Bir bölü sıfır eşittir mavi bilye

 
               




Sarı saçlı sevimli oğlan çocuğu koşarak masada oturanların yanına geldi. Neredeyse konuşamayacak kadar nefes nefeseydi. Sımsıkı kapattığı avucunu açtı ve elindeki mavi bilyeyi gururla anne, babasına gösterdi. 

"Anne bak ne buldum!"

Okuduğu gazeteden başını kaldıran babası bilyeyi eline alıp inceledikten sonra merakla sordu "Nerden buldun bu bilyeyi? Çok ilginç bir şey, daha önce hiç böylesini görmemiştim. Niye bu kadar soğuk?". 

"Kumsalda, orada, deniz kenarında oynarken, gökten düştü. Buz gibiydi"

Anne gülerek çocuğun saçını okşadı ve alnından öptü. 

"Gökten bilye düşmez ki, bir başka çocuk kaybetmiştir"

"Valla gökten düştü, orada kumda, yukarı baktım, yanıma düştü"

"Yemin etme ama. Çok güzel bir bilye, hiç kaybetme olur mu? Belki sahibi vardır"

"O benim. Hiç kaybetmeyeceğim. Gökten düştü ama yukarı bakıyordum..."

"Hadi bir şeyler ye, çay ister misin?"

Çocuk güneşin yansıyan ışıklarıyla tuhaf ve gizemli görünen soğuk mavi bilyeye hayranlıkla bakarken olur anlamında kafasını salladı. Sanki biri elinde alacakmış gibi bilyeyi eliyle sımsıkı tuttu ve diğer eliyle çay bardağına uzandı. Öylesine mutlu bir hali vardı ki babası gülümsemekten kendini alamadı. 


--0--


Meşhur Oxford üniversitesinin rektörünün odası alabildiğine sade döşenmiş, kitaplar dışında hiçbir şey yok gibi. Einstein'ın dil çıkaran resmi dışında duvarda asılı hiçbir şey yok. Papyon takmış Rektör büyük bir nezaket gösterip sekreterin getirdiği çayları kendi eliyle ikram ediyor. 

"Süt ister misiniz?" 

"Sade lütfen, biz Türkler çayı sütlü içmeyiz"

"Neler kaçırdığınızı bilmiyorsunuz." diye gülümsüyor rektör. 

"Çay iyi bir şeydir. Büyük Britanya'nın tarihte yaptığı en iyi alışveriştir. Çinlilere Sheakspere verdik, onlar da bize çay"

Çayları koyduktan sonra gülümseyerek yerine oturuyor. Bir süre sessiz çaylarımızı yudumluyoruz. 

"Bilgisayarımızı nasıl buldunuz Mr.Arı?"

"Olağanüstü ve hayranlık uyandırıcı. Bu konuda inanılmaz gelişmeler kaydetmişsiniz. Duyduğuma göre Marslılara teknoloji satıyormuşsunuz" diyorum..

Rektör başını geriye atarak kahkaha atıyor. Sonra mahcup bir edayla gülümsüyor. 

"Eh sizin hayal gücünüze yetişemesek de bir şeyler yaptık. Kuantum bilgisayarı 20 yıllık emek ve 2 milyar dolar gibi büyük bir bütçeyle oluşmuş en büyük oyuncaktır. Tabi bu arada 6 tane rektörü de eskitti, o ayrı mesele"

"Buna fazlasıyla değmiş gibi görünüyor. En son yaptığınız çarpanlara ayırma kaç haneliydi"

"Demek haberiniz var. İki asal sayının çarpımı olan 256 basamaklı bir sayıydı. RSA'nın şimdiye kadar geliştirdiği en büyük elektronik imzaydı. Amerikan merkez bankasının 50 milyon doları aşan transferleri için kullanılıyordu"

"Cray kaç yılda çözebilirdi?"

Rektör verileri hatırlamak için alnını kırıştırıp bir süre düşünüyor. 

"En son bir milyar petaflop hızına erişmişlerdi sanırım, neydi o modellerinin adı, hah, şimdi anımsadım, Cray Infinity. Onun işlem hızıyla RSA'nın elektronik imzasını çarpanlarına ayırma işlemi yaklaşık olarak sekiz milyar yıl sürerdi. Yani tüm olasılıkları deneyerek tabi ki."

"Siz ne kadar zamanda buldunuz peki?" diye merakla soruyorum.

