,
“bak ne kadar güzel çiçekler, o gönderdi bana” dedi gülümseyerek.
“O
kim?” diye soramadı Laprima. Sadece onaylar gibi başını
salladı ve “evet, çok güzel çiçekler” diyebildi.
Shimande
yine büyülü çiçeklere kapılıp gitmişti. Çiçekleri güneşe
doğru tutup elinde çeviriyor, oluşan renklere ve kokulara dalıp
gidiyordu.
Bir
süre daha Shimande’nin başında dikilen Laprima sonunda çaresizlik
içinde oradan uzaklaştı. Öfkeyle doluydu. Karşısına ağzından
ateşler çıkaran bir canavar çıksa bile alt edebilirdi. Hızla
kuyunun yanına gitti.
Önce
öfkeyle derin karanlığın içinde bir göz saklıyormuş gibi
duran kuyuya keskin ve büyük taşlar attı. Ardından yayını
çıkartıp bir ok yerleştirdi. Bütün gücüyle yayı gerip
karanlığa içine fırlattı. Yayını bir kenara koyup, kuyudan
çıkmasını beklediği adam, canavar ya da her neyse onunla dövüşmek
için eline en keskin bıçağını alıp, kollarını yana açıp
savaşmaya hazır bir halde beklemeye başladı.
Laprima
ölümü göze almıştı. Çiçekleri gönderen her neyse kuyudan
çıkıp bir erkek gibi onunla savaşacaktı.
Laprima
uzun süre beklemedi. Önce attığı taşlar, ardından da keskin
uçlu ok kuyudan fırlayıp biraz ileriye, kuyunun diğer tarafına
düşmüştü. Kuyunun Laprima ile dövüşmeye hiç niyeti yoktu.
Hatta ona aldırmıyordu bile.
Devamı
kitapda...
Mehmet Emin Arı