Kuyu

 
               


"Bir uçurumun dibine uzun uzun ve dikkatlice bakarsan, uçurum da senin içini merak eder, senin gözlerinin arkasında neler olduğunu görmek ister... Bazı uçurumlar cesurdur. İlk hamleyi o yapar ve seni yanına davet eder..." 

Nietzsche


Kabile uzun göç yolundan sonra coşkulu nehrin kenarına geldiğinde kuyu zaten oradaydı. Onlar için en önemli olan kıvrıla, kıvrıla akan berrak nehir ve etrafındaki bereketli topraklardı. Zaten kuyuyu yerleştikten epey sonra fark etmişlerdi çünkü kuyu hep yaptığı gibi kendini gizlemişti. 

Kabile uzun göç yolundan sonra coşkulu nehrin kenarına geldiğinde kuyu zaten oradaydı. Onlar için en önemli olan kıvrıla, kıvrıla akan berrak nehir ve etrafındaki bereketli topraklardı. Zaten kuyuyu yerleştikten epey sonra fark etmişlerdi çünkü kuyu hep yaptığı gibi kendini gizlemişti.

 

Kuyuyu ilk bulan kabilenin yaşlı kadınlarından biriydi. Meyve, ağaç kökü ve şifalı bitkiler bulmak için dolaşırken, çalı çırpı ve ufak ağaçların arasında gizli duran kuyuya düşmemesi aslında büyük şanstı. Yaşlı kadın bir adım daha atsa kuyuya düşecekti ama nedense içinden gelen bir sezgiyle oracıkta durdu. Belki de kuyu onu gizlice uyarmıştı. Çalıların arasında kocaman kara bir göz gibi duran bu karanlık boşluğu fark etti ve hemen geri adım attı.

 

Yaşlı kadın bir süre kuyuyu inceledikten sonra hemen geri döndü. Kabiledekilere kuyudan bahsetti. Kabileden üç dört kadın ve iki erkekle geri döndüklerinde kuyunun etrafındaki çalı çırpı ve bitkileri temizlediler. Karşılarına büyükçe bir kuyu çıkmıştı. Kuyunun ağzı kocaman bir boğayı içine alabilecek kadar büyüktü. Güneş tepede olmasına rağmen en iyi gören gözler bile kuyunun dibini göremedi. Derinliğini ölçmek için attıkları taşların düştükten sonra hiç bir ses çıkarmaması çok garipti. Sanki kuyunun dibi yoktu.

 

Öyle ya da böyle kuyunun bir dibi olmalıydı değil mi? Ne kadar derin olursa olsun kuyunun içine atılan herhangi bir şey eninde sonunda kuyunun dibini bulmalı ve zor duyulsa da bir ses çıkarmalıydı.

 

İçine ne atarlarsa atsınlar kuyudan hiç bir ses çıkmıyordu. Ya kuyu atılanları yutan koca bir devdi ya da kuyunun bir dibi yoktu.

 

Kuyunun yanı başında merakla bu gizemli büyük deliğe bakarlarken birden hiç beklemedikleri tuhaf bir şey oldu. Kuyunun gizemli karanlığından bir taş, sanki onu aşağılarda saklanmış gizli bir el fırlatmış gibi kuyudan dışarı fırlayıp biraz ileriye toprağın üstüne düştü.

 

Kuyunun içinden birden bire fırlayan bu ufacık taş hepsini de çok korkuttu. Bu biraz önce attıkları taşlardan biriydi. Kuyunun etrafındaki kalabalık bir serçeyi bile yaralayamayacak kadar küçük taştan korktular ve bağıraşarak dört bir yana kaçıştılar. Kabilenin en cesur savaşçılarının bile ödleri kopmuştu. Epey bir koştuktan sonra güvenli bir yerde durup yere çöktüler. Ellerini gözlerinin üstüne siper edip uzaktaki kuyuya bakmaya başladılar.

 

Korkuları biraz olsun geçince düşünmeye başladılar. Taş nasıl olmuştu da kuyudan fırlamıştı? Kim ve neden atmıştı? İnsanları göz açıp kapayacak kısa sürede parçalayan büyük ayılardan biri veya başka bir vahşi hayvan mı vardı orada? Yoksa güneş tanrısının bir büyüsü müydü bu? Ay Tanrısının işi olamazdı çünkü vakit henüz gündüzdü ve gökyüzünde güneş vardı.