"Altı saniye" diye gülümsüyor rektör. 256 girdi qbiti, 256 çıktı qbiti, 64 kuantum AND, OR, NOT ve XOR kapısı ile tabi ki. Pyhtia için çocuk oyuncağı. Onun yanında Cray bir abaküs gibi kalıyor"

"Pythia mı?"

"Evet, çocuklar kendi aralarında ona Pythia diyorlar. Apollon 'a adanmış meşhur Delphi tapınağının baş rahibesi. Geleceği gören kadın. Bizim kuantum bilgisayarının sonuçları da kehanet gibi olduğu için böyle bir ad takmışlar."

"Hayranlık verici, gerçekten hayranlık verici"

"Teşekkür ederim. Benimle konuşmak istediğiniz konu nedir Mr. Arı. İki milyon dolar bağışta bulunmak isteyen konuklarımız pek olmuyor" diyor rektör.

"Kuantum bilgisayarı ile ilgili ama önce size bir fıkra anlatmak istiyorum."

"Çok sevinirim. Fıkralara bayılırım, her zaman gerçeği gülümseyerek söylerler"

"Bir zamanlar büyük bir bilgisayar yapılmış. İçine var olan tüm bilgiler yüklenmiş. Bilgisayarı göstermek ve gücünü kanıtlamak için her ülkeden uzmanlar çağırılmış. Uzmanlar bilgisayara sorular soruyor, bilgisayarda bir kağıdın üstüne yazıp veriyormuş. İşte kimi evrende kaç yıldız olduğunu sormuş, kimisi de tarihe ait unutulmuş isimleri. Bilgisayar tek, tek hepsini cevaplamış. Tabi bilgisayarın yapımcıları çok gururlu. Sıra Türkiye'den katılan Temel'e gelmiş. Temel bizim oraların fıkra kahramanıdır, sizin İskoç fıkralarınızdaki gibi"

Rektör anlayışla gülümsüyor.

"Temel bilgisayarın karşına geçiyor, bir süre sıkıntıyla düşündükten sonra, "ne var ne yok?" diyor. Aslında bu Türkçe'de bir hatır sorma, selam gibi bir şey, nasılsın der gibi. Ama bilgisayar bunu, var olan ve olmayan tüm şeylerin bir listesini çıkar olarak algılıyor ve bummm, bilgisayar göçüyor."

Rektör kahkahayı basıyor. 

"Güzel fıkraymış. Ne var? ne yok? Asla bilemeyeceğimiz bir şey belki de." Bir süre suskun kalıyor. 

"Kuantum bilgisayarına siz de mi "ne var ne yok?" diye soracaksınız yoksa? Gönderdiğiniz e-mailde hiçbir ayrıntı yoktu"

"Onun gibi bir şey"

"Ne peki?"

"Bir bölü sıfır kaçtır? Pythia'ya, bunu sormak istiyorum. Sadece o bilebilir."

"Bir bölü sıfır mı?" 

"Evet bir bölü sıfır. Yani şöyle anlatayım, 1/x fonksiyonu sıfıra doğru giderken aldığı limit değer. Hani şu lise matematik derslerinde işlenen konulardan biri." 

"Hatırlıyorum ama aklımda kaldığı kadarıyla bu limit tanımsızdır, yani sonsuza giden bir değeri vardır"

"Evet sıfır değeri için tekillik oluşturur, tanımsız nokta, singularity"

"Yani sonsuz"

"Evet tanımsız bir şey ama sonsuz, sadece adı var, kimse görmedi"

"Peki neden kuantum bilgisayarına sormak istiyorsunuz? Sırf bir merak mı?"

"Bir çocuğu mutlu etmek için"

"Anlamadım?" diyor rektör.

"Yani içimdeki çocuğu mutlu etmek için" diyorum gülümseyerek. 

"Şimdi anladım." diyor rektör. Anlayışlı bir psikoterapist edasıyla bana bakıyor. Onaylamıyorum ama anlıyorum bakışları. "Büyümeyen çocuklarız hepimiz ama bu iyi bir şey. Tabi bunun için iki milyon dolarlık bir bağış çekini imzalamaya da hazırsınız"

"Evet"

"İlginç, çok ilginç.. Aslına bakarsanız böyle bir şeyi daha önce Pytiha ile hiç denemedik. Yani normal bölüm işlemini yaptık ama bu olmadı hiç. Normal bir bilgisayar bu durumda ne yapar bilirsiniz"

"Bölümün değeri arttıkça artar ve bir noktadan sonra floating point overflow hatası verir ve program durur. Çıkış registerı taşar, yani bütün bitler bir değerini alır"

