Masallar...

                    
               

 

Birinci masal: Çalışkan eşek

Kutsal Mermor dağının zirvesinde bulunan altı köşeli bilgelik taşını bulmak için yola çıkan aylak şair günlerden bir gün yolda yürürken bir çalışkan eşekle karşılaşmış.

Eşek epey uzunca bir kütüğün ucuna bağlanmış. Kütük de kütükmüş ha! Uzun ve sağlam ağaçtan yapılmış. Kütüğün diğer ucunda kocaman yuvarlak bir taş varmış. Eşek hiç bitmeyecek gibi görünen büyük bir dairenin etrafında yürürken, büyük yuvarlak taş da yeni biçilmiş buğday tanelerinin üstünde yorgun argın hareket ediyordu.

“İlkel bir değirmen” dedi aylak şair kendi kendine. Ama eşeğin duyamayacağı kadar yavaş bir sesle söyledi bunu.

“Merhaba eşek” dedi aylak şair.

Eşek durdu ve şüpheli gözlerle aylak şaire baktı. Neden sonra;

“Merhaba! Ama beni meşgul etmeyi aklından bile geçirme, yapılacak çok işim ve gidilecek çok yolum var.” dedi.

“Bunu görüyorum. Ter içinde kalmışsın”

“Sen ne iş yaparsın?” diye sordu çalışkan eşek homurdanarak.

“Şairim. Ben kutsal Mermor dağının tepesinde bulunan altı köşeli bilgelik taşını bulmak için yola çıktım” dedi şair.

“Bütün şairler aylaktır” dedi eşek.

“Ah! Evet sanırım öyleyiz”

Bu keşfinden memnun olan çalışkan eşek sevinçle anırdı. Açıkçası bu ses çok kaba ve kulak tırmalayıcıydı.

“Kutsal Mermor dağı yok, doğal olarak altı köşeli bilgelik taşı da yok” dedi tekrar anırarak.

“Peki ne var?” dedi şair.

“Böyle hayaller yerine daha gerçekçi şeylerin peşinde koşmalısın”

“Ne gibi?” diye sordu şair.

“Benim gibi gerçekçi amaçların olmalı. Ben de bir yere gidiyorum.”

“Ah! Buna sevindim”  dedi aylak şair. “Peki siz nereye gidiyorsunuz?”

“İçinde bitiremeyeceğim kadar bol saman olan eşek cennetine. Yolum çok uzun. On yıl boyunca yürürsem amacıma erişeceğim”

“Anlıyorum” dedi şair anlayışlı bir sesle.

“Anladığına sevindim. Şimdi beni meşgul etme ve yoluma devam edeyim” dedi eşek.

“Tabi, tabi! Sizi meşgul ettiğim için özür dilerim. Kolay gelsin.” dedi aylak şair.

Şair kan ter içinde çok büyük bir dairenin etrafında dönüp durmakta olan eşeğe baktı.

Aklından bir ara eşeğe aslında çok büyük bir dairenin etrafında hareket ettiğini ve düz bir yolda olmadığını söylemek geldi. Eşeğin kafasının iki yanındaki at gözlükleri bunu görmesine engel oluyordu. Aylak şair bunu görüyordu ama eşek bunu göremiyordu.

“Yok, yok” dedi kendi kendine. Feylesofun dediği gibi “her gerçek her kulağa göre değildir”. Hele böyle büyük bir kulağa göre hiç değil.”

Elleri cebinde yavaşça yürüyen aylak şair, neşeli bir ırmak görünce ayaklarını suya daldırdı ve keyifle gökyüzüne baktı.

Altı köşeli bilgelik taşı bekleyebilirdi. Acele etmeye hiç gerek yoktu ve gülümsedi.

Kan ter içinde görmediği büyük ve ağır taşı çeviren eşek “ah! Bu aylak şairler. Ne bir işe yararlar ne de bir yere varırlar” diyordu.

 

İkinci masal: Aynaya bakan güzel kadın.