 

Kuyunun içinden yumruk büyüklüğünde bir taş daha fırladı ve kabileden uzak tarafa, nehrin  yakınına düştü. Hemen ardından bir taş ve başka bir tane daha. Bir anda başlayan bu taş yağmuru fazla uzun sürmedi ama tüm bir kabilenin yine çığlıklar atarak kuyudan epey bir uzaklaşmalarına yetmişti.

 

Bu büyülü taş yağmurundan epey bir korkan kalabalıktan bir kaçı olan biteni kabileye haber vermek için koşarak gitti.

 

Bir süre sonra bebekler hariç neredeyse bütün kabile, kuyunun epey bir uzağında güvenli bir mesafede toplanmış, tedirgin bir şekilde kuyuya bakıyordu. Kabilenin reisi, büyücüsü ve tabi ki ellerindeki mızraklarla gergin bir şekilde bekleyen savaşçılar da oradaydı. Büyücü elindeki dumanlar çıkartan kabı sallayarak kimsenin anlayamadığı garip duaları okurken kuyudan yine bir taş daha fırladı.

 

Aylardır süren arayışlarından sonra buldukları bu bereketli topraklara ve durmadan çağıldayarak akan berrak ırmağa çok sevinmişlerdi ama sevinçleri kursaklarında kalmıştı. İçinden taşlar fırlatan ve atılan taşların dibini bulamadığı bu garip kuyu yüzünden epey tedirgin olmuşlar ve korkmuşlardı.

 

Birdenbire ortaya çıkan gizemli kuyunun varlığı, tüm bu bereketli toprakları bir anda güvensiz ve kötü büyülü yapmıştı.

 

Yine de bu bereketli toprakları hemen terk etmek istemiyorlardı. Korkmalarına rağmen belki gizemli kuyuya rağmen burada yaşayabilirlerdi. En azından bir süreliğine.

 

Gece vakti yakılan ateşin çevresinde toplanan kabile yaşlıları ve reisi ateşin kıvılcımlarına bakarak uzun süre düşündüler. Sanki aradıkları cevabı ateş kıvılcımları söyleyecekmiş gibi dalıp gitmişlerdi. Önlerinde sadece iki seçenek vardı. Ya burada kalıp gizemli kuyunun riskini göze alacaklardı ya da toparlanıp tekrar göç edeceklerdi.

 

Kabile neredeyse altı aydır yollardaydı. Gencinden yaşlısına kadar herkes ölesiye yorgun ve bitkindi. Kimsede yola çıkacak heves ve enerji yoktu. Sonunda orada kalmaya karar verdiler. Mümkün olduğunca gizemli kuyudan uzak duracaklardı.

 

Kabile bir taraftan bereketli topraklarda, akan nehrin yanına yerleşirken bir taraftan da fazlasıyla temkinli hareket ederek kuyudan uzak durmaya çalıştılar. Birkaç gün kimse kuyunun yanına bile gitmedi. Yine de insanoğluna özgü o merak duygusuyla kuyuyu keşfetmek, sırrını ortaya çıkarmak istiyorlardı.

 

Ölümden korkmayan ama tanrıların gazabına uğramaktan korkan kabilenin en cesur üç savaşçısı, kuyunun yanına gidip etrafındaki çalıları ve ağaçları kestiler. Etrafını temizledi. Daha sonra da yaşlılar, çocuklar, hayvanlar ve gözü görmeyen yaşlı kadın kuyunun içine düşmesin diye etrafına büyük kazıklar çakarak bel hizasına gelecek kadar büyük bir çit ördüler. Tabi bunları yaparken kuyunun içine bir şey atıp onu sinirlendirmemek için çok dikkatli davrandılar.

 

Aslında uzun ağaçları keserek kuyunun üstünü tamamen kapatabilirlerdi ama bunu yapmaya cesaret edemediler. Açıkçası kuyudan veya sakladığı şey, her neyse ondan korkuyorlardı.

 

Kabilenin bazı yaşlıları daha önce alevli taşlar ve kızgın sular fışkırtan dağlar görmüşlerdi. Acaba bu gizemli kuyu da onların kardeşi miydi? Ama kuyu hiç alevli sular fışkırtmıyordu.