"Evet tam anlamıyla öyle olur. kuantum bilgisayarı da aynı şeyi yapacaktır muhtemelen"

"Bilmem, Pythia'nın ne yapacağını orada olup görmek isterim"

Rektör düşünceli bir şekilde "ben de" diyor. "Dediğim gibi bu hiç aklımıza gelmemişti. Bir bölü sıfır ha? İçinizdeki çocuğu mutlu etmek bizi de mutlu edecektir. Ama biliyorsunuz kuantum bilgisayarı bir tonluk mermi atan büyük toplar gibidir"

"Almanların meşhur Büyük Bertha'sı gibi mi?"

"Evet, tam onun gibi. Biz İngilizlerin onunla hoş olmayan anılarımız var ama benzetme doğru. Kuantum bilgisayarı çok güçlüdür ama onun da atış yapması için bir ön hazırlık devresi gerekir. Bize iki gün süre vermenizi rica ediyorum, Pythia'nın hazırlanması için. Siz de bu arada Londra'yı gezersiniz. Sadece British Museum bile bir insanın iki yılını alabilir"

"Teşekkür ederim, tavsiyenizi dikkate alacağım"

Rektörün onaylayan bakışları altında iki milyon dolarlık çeki imzalayıp uzatıyorum. 

"Buyurun, minnettarlığımın küçük bir ifadesi" 

Rektör çeki gülümseyerek alıyor. 

"Pandora'ya hak vermemek elde değil. İnsan merakını yenmek için her bedeli ödemeye hazır gibi"

"Evet" diyorum. "Kutunun içinden ne beklediğinize de bağlı bu"

--0-


İngiltere'nin neredeyse bulutlara değecek yeşil ovalarının arasında arabayla gidiyoruz. Direksiyonun sağda olmasına hala alışamadım, sol elle vites değiştirmek çok zor. Uzakta görünen devasa tesisi parmağımla gösteriyorum. 

"İşte buraya gidiyoruz"

"Bu ne şimdi?"

"Bir bilgisayar"

"Bilgisayar mı?"

"Evet bir bilgisayar. Dünyanın en güçlü bilgisayarı."

"Hayatta inanmam, bu daha çok şeye benziyor, Petkim gibi"

"Bir kimya tesisine değil mi? Evet öyle gözüküyor. Aslında bir kimya tesisi de diyebiliriz ama bu bir bilgisayar, kuantum bilgisayarı." 

"Kuantum bilgisayarı mı? yeni bir marka mı? Hani HAL gibi falan." 

Gülüyorum. "Hayır, hayır, bu bambaşka bir şey."

Kafası iyice karışmış karım arabanın camından tekrar dışarı bakıyor. Hidrojen tankları, birbirinin içine girmiş uzun boruların oluşturduğu karmaşa ve biraz uzaktan çıkan buharıyla bir petrokimya tesisinden farklı olmayan Kuantum bilgisayarına bakıyor. 

"İyi de bu bilgisayarın klavyesiyle, ekranı nerede?"

İster istemez kahkahalarla gülmeye başlıyorum. 

Karım gülmeme kızıyor. "Gülme ama, hiç böyle bilgisayar olur mu?"

Londra'dan kiraladığımız arabayı girişin hemen önündeki güvenlik kulübesinin önünde durduruyorum. Girişin hemen yan tarafında ufak bir platin plaket üzerinde "The University of Oxford, Quantum Computing Research Center" yazıyor. Çok alçakgönüllü bir plaket. Camı açıp güvenlik görevlisine isimlerimizi söylüyorum, 

"Mehmet Emin Arı ve Suna Arı, randevumuz vardı."

Güvenlik görevlisi önündeki bilgisayara bir şeyler girip başını sallıyor. 

"Lütfen şuraya park edin, şimdi sizi almak için biri gelecek. Üzerinizde fotoğraf makinesi, ses kayıt cihazı yada video kamera gibi bir kayıt cihazı yok değil mi?"

"Hayır, hayır yok, sadece gözlerimiz"

Görevli gülümseyerek iki yaka kartı uzatıyor. "Lütfen ziyaret boyunca bunları çıkarmayın"

Uzattığı yaka kartlarını alıp "Tamam" diyorum. 

Birazdan golf sahalarındaki arabalara benzeyen üstü açık bir ufak elektrikli araba bize yaklaşıyor. Arabadan inen adam gülümseyerek yaklaşıyor ve ikimizle tokalaşıyor. 

