“Bütün büyük sistemler çıldırmaya
çok yatkındırlar”
Umberto
Eco (denemeler)
Ankara’nın
en büyük megamarketlerinden birinde bilgisayar mühendisi olarak
çalışıyordum. Büyük ekonomik krizden dolayı kapı önüne
konulanlardan biriydim. Almanya’daki ana şirket bu krizi fırsat
bilip Türkiye’deki üç büyük şehirdeki megamarketlerdeki tüm
elemanlarının neredeyse yarıya yakınını işten çıkarmış
ve geri kalanlarında maaşlarında neredeyse yüzde kırklara
varan maaş azaltması yapmışlardı. Geride kalanlar sessiz
kalmak zorunda kalmışlardı. İtiraz edenlere de ekonomik krizi
gösterip, “beğenmiyorsan işten ayrılabilirsin” diye aba
altından sopa göstermişlerdi.
Megamarketin
yaptığı aslında fırsatçılıktan başka bir şey değildi.
Ekonomik krizin getirdiği bulanık ortamdan faydalanıp hem
personel yenilemesine gitmişler hem de var olan personel
giderlerini yüzde kırklara varan oranda azaltmışlardı. Bu
azaltma tabi ki daha sonra yıl sonu bilançosuna kar olarak geçmişti.
Diğer
süpermarketleri “büyük bakkal” diye küçümseyen ve
burnundan kıl aldırmayan yöneticiler için elde edilen bu kar,
başarı hanesine atılan fazladan bir artı demekti. Tabi ki işsiz
kalan insanların durumu onların kesinlikle umurunda değildi.
Sebepsiz olarak açıkta kalmak elbette kötü bir şeydi ama işte
ekonomi buydu... katı kuralları olan bir sistem.
Elime
tutuşturulan ve timsah gözyaşları ile dolu olan işten çıkarma
mektubunda yazan sözler hiçbir şekilde umurumda değildi. Bir
anda beş parasız ve işsiz kalmıştım. İşsizliğimin birinci
ayında evimden, ikinci ayında ise sevgilimden olmuştum. Üçüncü
ayın kayıplarını hiçbir şekilde sormayın bana.
Tek
istediğim bir şekilde megamarketten intikam almaktı. Bu yaşadığım
çöküntünün ve acının bir şekilde hesabını vermek
zorundaydılar. Marazi bir duyguydu biliyordum ama kendimi
de alamıyordum. Tuhaf bir psikoloji...
Nasıl
intikam alabilirdim?
Hızla
ve öfkeyle koşarken, köşedeki bakkaldan ekmek alırken ve yastığa
kafamı koymadan kafamın içinde hep aynı düşünce vardı:
megamarketi çaresiz bırakmak ve onlara zarar vermek istiyordum.
Bir
bilgisayar mühendisi bir megamarkete nasıl zarar verebilirdi?
Gidip yangın çıkarsam sigorta şirketi ertesi gün büyük bir
çekle zararı hemen tazmin ederdi. Elimde silah birkaç yöneticiyi
haklasam? Hapislerde çürürdüm.
Başka
ne olabilirdi? Öyle bir şey bulmalıydım ki...
Büyük
bir hınçla ve inatla her hafta muhakkak bir kez megamarkete uğruyordum.
Hiçbir şey almasam bile (sonuçta bir müşteri olarak girmeme
engel olamazlardı) öylesine dolaşıyordum. Çalıştığım
yere girmeme tabi ki izin vermiyorlardı. Orası özel manyetik
kartlarla girilen, klimaların havayı buz gibi yaptığı ve
bilgisayar sisteminin olduğu yerdi. Almanya’dan gelen yöneticilerin
büyük bir gururla övündükleri stok takip programının çalıştığı
yerdi.