 

Aradan geçen günlerde gizemli kuyuyu daha yakından tanımak için kendilerince ufak deneyler yaptılar. Kuyunun içine taş atıyorlar, sonra hızla uzaklaşıp ileride siper alıyorlardı. Taşı attıktan epey bir sonra kuyu atılan taşı geri fırlatıyordu. Bunun dışında kuyu kendi kendine hiç bir şey fırlatmıyordu. Sadece atılanı geri veriyordu.

 

Gizemli kuyu sadece rahatsız edilince harekete geçiyordu. İki gün boyunca kuyuya hiç bir şey atmadan öylece beklediler. Hiç bir şey atmayınca kuyudan da bir hiç bir şey fırlamıyordu. Sonunda bundan emin olmuşlardı.

 

O halde dipsiz kuyunun dibinde bir cin, yaratık veya ufak bir tanrı vardı. Dipsiz kuyunun en dibinde oturuyordu. Üstüne atılan şeyi o da olduğu gibi yukarı atıyordu. Belki sinirlendiği için belki de bilemedikleri bir başka nedenden. Eğer bu ufak tanrıyı rahatsız etmezlerse pek sorun çıkaracağı yok gibiydi.

 

Kabile gizemli kuyunun çevresindeki duvarı daha sağlam hale getirip, herkesin gizemli kuyudan uzak kalmasını sıkı, sıkı tembih ettiler.

 

Kabile yerleşik hayata geçerken etrafı da keşfetmeye başlamıştı. Çadırlar kuruluyor, ağaçlar kesiliyor ve berrak nehirden gümüş renginde balıklar avlanıyordu.  Çocuklar, kadınlar ve ihtiyarların gizemli kuyunun yanına gitmesini yasakladılar. Tüm bir kabile gizemli kuyudan çok korksa da hepsi de içten içe onun gizemini çok merak ediyordu.

 

Mümkün olduğunca kuyudan uzak kalmaya çalışsalar da sonunda dayanamadılar. Bazen tek başlarına bazen iki üç kişilik guruplar halinde kuyunun yanına gelip onun sonsuz gibi görünen karanlık derinliğine bakıyorlar ve kuyuya sonradan fırlatacağını bildikleri ufak taşlar, ağaç parçaları ve kemikler atıyorlardı.

 

Kuyuya bir şey attıktan sonra bekleyip kuyunun attıkları şeyi bir süre sonra fırlatmasını beklemek çocukların ve gençlerin yeni oyunu olmuştu. Ama ilk zamanlar çok sevdikleri bu oyun zamanla sıkıcı hale gelmişti.

 

Biraz daha cesaret kazanınca, kendilerince yeni deneyler yapmaya başladılar. Uç uca bağladıkları elli adam boyundaki esnek dallardan yaptıkları ipin ucunda sallanan taşı kuyuya sarkıttıklarında gizemli kuyunun dibini bulabileceklerini düşünüyorlardı. Ama bekledikleri gibi kuyunun dibini bulamadılar. İpin boyunu yüz adam boyu kadar uzatmaları da bir çözüm getirmedi. Kuyu yüz adam boyundan bile derindi. Zaten bildikleri en büyük rakamda on tane on, yani yüzdü. Daha uzun bir ip de zaten yapamazlardı.

 

Kuyu hakkında herkesin kendince bir fikri vardı. Yaşlı büyücünün dediğine göre kuyu, öldükten sonra gidecekleri öbür dünyaya açılıyordu. Yani kuyunun bir dibi yoktu. Sadece dünyanın diğer ucunda bir başka ağzı vardı ve bu ağız öbür dünyanın başlangıç yeriydi. Bu yüzden bu kadar derindi ve yine bu yüzden içine atılan her şeyi tekrar dünyaya fırlatıyordu çünkü o sadece ölüleri kabul ediyordu.

 

Zaten kabilenin büyücüsünün bu açıklamasından sonra kimse beline bir ip bağlayıp kuyuyu bizzat keşfetmeye cesaret edemedi. Ölümden zerre korkmayan en cesur yürekli savaşçılar bile bunu denemek istemedi. Ölmek korkutucu değildi ama sonsuz cehennemde kalmak hiç de göze alınacak bir şey değildi.