"Hoş geldiniz, ben Byron Smith. Sizin gibi meşhur konuklar her zaman gelmiyor buraya, inanın çok mutlu oldum sizinle tanıştığıma, her zaman keyifle okuyorum sizi."

Mahcubiyetle gülümsüyorum.

"Teşekkür ederim."

"İsterseniz önce bilgisayarı gezdireyim size, daha sonra kontrol merkezine gideriz, sizin için hazırladığımız program bu, tabi sizin için uygunsa"

"Tabi, tabi, seviniriz"

"O halde buyurun" diyor. 

Neredeyse üç futbol sahası büyüklüğündeki tesisi yürür gibi yavaşça arabayla gezmeye başlıyoruz. Yerlerdeki sarı, kırmızı ve yeşil çizgilerden yeşil olanlarını takip ediyoruz. Etrafta üzerlerinde beyaz tulumlar olan insanlar var. Bir koşuşturmaca yok ama her şeyin büyük bir disiplin içinde yürüdüğü besbelli. Sırayla her yeri geziyoruz. 

Sıfır Kelvine yaklaşmak için kullanılan yoğunlaştırılmış helyum tankları heybetli birer kale gibi yükseliyor. Bize rehberlik yapan Mr.Smith, gördüklerimiz hakkında kısa açıklamalarda bulunuyor.

"Bunlar sıvı helyum tankları, kuantum bilgi işlemi için atomları mümkün olduğunca sakinleştirmemiz lazım. Ancak epeyce bir soğudukları zaman sakinleşiyorlar"

"Kaç derece?"

"0.2 kelvin, mutlak sıfırın biraz üzerinde. 1.4 kelvine kadar helyumla inebiliyoruz."

"Sonra peki?"

"Sonrası epey zor. Yüz Teslaya kadar çıkan güçlü bir manyetik alan kullanıyoruz. Biraz ileride gördüğünüz şu büyük transformatör yığını bunu sağlamak için. Her şeyi çalıştırdığımızda bir kasabadan fazla elektrik harcıyoruz. Ve tabi İngiltere'deki tüm kolaları soğutacak kadar çok helyum" diyip gülümsüyor. 

Elektrikle çalışan araba camdan bir kapının önünde duruyor. Dışarıdan bir fabrika gibi görünmesine rağmen içerisi modern sanatlar müzesini andıran devasa alüminyum kirişler ve cam yığınından oluşuyor. Bürolar ve normal bilgisayarlar var ama kuantum bilgisayarından en ufak bir iz yok gibi.

Tam ben soracak iken Suna atılıyor, "Peki nerede bu bilgisayar?"

"Aşağıda, yerin altında" deyip gülümsedi Mr.Smith. Girişin biraz ilerisindeki asansörün içinde aşağıya inerken "Neden yerin altında? sorusu aklıma takıldı". Rehberimiz sanki beynimden geçenleri okumuş gibi, "Büyük Magnetic rezonanans cihazının yerin altında olması gerekiyor, yani nötr ortamda. Tabi kuantum bilgisayarının da onun hemen altında. Aslında MR cihazı bir kilometre çapında büyük bir bobin, 2 bin kilometre uzunluğunda bir tel. 


Asansör durunca bir odaya giriyoruz. Giymemiz için beyaz tulum şeklinde elbiseler ve özel ayakkabılar veriyorlar. Mr.Smith gülümseyerek "Çok hassastır" diyor. Kurduğu cümlede "she" kelimesi dikkatimi çekiyor. İngiliz alışkanlığı deyip önemsemiyorum. 

Çok geniş bir alanın içindeyiz. Duvarda kuantum bilgisayarının şematik gösterimi var. Bir sürü ok ve simge. Kimyasal yapı, elektriksel yapı, bilgisayar yapı panoları. 

"Kimyasal yapı mutlak sıfıra yaklaşmak için gerekli donanımını sağlar. Manyetize edilmiş helyum, çok yüksek hızda berilyum izotoplarının etrafını sarar. Yüksek manyetik alan bir helyum silindiri oluşturur. Kuantum dolanıklığı için gerekli koşulları sağlar. Berilyum atomları hazır hale gelince kuantum çiftleri halinde birleştirilir. İşlemin sonucu şu ortada gördüğünüz özel yapım elmasın ortasındaki dolanık atomlara iletilir. Biz de çıktı değerlerini berilyum atomlarının yaydığı foton ışıması ile ölçeriz."

"Peki girdiyi nasıl veriyorsunuz?"