“Raflardan
bir sakız eksilse ekranda bunu görürüz” diye övünürlerdi
hep. Dedikleri doğruydu, bir sakız kasada satılsa, tüm sakızların
olduğu veri tabanına bu hemen işlenirdi. Hem donanım hem de
yazılım olarak bilgisayar sistemleri ile o kadar övünürlerdi
ki herhangi bir anda herhangi bir rafta bulunan sakız sayısını
kesin olarak bulabileceklerini söylerlerdi. Bu konuda abartıya
kaçmıyorlardı, kayıp ve bozulmaları hesaba katmazsanız gerçekten
tam sakız sayısını bilebilirlerdi. Bu özel stok takip
sistemin dünya üzerinde birkaç otomobil fabrikasında ve
megamarkette olduğunu iddia ediyorlardı. Bu iddialarında haksız
sayılmazlardı. Sistemi Almanlarla birlikte kuran bendim ve
dedikleri gibi gerçekten mükemmel işliyordu. Sadece bilgisayar
ayağı değil, aynı zamanda stok sayımı, kasa takibi, ürün
girişi vs. hepsi birlikte mükemmel bir bütündü. Bütün ürünler
ambara girişinden, kasa çıkışına kadar sıkı bir şekilde
takip edilirdi ve en ufak bir kaçak dahi söz konusu değildi.
Bunları
düşünüp yürürken birden çıkış kapısındaki detektör öttü.
Sanırım bir müşteri ya bir şeyi kasaya işletmeden yanlışlıkla
almıştı yada mutsuz bir kleptoman bir şey yürütmeye kalkışmıştı.
Güvenlik detektörünün ötmesiyle birden aklıma bir şey
geldi. İster megamarket olsun ister ufak bir bakkal, bütün
kontroller sadece çıkışta yapılırdı, girişte hiç bir
kontrol olmazdı. Başka bir süpermarketten alışveriş edip
megamarkete geldiyseniz naylon torbanız içeri girmeden önce görevliler
tarafından bantlanırdı, Böylece kasada karışma olması
engellenirdi. Bir de ayrıca güvenlik kontrolü vardı ki o
sadece üzerinizde silah yada kesici bir alet var mı? diye bakmak
içindi. Bildik ve sıradan prosedür yani.
Bütün
güvenlik önlemleri megamarketten herhangi bir şey çalınmaması
için düzenlenmişti ama kimsenin aklına megamarkete bir şey
sokmak isteyen birinin çıkabileceği gelmemişti. Öyle ya
durduk yerde bir müşteri niye megamarkete mal soksun ki? Yani
megamarketi durduk yerde daha da zengin etmenin görünürde hiç
bir mantığı yoktu.
Bunu
düşününce gülümsedim. Aklıma gelen fikrin basitliği beni
bile şaşırttı. Megamarketi çıldırtabilirdim, hem de çok
basit bir şekilde. Onları çok övündükleri bilgisayar
sistemiyle vurabilirdim.
İşten
atılalı beri ilk defa yüzüme bir gülümseme ve içime bir neşe
yayıldı. Hemen megamarketten çıkıp evime geri döndüm. Kapıdaki
görevlinin “işten ayrılmanıza çok üzüldüm” demesi üzerine
başımı sallayıp, görevliye bakıp kaygıyla yüzümü ekşittim.
Eve
dönünce hemen intikam planımı yapmaya başladım. Megamarketin
belkemiğini oluşturan bilgisayar sisteminin ve onun üzerinden
çalışan bilgisayar programının en büyük kusuru, sistemin
kusursuz olması yada bir başka deyişle sistemden kusursuz olması
istenmesiydi. Bu da onun en büyük kusuruydu. İnsanın kulağına
paradoksal geliyordu ama sistemin kusuru “kusursuzluğuydu”.
Ertesi
günden başlamak üzere kalın paltolarımın içine sakladığım
ve başka süpermarketlerden aldığım ürünleri gizlice
megamarkete sokup, kameraların (hepsinin yerini ezbere
biliyordum) göremeyeceği şekilde raflara koymaya başladım. Eğer
bir kamera varsa, sırtımı kameraya dönüyor ve sonra dışardan
başka bir süpermarketten aldığım bir ufak deterjan, bardak ya
da her neyse çıkarıp, sanki o an beğenmemişte yerine
koyuyormuşum gibi rafa, benzer ürünlerin yanına yerleştiriyordum.
Olur
da beni takip ederler diye tüm alışverişi nakit olarak yapıyordum
çünkü aynı kredi kartı numarası ister istemez onları şüphelendirirdi.
Şüphelenirlerse takip ederler ve sonuçta mutsuz adamı
bulabilirlerdi.
Daha
sonra aklıma bir şeytani fikir daha geldi. Megamarketten aldığım
bazı malları tekrar içeri sokup tekrar satın alıyordum.