Kutsal Mermor dağındaki altı köşeli bilgelik taşını bulmak için yola çıkan aylak şair, uçsuz bucaksız yeşillikler arasında yürürken uzaktan parlayan bir şey gördü. Merak etti bu parlayan şeyi ve o yana seyretti.

Bu büyük bir aynaydı ve güneşi yansıtıyordu. Aynanın hemen önünde ufak bir sandalyeye oturmuş bir kadın vardı.

Kadın sürekli aynaya bakıyordu. Aylak şair epey bir meraklandı. Kimdi bu kadın? Neden sürekli aynaya bakıyordu?

“Merhaba” dedi aylak şair.

Aynaya bakan kadın gönülsüzce başını çevirip aylak şaire şöyle bir baktı.

Merhaba bile demeden “Kimsin sen?” dedi.

“Ben şairim. Kutsal Mermor dağının zirvesindeki altı köşeli bilgelik taşını bulmaya gidiyorum” dedi.

Kadın çok güzeldi. Güzel gözleriyle şairi şöyle bir süzdü ve tekrar aynaya döndü. Elleriyle saçlarını düzeltirken “ben de bu ülkenin en güzel kadınıyım” dedi. Sonra bir saç fırçası alıp saçını usulca taradı.

“Evet, çok güzelsiniz” dedi şair.

“Güzelim ben, çok güzelim” diye onayladı aynaya bakan kadın.

Kaşlarını parmağıyla özenle düzeltti ve sonra tekrar aynada kendine baktı.

Bir süre aylak şair aynaya bakan güzel kadına, kadın da aynaya baktı.

Şairin varlığından huzursuz olan güzel kadın, “Ayaklarımın altına serebileceğin bir servetin var mı? şair” dedi ve dudağına ufak bir rötuş yaptı.

“Maalesef yok” dedi aylak şair. “Size sadece şiir verebilirim”

 

“Şiir mi? Ben ne yapayım şiiri”

“Gününüzü güzelleştirir ve anlam katar” dedi aylak şair.

“İstemem! Ben yeterince güzelim”

“Peki” dedi şair umutsuzca.

Aynaya bakan güzel kadının yanından gitmeye hazırlanan şair toparlandı, tam yürürken kadın “Dur” dedi.

Şair durdu.

“Şu bahsettiğin taş, beni daha güzel yapar mı? Onunla dünyanın en güzel kadını olabilir miyim?”

“Hayır. Bilgelik taşı insanı sadece bilge yapar” dedi şair.

“Peki o taşı satsan bana değerli mücevherler alabilir misin?”

“Hayır. Bilgelik taşı satılamaz. Satmaya kalksanız da kimse almaz”

“Aman peki” dedi aynaya bakan kadın hoşnutsuzlukla. Ve önündeki kremden bir parça alıp yüzüne sürdü.

Şair bir süre daha kadına baktı ve sessizce uzaklaştı.  Zaten kadın aynaya o kadar dalmıştı ki şairin gittiğini fark etmedi bile.

Şair epey bir yürüdükten sonra gökyüzüne baktı. Oldukça çirkin bir karga uzakta parlayan aynaya doğru delicesine kanat çırpıyordu.

“Herhalde çok susamış olmalı ve aynayı da su birikintisi sandı” dedi şair kendi kendine.

Elini cebine koyup karganın telaşlı uçuşunu seyretmeye koyuldu. Kutsal Mermor dağındaki altı köşeli bilgelik taşı nasıl olsa beklerdi.

Hızla dalışa geçen şaşkın, çirkin ve susuz karga olanca hızıyla aynaya çarptı.

Ayna şangırtttt diye kırıldı. Şaşkın karga yerde debelenirken korkunç bir kadın çığlığı tüm ovaya yayıldı. Uzaktaki kırlangıçlar, serçeler ve yaban atları korkuyla kaçıştılar.

Elleri cebinde sakince duran şair

“Kendini görmesi için aynanın kırılması gerekiyormuş”

diye mırıldandı.

Ağlayan bir kadının sesi git gide geride kalırken aylak şair kutsal Mermor  dağındaki bilgelik taşına doğru neşeyle yürümeye devam ediyordu.

Mehmet Emin Arı

 
[oykuler/denem.htm]