 

Büyücünün açıklamasını doğru kabul etmelerine rağmen, gizemli kuyu hakkında hemen, hemen her kabile üyesi kendince bir hikaye uydurmaya başlamıştı. Kimilerine göre gizemli kuyu yaşayan bir devin burun delikleriydi. Dev toprağın altında sakin ve kıpırtısız bir halde uzun zamandır uyuyordu. Ama işte burnuna bir şey kaçınca fark etmeden hıçkırarak onu dışarıya atıyordu. Elbette bu daha basit ama pek de kabul edilebilir olmayan bir açıklamaydı.   

 

Kabilenin en iyi ok atıcısı Laprima’ ya göre ise kuyunun aslında bir dibi vardı. Kuyu o kadar derindi ki dibinde oturan huysuz Tanrıyı ne görebiliyorlardı ne de duyabiliyorlardı. Kuyuya attıkları her şey Tanrının yanına veya kafasına düşüyor ve tabi havadan gelen bu taş, toprak ve ağaç parçaları kuyunun dibindeki Tanrıyı kızdırıyordu. O da atılan şeyleri kızgınlıkla tekrar yukarı fırlatıyordu çünkü huzuru kaçıyordu.  

 

Kabilenin en güzel kızı Shimande 'ye göre ise kuyunun gerçekten dünyanın bir başka ucunda bir ağzı daha vardı. Ama orada da insanlar yaşıyordu. Kuyunun diğer ağzından fırlayan şeyleri tekrar geriye atıyorlardı. Bunu neden yaptıklarına dair bir açıklama bulamamıştı. Belki atılan şeylerden rahatsız oldukları için böyle yapıyorlardı. Belki de kuyunun diğer ağzından çıkan her şeyi kuyuya ait gördüklerinden tekrar geri kuyuya atıyorlardı.

 

Bütün kabile kuyunun gizemine kapılmıştı ama en çok Shimande kuyuyla ilgiliydi. Hemen her gün kuyunun başına gidiyor, savaşçıların yaptığı çiti aşıp kuyunun yanı başına gelip duruyordu. Kutsal bir ayini gerçekleştirir gibi alabildiğine yavaş hareket ederek yere diz çöküyor ve sonra kuyuya bakıyordu. Bazen saatlerce süren bu yeni ayin kabiledeki herkesi rahatsız ediyordu, tabi ki en çok da ona deliler gibi aşık olan Laprima ’yı.

 

Kabiledeki herkes güzel Shimande ile yakışıklı Laprimanın aşkını biliyordu. Kabile geleneklerine göre birlikte bir bebek yapacaklardı. Shimande de, Laprima’yı seviyordu. Ama birdenbire ortaya çıkan bu kuyu, sanki aralarına girmiş bir kara kedi gibiydi. Ve Laprima kuyuyu kıskanıyordu. Hem de deliler gibi.

 

Laprima’nın dövüşebileceği bir erkek olsaydı her şey çok kolay olurdu. Geleneklere uygun olarak o erkekle, iki savaşçı olarak güzel Shimande için dövüşürlerdi. Ayakta kalan erkek kadını alırdı. Laprima buna her zaman hazırdı. Sevdiği kadın için ölümüne dövüşürdü ama gizemli bir kuyu karşısında alabildiğince çaresizdi. Ne yapacağını bilemiyordu. Sadece uzaktan Shimande ’yi ve kuyuyu çaresizlikle izliyordu.

 

Tatlı bir rüzgar uzun çimenleri dalgalandırdı. Sanki deniz gibi hareket ettiler. Aynı rüzgar Shimande’nin uzun güzel saçlarını da dalgalandırdı. Shimande saçlarını düzeltmek için elini başına götürdüğünde yanlışlıkla kır çiçeklerinden yaptığı taça takıldı. Taç başından kaydı ve kuyuya düşüverdi.

 

Shimande çiçek tacını yakalamak için bir hamle yaptı ama artık çok geçti. Taç kuyunun içine doğru neredeyse süzülerek düşmeye başladı. Bir süre sonra da karanlığın içinde kayboldu.

 

“Nasıl olsa kuyu çiçekleri geri verecek” dedi Shimande kendi kendine. Daha önce kuyuya bir şey atmımış olsa da bunu biliyordu. Durduk yerde bir yumurtanın çatlaması gibi bir his içinden geçti. Buna bir anlam veremedi. Biraz beklemeliydi. Kuyu tacını ona geri verir, o da güneş tanrısı uykuya dalmadan kabileye geri dönerdi.