Aynı barkodlu ürün iki kere kasadan geçerse sistem iyice şaşardı.
Bu
sinsi çabalarım yaklaşık iki hafta boyunca her gün sürdü. Dışarıdan
aldığım mallar bana pahalıya patlasa da (yaklaşık üç yüz
milyonluk ıvır zıvır mal) sonuçta beklediğim karmaşa gerçekleşti.
Eski
iş arkadaşlarımdan birini hal hatır sorma bahanesiyle
telefonla aradım. O hala megamarkette eski maaşının yarısına
bir maaşla çalışıyordu.
“Dükkanda
işler nasıl?” diye öylesine sordum.
“Kötü.
Bilgisayar sisteminde daha önce hiç karşılaşmadığımız
garip bir hata oluştu”
“Ne
oldu ki?” diye sordum içimdeki heyecanı zorlukla zaptederek.
“Epey
bir kalemde daha önce hiç karşılaşmadığımız bir stok
fazlası görünüyor, yani stokta ve rafta olan mal miktar
bilgisayarın gösterdiğinden fazla”
“E
ne var ki bunda? Az çıkmasından iyi değil mi?” dedim sanki
bilmiyormuşum gibi...”
“Az
çıkması bizim için çok daha iyi. Her zaman için çalınma,
kayıp yada üründe bozulma yüzünden belli bir miktar eksik çıkması
normal kabul edilir. Zaten mahalle bakkalından tut uluslararası
megamarkete kadar tüm satıcılar bunu baştan kabul eder ve
sineye çekerler, çalındı, bozuldu yada kayboldu denir. Bizde
de raf ve stok sayımlarında çıkan eksikler kayda geçirilir ve
yıl sonu envanterinden düşülür.”
“Peki
sorun ne? gerçekten hala anlayabilmiş değilim” dedim
“Fazla
çıkması demek, bir bütün olarak ambar girişinden, kasa çıkışına
kadar olan ürün hattında bir yerde bir hata olduğu anlamına
gelir. Ya insan hatası ya da bilgisayar.” dedi.
“Kocaman
megamarkette o kadar bir fazlalık ne olacak ki, niye bu kadar
problem oldu ki?” dedim saf saf.
“Haklısın,
bize kalsa dört, beş yüz milyon liralık bir açığın üstünde
durmazdık. Türk usulü olayı ört bas eder, unutur giderdik.
Meblağ devada kulak, ne olacak ya! Aptal pastanenin günlük
cirosu bile 10 milyar. Ama başımızdaki Gestapo olaya taktı.
Biliyorsun bu Almanlar hastalık derecesinde titizler ve bizim
yer, bu sistemin pilot olarak denendiği ve çalıştığı ilk
yer. Sistemin neredeyse kusursuz işlemesini istiyorlar. Sorun dört
yüz milyon falan değil, bu kadar bir para tabi ki onların da
umurunda değil. Gestaponun derdi, bilgisayar sisteminin mükemmel
çalıştığından emin olmak.
Düşünsene,
bu olayın nedenini araştırmak için bizi mesaiye bıraktırdılar
ve sadece otuz kişinin iki günlük fazla mesai ücreti dört
milyar.” dedi.
“Peki
nedenini bulabildiniz mi?” diye sordum
“Şimdiye
kadar hayır. Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de, çift ürün
geçişi var. Aynı barkodlu bir ürün iki kere satılmış gibi
gözüküyor. Olacak şey değil. Sanki biri aldığı malı
tekrar yerine koyup almış gibi. Neyse, sen ne yapıyorsun?”
“Bildiğin
gibi, bir değişiklik yok. Şimdilik eldekilerle geçinmeye çalışıyorum”
“Evet.
Bu kriz hepimizi kötü vurdu. Aklımdasın, bir iş çıkarsa ilk
seni arayacağım”
Konuşma
bittiğinde gülümseyerek telefonu yerine koydum. Beklediğimden
çok daha büyük bir başarı kazanmıştım. Basit fikrim işe
yaramıştı. Bu aşamada yeni yeni mallar götürmeyi
kesmemeliydim çünkü sorunun devam etmesi gerekiyordu.