"Hızlandırılmış berilyum izotoplarını argon lazerle süper pozisyona getiriyoruz, elektronun spini ve hızı ile girdileri belirleyebiliyoruz"

"Ya AND, OR ve XOR kapıları?"

"En kolayı. Kuantum tünellemesini aşağı spin ile yapıyoruz. Bu bize AND kapısını veriyor, OR için yukarı spin. XOR için ise her ikisi"

Elimle ortadaki yuvarlak alanı gösterip, "kuantum bilgisayarı için bir programlama diliniz var mı?" diye soruyorum. 

"Evet, QUASLA dilini kullanıyoruz, yani Quantum Assembler Language. Tıpkı assembler dili gibi ama işlemler kimyasal, elektriksel ve atomik boyutta ama programcılık tekniği aynı, klavye yok, hata mesajı yok, sadece ufak atomlar". 

"Güzel..." deyip gezimize devam ediyoruz. Pythia gerçekten de güzel bir şey. 

--0--


Londra'nın belki de hiç değişmeyen birkaç şeyinden biri bu taksiler. Dışarıda ki kalabalığı ve binaları seyrediyorum. Oxford'dan döndüğümüzden beri Suna somurtuyor. Biliyorum birazdan patlayacak. 

"İnanamıyorum sana Emin, iki milyon dolar bu"

"Olsun çok paramız var bi tanem, iki milyon dolar eksik olsa ne olur? Hollywood, Marilyn Monroe kadar seviyor beni. Onun kadar düzgün bacaklarım olmasa da, senaryolarım onun kadar çok para kazandırıyor."

"İyi de bu parayı sokağa atmak için neden olamaz"

"Atmıyoruz ki..."

"Sırf bir şeyi merak ediyorsun diye iki milyon dolar verilir mi? Evdeki ıvır zıvır oyuncaklara harcadığın para neyse de bu çok fazla. Hem eninde sonunda bunu deneyeceklerdir, niye bedelini sen ödüyorsun ki?"

"Lütfen, bu konuda beni eleştirme, çok para değil, buna değer. Orada olmak istiyorum"

"Peki" deyip sakinleşmeye çalışıyor. Ona nasıl anlatabilirim ki? Kendime bile tam olarak açıklayamazken...


Suna akşam yemeğinde biraz daha sakin. Dışarıda nefis bir Londra manzarasına bakıp konuşmadan yemeklerimizi yiyoruz. 

"Ne bu kuantum bilgisayarı?" 

"Kuantum fiziği ilkesiyle çalışan farklı bir bilgisayar"

"Neydi şu kuantum, tekrar anlatsana. Hani hem canlı hem de ölü olan şu kedi"

"Schrödinger'in kedisi"

"Ayıp etmiş, insan kedisini deneyde kullanır mı?"

Kahkahayla gülüyorum, tabi Suna da. Sonunda barıştık. 

"Hayali bir deney o, Schrodinger öyle bir şey yapmaz, efendi adamdır, kedileri de sever. Ben kendisine vekilim"

"Kediler adına çok sevindim, şu kuantum fiziğini tekrar anlatsana, hiçbir şey anlamamıştım"

"Bu gayet normal, onu bulanlar bile anlamıyor"

"Eh bu da iyi, peki bu adamlar neyi buldu? Kedilerle alıp veremedikleri ne?"

"Kedilerle bir sorunları yok, taktın sen de. Onlar daha çok fotonlarla ilgililer. Işığı oluşturan fotonlar tuhaf davranıyorlar."

"Nasıl tuhaf?"

"Sağduyuya aykırı hareket ediyorlar. Aynı anda iki yolu takip ediyorlar. Biri onları gözetlerse birden ciddileşip tek bir konuma geçiyorlar"

"Aynı anda iki yolu mu takip ediyorlar? Bu aynı anda iki yerde bulunmak demek değil midir?"

"Evet, tam tamına öyle." 

"İnan hiç anlamadım."

"Dediğim gibi kimse anlamıyor. Doyurucu bir açıklama hiç yapılmadı"

"Peki kuantum bilgisayarı ne oluyor?"

"O da tuhaf bir şey. Normal bir bilgisayarda veri bit denilen ufak birimlerde saklanır. Lamba gibi düşün, ya açık yada kapalı, bir yada sıfır değerini alabilir."

"Eh sonunda makul bir şey söyledin."