Siyah sukunete bakarak sakince beklemeye başladı. Gözlerini kapatıp, esen rüzgarı teninde ve saçlarında hissederken birden yere düşen bir şeyin sesini duydu. Hemen yakınında bir yerdeydi. İşte beklediği gibi kuyu tacını geri vermişti.

 

Gözünü açtı, etrafına bakındı. Biraz ileride çiçekleri gördü. Ayağa kalktı ve çiçek yumağına doğru yürüdü.

 

Çiçeklerin yanına varınca eğilip onları yerden aldı. Şaşırdı. Bu demin başında duran taç değildi. Daha önce hiç görmediği çiçeklerden yapılmış bir başka taçtı.

 

Hayretler içinde önce çiçeklere, ardından sessizce duran kuyuya baktı. Bir sevinç çığlığı attı. İlk defa kuyu, farklı bir şey gönderiyordu. Hem de sadece Shimande’ye.

 

 

Elinde çiçeklerle bir çocuk sevinci içinde koşarak kabilenin yanına gitti. Herkese sevinçle elindeki çiçekleri göstererek, “Kuyu gönderdi, bana gönderdi, bunları bana gönderdi” diyordu nefes nefese.

 

Shimande ’nin etrafında toplanmış şaşkın kabile üyeleri sırayla, biraz da korkarak çiçeklere baktılar ve kokladılar. Kabilenin en yaşlısı bile daha önce hiç böyle çiçekler görmemişti. Kokuları da bildik kokulardan değildi. Üstünde kıpkırmızı noktalar olan beyaz çiçeklerdi. Hepsinin ortasında parlak taşlara benzer sert bir göbek vardı. Güneş ışığı çiçeklerin göbeğine vurunca türlü, türlü renkler ortaya çıkıyordu. Bazen derin bir mavi oluyorlar, bazen de kop koyu bir kırmızı. Ortaya çıkan her farklı renk bambaşka bir koku veriyordu. Güneş tanrısı gülümseyince renk değiştiren taşlar görmüşlerdi ama böyle bir çiçeği hiç biri bilmiyordu. Bir çiçek farklı zamanlarda farklı kokardı ama bu kadar kısa bir sürede kokusu değişen bir şeyi ne koklamışlardı ne de duymuşlardı.

 

Gizemli ve suskun kuyudan gelen bu armağan herkesi hem şaşırtmış hem de korkutmuştu. Bir tek Shimande sevinmişti çiçeklere. Alabildiğine güzeldi çiçekler, ama yine de onları tekrar Shimande’ye verip, uzak durmayı tercih ettiler.  

 

Bu çiçekler korkutacak kadar güzeldiler. Yeryüzündeki tüm bitkileri ve otları bilen büyücü ve kabilenin en yaşlısı bile daha önce görmemişti. O halde bu dünyaya ait değildi bu çiçekler. Bazen güzellik de insanı korkutur.

 

“Kuyunun diğer ucundaki öbür dünyadan geldi bunlar” dedi büyücü bilmiş bir edayla.

 

Tüm bir kabile mırıldanarak “Evet, öbür dünyadan geldiler”

 

Birdenbire ortaya çıkan çiçeklerle birlikte kuyu daha da bir bilinmez ve gizemli olmuştu. Daha önce sadece içine atılanları geri gönderen kuyu, niye şimdi farklı bir şeyler gönderiyordu? Çiçekleri neden göndermişti? Ve neden Shimande’ye?

 

“Neden bana çiçek gönderdi?” dedi Shimande mırıldanarak.

 

Neden ona çiçek gönderdi?” dedi Laprima çaresizlik ve kıskançlıkla.

 

Bir köşeye çekilmiş Shimande, saatlerce elindeki çiçeklerin kaynağını düşünüp durdu. Başkalarının attığı çiçekleri sanki taş ya da başka herhangi bir şey gibi olduğu gibi geri atıyordu ama Schimande atınca...

 

Çiçekler ona gönderilmişti, bu kesindi. Kuyunun çevresinde başka kimse yoktu. Kim göndermişti? Belki kuyu, belki de kuyunun diğer ucundaki bir insan.

 

“Bir adam” diye düşündü Shimande,  “ya da erkek tanrılardan biri olmalı”.