Ertesi
hafta yine benzer şekilde çalıştım. Sistemde bariz bir
hatanın olduğuna inanmaları için başka ürünlerde de benzer
stok sorunlarının çıkması gerekiyordu. Bu yüzden,
deterjandan, sıradan ampule kadar bir çok ürünü ya dışardan
alıyordum yada megamarketten alıp tekrar içeri sokuyordum.
Konuştuğum
arkadaşımı bir hafta sonra tekrar aradım. Yine hal hatır
sorma, hafif bir sohbetten sonra konuyu ben demeden kendi açtı.
“Geçen
gün sana bahsettiğim sorun vardı ya” dedi
“Hangi
sorun?” dedim sanki anımsamakta zorlanıyormuşum gibi.
“Hani
şu ürün fazlası çıkmasına neden olan sorun” dedi.
“Haaaa!,
evet hatırladım, ya koca megamarket için dört yüz milyonluk açık
inanılmaz küçük bir rakam, devenin kulağı bile değil, bunun
için mi? uğraştırıyorlar sizi adi adamlar, beni işten attıkları
yetmiyormuş gibi. Peki bulabildiniz mi fazlalığın sebebini?”
diye sordum.
“Hayır.
Seninle konuştuğumuz o günden bu yana gece 12’lere kadar
mesaiye kalmamıza rağmen hiçbir şey bulamadık. Sadece biz
bilgisayarcılar değil, ambar görevlileri ve kasiyerlerin bir kısmı
da işe dahil edildi. Ürün sayımları, kontroller, stok takibi,
kasa çıkışları, muhasebe kayıtları vs. vs. Bu fazlalığın
nereden kaynaklandığını bulamadık. Sen de bilirsin, sistem o
kadar büyük ki, takip etmek çok zor.
Sanırım
bilgisayar programında bir hata var. Kabul etmek istemiyorlar ama
durum onu gösteriyor. Bilirsin Almanlar inatçıdır, hata yaptıklarını
kabul etmek istemezler.” dedi.
“Evet”
dedim. Arkadaşım gülümsediğimi tabi ki göremiyordu.
Ben
ve megamarket arasındaki mücadele bu şekilde bir ay kadar devam
etti. Durumu açıklığa kavuşturmak için Almanya’dan önce
bir müfettiş arkasından bir bilgisayar grubu geldi. Türkiye’deki
görevli Alman’ın titizliğini Almanya’daki merkezde göstermişti.
Bütün
bu çabalara rağmen hiçbir şekilde çözüm bulunamamıştı.
Kimse fazlalığın nedenini açıklayamıyordu.
Dört
aylık bir mücadelenin sonunda pes etmişlerdi. Hatanın
bilgisayar programından kaynaklandığını kabul ettiler.
Programda öyle bir kutu içinde iki üç bin dolara satılan sıradan
bir program değildi. 600 bin dolara satın alınan ve birden
fazla yerde kurulan çok pahalı bir şeydi.
Programı
yazan firma, ancak hatayı görürse programı geri alabileceğini
söylemişti. Kaynak kodu tek tek taramak kimsenin işine
gelmiyordu çünkü 15 bin satırlık bir dokümanda sürekli
olarak aşağı yukarı gezinmek demekti bu.
Sonuçta
megamarket programı kullanmaktan vazgeçti. Kurulumu, kendisi ve
eğitimi dahil olmak üzere onlara 600 bin dolara patlayan yeni
bir stok takip programı almak zorunda kaldılar.
Yeni
programda sorun çıkartacaktı ama çıkartmadı çünkü beni
tekrar işe almışlardı.
İlginç
bir şekilde bir kum tanesinin kocaman bir dişli çarkını çıldırtabileceğini
gördüm. Büyük sistemler gerçekten çok tuhaftırlar.
Bu
olay Amerika’daki birkaç üniversitenin bilgisayar bölümünde
“fazlalık veren program olarak” veri tabanı dersinde örneklerle
işlendi. Kaynak kodunun o kadar incelenmesine rağmen sebebi
bulunamadı. Programın sahibi olan firma neredeyse iflasın eşiğine
geliyordu ama bu benim isteğimin ve kontrolümün dışında olan
bir şeydi.
Megamarketin
neden çıldırdığını bu gün bile kimse tam olarak açıklayamadı
ama olay unutuldu. Kimse hatırlamıyor, bir kişi hariç.
Tahmin
edin kim?
Mehmet Emin Arı