"Kuantum bilgisayarında ise veriler kuantum bit yada kısaca qbit denilen kuantum sistemlerinde saklanıyor. Bir qbit aynı anda hem sıfır hem de bir değerini alabilir. İkisi bir arada. Yani lamba hem açık hem de kapalı."

"İşte yine başladık. Böyle tuhaf şeylerle uğraşan insanların kedi düşmanı olması beni hiç şaşırtmadı. Bir lamba nasıl olur da hem açık hem kapalı olur"

"Kuantum lambası ise olur. Sen bakıncaya kadar aynı anda hem açık hem de kapalı olacaktır ama biri lambaya baktığında ya açık olacaktır ya da kapalı. 

"Yine başladık."

"Her neyse bu özelliği kullanarak bir bilgisayar yaptılar. Aslında yaptıkları 256 tane berilyum atomunu zapt-ı rapt altına almaktan başka bir şey değil. Bir qbit, iki değeri aynı anda taşıyabildiği için sekiz qbitten oluşma bir qbyte aynı anda 256 değeri de taşıyabilir. Normal bilgisayarda iki byte değerini çarptığın zaman aslında iki sayıyı çarparsın ama iki qbyte değerini çarptığında aynı anda 256 çarpım işlemi yaparsın. Tek hamlede 256 sayıyla diğer iki 256 sayıyı çarpabilirsin. Eğer elinde 64 tane qbit varsa, iki üzeri 64 tane sayı bir anda işleme sokabilirsin"

"Ne kadar sayı?"

"Yaklaşık olarak on üzeri yirmi"

"Bu büyük bir sayı mı?"

"Oldukça, faturalarında görmek istemediğin kadar büyük bir sayı. Sıradan bir bilgisayar aynı işlemi ancak bir milyon saniyede yapabilir ama kuantum bilgisayarı bu işi saniyenin milyonda birinde yapabilir"

"Oldukça hızlı"

"Evet, inanılmaz derecede. Eğer elinde 128 tane qbit varsa 30 çarpı on üzeri 37 değeri gibi bir hıza erişirsin."

"Yani?"

"Evrenin oluşumundan bu yana 14 milyar yıl geçti. Buna bir birim evren zamanı dersen, sıradan bilgisayarın bu işlemi yapabilmesi için on milyar tane on milyar evren zamanına ihtiyacı var"

"Çok güzel, sabreden derviş hesabı görmüş mü diyeceğiz?"

Kahkaha atıyorum. 

"Evet, öyle"

"Peki bu kuantum bilgisayarını nerede kullanıyorlar?"

"Eh, aylık aile bütçesini bulmak için değil tabi ki. Bir çok yerde kullanılıyor ama en çok şifre kırmak için. Yani çarpanlara ayırma işlemi, rektörün övündüğü oydu"

"Bunda övünülecek ne var ki? 15, üç ile beşin çarpımı değil mi?"

"Küçük sayılarda öyle ama çarpanları büyük asal sayılar olan sayılar için çok zor. Bilgisayarların hesaplaması milyarlarca yıl alabilir. Zaten güvenliği sağlayan da bu. Kimse bu sayıları bulamaz sanıyorlardı. Düşünsene 132 basamaklı büyük sayılar, tüm şifre bu sayılara dayanıyordu ama işte 256 berilyum izotopu şifreyi çözüverdi."

"Bütün o devasa fabrika 256 atomu disiplin altına almak için mi?"

"Evet." 

"Şanslı atomlar"

"Oldukça. Tabi artık elektronik imza kullanılmıyor. Güvenliği kalmadı, onun yerine kuantum şifrelemesini satıyorlar"

"O ne diye sormayacağım, bu gecelik bu kadar kuantum yeter. Hem kedileri severim ben"

--0--

Başımızdaki güvenlik kaskları ve gözümüzdeki anti-lazer gözlükleriyle oldukça tuhaf görünüyorduk, tıpkı metal kaynakçıları gibi. Bilimsel bir deneyin şanslı gözlemcilerinden çok sanki ne olacağını bilemediğimiz bir ruh çağırma seansı için bir araya toplanmış meraklılar gibiydik. Altı kişi ortadaki büyük titanyum masanın etrafında çemberin etrafında ayakta duruyorduk. Qbit çıkış registerına bu kadar yakın olmak bir ayrıcalıktı çünkü görevliler dışında kimsenin bu kadar yaklaşmasına izin verilmiyordu. Yanı başımda duran Suna ve Rektör'le birlikte ortadaki piramit şeklinde kesilmiş büyük elmasa bakıyorduk. 