 

Çiçekleri gönderenin kimliğine dair en ufak bir iz olmamasına rağmen, Shimande nedense onları gönderenin yakışıklı ve güçlü bir adam olduğunu düşündü. Bir kuyunun duyguları, merakı ve en önemlisi çiçekleri gönderecek elleri olamazdı ki... Dibi olmasa bile, kuyu kuyudur. Belki kadınca bir sezgiydi ya da sadece bir yanılsama. Ama böyle düşünmek nedense hoşuna gitmişti.

 

Çiçekleri eliyle okşarken ve arada yüzüne getirip koklarken, hayali adamı düşünmeye başladı. Sanki kırlardan çiçek toplayıp bir demet yapar gibi kafasının içindeki hayal aleminden kendine bir erkek yarattı. Saçlarını, gözlerini, ağzını ve sesini buldu.

 

Bildiği, tanıdığı veya ona masallarda anlatılan erkeklerden birer parça alıp içinde bir erkek yarattı. Kiminden sadece sesini, kiminden utanarak keskin dudaklarını aldı.

 

Yarattığı erkeğe bir ad bulmak istedi ama kendini ne kadar zorlasa da bir isim bulamadı. Sanki bir isim verirse erkeğinin içinde dağılıp gideceğini düşündü. Sadece mırıldanarak “Erkeğim...” dedi.

 

Elindeki çiçeklerle kendi hayal dünyasına dalıp gitmiş olan Shimande’ye uzaktan bakan Laprima sevdiği kadının yavaş yavaş elinden kayıp gittiğinin farkındaydı ama yapabileceği çok fazla bir şey de yoktu. Kuyunun gönderdiği çiçeklerden daha güzellerini bulup getiremezdi. Belki bu dünyadaki tüm çiçekleri onun için toplayıp getirebilirdi ama başka dünyalara ait çiçekleri bulamazdı ki...

 

Bir şeyler yapmak adına Laprima, Shimande’nin yanına gitti. Eski günlerdeki gibi konuşmak istiyordu onunla. Güçlü yabani hayvanların peşinden gittiği avlarda başına gelenleri anlatmak, boğaların taklidini yapıp onu şaşırtmak istiyordu. Yüzüne iliştirdiği eksik bir gülümsemeyle onun başında dikildi.

 

“Shimande” dedi sadece Laprima. Sesi neredeyse yalvarır gibi çıkıyordu.

 

Onu neden sonra fark eden Shimande, elindeki çiçekleri uzatıp, “bak ne kadar güzel çiçekler, o gönderdi bana” dedi gülümseyerek.

 

“O kim?” diye soramadı Laprima. Sadece onaylar gibi başını salladı ve “evet, çok güzel çiçekler” diyebildi.

 

Shimande yine büyülü çiçeklere kapılıp gitmişti. Çiçekleri güneşe doğru tutup elinde çeviriyor, oluşan renklere ve kokulara dalıp gidiyordu.

 

Bir süre daha Shimande’nin başında dikilen Laprima sonunda çaresizlik içinde oradan uzaklaştı. Öfkeyle doluydu. Karşısına ağzından ateşler çıkaran bir canavar çıksa bile alt edebilirdi. Hızla kuyunun yanına gitti.

 

Önce öfkeyle derin karanlığın içinde bir göz saklıyormuş gibi duran kuyuya keskin ve büyük taşlar attı. Ardından yayını çıkartıp bir ok yerleştirdi. Bütün gücüyle yayı gerip karanlığa içine fırlattı. Yayını bir kenara koyup, kuyudan çıkmasını beklediği adam, canavar ya da her neyse onunla dövüşmek için eline en keskin bıçağını alıp, kollarını yana açıp savaşmaya hazır bir halde beklemeye başladı.

 

Laprima ölümü göze almıştı. Çiçekleri gönderen her neyse kuyudan çıkıp bir erkek gibi onunla savaşacaktı.

 

Laprima uzun süre beklemedi. Önce attığı taşlar, ardından da keskin uçlu ok kuyudan fırlayıp biraz ileriye, kuyunun diğer tarafına düşmüştü. Kuyunun Laprima ile dövüşmeye hiç niyeti yoktu. Hatta ona aldırmıyordu bile.  

Devamı kitapda...

Mehmet Emin Arı

 
setstats