Elmas, etrafını saran ufak kanalların metalik görüntüsüyle dev bir yüzüğe benziyordu. Hani şu tek taş dedikleri gibi.

Rektör kontrol masasına dönüp başını hafifçe salladı. 

İşareti alan ekip birden hummalı bir faaliyete başladı. Derinlere dalmakta olan bir denizaltındaymış gibi emirler veriliyor ve sonra yüksek sesle cevaplar geliyordu. 

"Kuantum işlemi için soğutma başlasın, helyum akışı"

"Kuantum işlemi için soğutma başlatıldı, qbit hücrelerine sıvı helyum akışı başladı"

Ortadaki büyük piramit elmasın kenarlarından çıkan beyaz duman eski zaman büyücülerinin tuhaf şeyler kaynattıkları kazanların bir eşi oluvermişti. Etraftaki ölgün sarı ışık ortamı daha da bir gizemli hala getirmişti. 

Çıkan duman arttıkça artıyordu. Suna bana yaklaştı. Besbelli ki ortaçağdan fırlayıp gelmiş gibi duran bu görüntü onu ürkütmüştü.

"qbit hücre sıcaklığı iki Kelvin, manyetik rezonans başlatılsın"

"Manyetik rezonans kademesi başlatılıyor, maksimum değer 100 Tesla"

"qbit hücresi 1, 2,... 128. giriş registerleri tamam, 1,2,... 128 çıkış registerleri tamam, 100 tesla değeri onaylandı, manyetik silindir devrede"


Manyetik rezonansın devreye girmesiyle hafif bir vınlama sesi her yeri kapladı. Yüksek frekanslı manyetik alanın metal parçalarda yarattığı titreşim sesin oluşmasını sağlıyordu sanırım. Ufak bir metal parça yerinde titreşiyordur. Bu kadar yüksek bir manyetik alan ufak bir arabayı tüy gibi yerden kaldırabilir. 

"Ne güzel" dedim içimden. Her şey var. insanın kanını dondurabilecek bir buhar ve ses. Eksik olan tek şey parlak bir ışık diye geçirdim içimden. Işık olsun, Fiat lux!

Sanki birileri beni duymuş gibi tekrar bir komut zinciri başladı. 

"Berilyum kuantum süper pozisyonu için lazer girişimi"

"Argon lazerler açıldı"

Ortadaki parlak elması çevreleyen kanalların içinde mavi lazer çizgileri belirmeye başladı. Önce belirsiz çizgiler halinde, sonra dümdüz yakıcı ışın demetleri. 

Görüntü muhteşemdi. Piramit şeklindeki büyük elmasın etrafını çeviren kanallardan akan mavi lazer ışıkları elmasın kristalinde çoğalıyorlar, onu ve tüm odayı inanılmaz bir mavi ışığa boğuyorlardı. Önleri gümüşle kaplı anti-lazer gözlüklerden, üstümüze giydiğimiz kevlar elbiselerden ama her yerden yansıyorlardı. 

Sanki hayali binlerce ufak çizgi hiç durmamacasına birbirlerini kovalıyorlar, kendi aralarında oynadıkları bu oyundan memnun, bizi ve hiçbir şeyi umursamadan her yere dağılıyorlardı. 

Sonunda elmas piramit, içinden eski zaman ruhlarından birini çıkartacakmış gibi bir mavi ışık halesine dönüştü. Şimdi artık elması zorlukla seçebiliyordum. Sadece masmavi bir küre vardı orada. Hiç görmediğimiz ve neredeyse ürpertici olan görünümüne rağmen hepimiz ışığa doğru eğildik. 

"Bu kadar ışık sadece lazerlerden mi geliyor?" diye bağırdım.

Aslında bulunduğumuz yerde o hafif vınlama dışında hiçbir ses yoktu. Niye bağırdım bilmiyorum?

"Hayır. Argon lazerle kuantum süper pozisyonuna getirilmiş berilyum atomları kararsız duruma geçerler. Orbitlerindeki elektronlar sürekli olarak aynı anda iki konumda gerçekleştirdikleri için sürekli foton yayarlar." 

"Yani ışık" dedi karım. 

"Evet, ışık, lux aeterna (ebedi ışık)" dedi rektör fısıltıyla. 

Sanki tanrısal bir ilham almış gibi mavi ışık topuna bakarken, "QUASLA bölüm programını çalıştırmak için hazırız, işlem başlangıcı için onay bekleniyor" diye bir ses geldi arkadan.

Kimsenin sesin nereden geldiğine bakacak hali yoktu. Rektör sadece "evet, programı çalıştıralım. İçimizdeki çocuğu mutlu edelim bakalım" dedi.

"Bölme işlemi başlatılsın. Giriş yazmaçları, ilk qbit bloğu 1, ikinci qbit bloğu 0.5, kuantum dolanıklığı başarılı, ortam kirlenmesi sıfır"

Mavi ışık biraz daha arttı. 

"Çıkış qbit register değeri 2"

"Bir bölü 0.5 eşittir iki" dedim. 

"Beklenen bir sonuç" dedi rektör. 

"Bölen yazmacı 0.2, sonuç yazmacı 5, kuantum dolanıklığı başarılı, matematiksel uyum başarılı"

Kontrol panelinin önünde duran ve görmediğim adamın söylediği rakamlar azaldıkça vınlama ve mavi ışık da artıyordu. 

Rakamlar küçüldükçe nefes alış verişlerimiz de giderek artıyordu. 

"İkinci basamak: 0.05, 0.04, 0.03, 0.02, 0.01, çıkış değerleri, 20, 25, 33.3, 50, 100"

"Devam" dedim, "lütfen devam edin." 

"Üçüncü basamak: 0.005, 0.003, 0.002, 0.001, çıkış değerleri, 200, 333, 500, 1000"

"Dördüncü basamak: 0.0005, 0.0003, 0.0002, 0.0001"

"Onuncu basamak :0.0000000005, 0.0000000004, 0.0000000001"

Çıkış register 10.000.000.000 değerine gelince artık mavi ışık kaskatı duruyordu. Sanki elimi uzatsam yakalayacaktım. 

"Sıfır, lütfen hadi sıfır" dedim heyecanla.

"Son basamak değeri, Sıfır nokta sıfır sıfır, sıfır, sıfır..." dedi başka bir heyecanlı bir ses. 

"Çıkış register değeri" dedi aynı ses ama durakladı. "Çıkış register değeri okunamıyor, değişken ve stabil olmayan register değeri, okuma için işlem tekrar başlatılıyor ".

Mavi ışığın ortasında, birden nereden geldiğini bilemediğim beyaz hareler çıkmaya başladı. Belli belirsiz görünüp kayboluyorlardı. Utangaç ateş böcekleri gibi. Beyaz ufacık bir sürü nokta. Kendi aralarında oyun oynuyorlar.

"İşte tam sırası, şimdi, evet şimdi. Hadi Pythia, bana en büyük düşümü ver." dedim içimden. 



Sağ elimde deminden beri duran mavi bilyeyi sıkıca kavradım. Bir metre mesafeden kaçırmam olanaksızdı. Bilyeyi çocukken yaptığım gibi baş ve işaret parmaklarımın arasına aldım ve fısıltıyla "baş altı, yakala ufaklık" deyip mavi ışığa doğru fırlattım. 

Elimden fırlayan mavi bilye yumuşak ve çocuksu bir eğri çizerek ışık küresinin üstüne düştü. Kürenin tam üstüne gelince sanki görünmeyen hızlı bir el onu yakalamış gibi birden durdu ve ışık küresinin hemen beş santimetre kadar üstünde öylece asılı kaldı. 

Manyetik rezonans? Hayır, hayır, bilye camdır. Helyum çıkışı? Hayır. 

Herkes nereden geldiği belli olmayan bilyeye bakakalmıştı. Kimse ne olduğunu anlayamamıştı. Karım dahil herkes ışık küresine öylesine dalmışlardı ki bilyeyi fırlattığımı kimse görmemişti, tabi kameralar hariç. 

Bilyeyi önündeki ekranda fark eden kontrol panelinin başındaki adam "işlemi durduruyorum" diye bağırdı.

"Hayır durun, bir saniye durun, lütfen böyle durun"

Ne kadar yalvar yakar olsam da sistemi durdurma prosedürlerine başlamışlardı. Yine de birden kapatamazlardı. Bir şansım olabilirdi. 

Elmasın çevresindeki herkes donakalmıştı. 

Mavi bilye, onu izleyenlerin dikkatini yeteri kadar topladığına ikna olmuş bir pop star gibiydi. Herkes susunca gösterisine başladı. Yavaşça, neredeyse yuvarlanıyormuş gibi mavi ışığın içine, elmasa doğru kaymaya başladı. Hayranlıkla onu seyrediyordum.

Düşmüyordu, kayıyordu. Yerçekimi sanki hiç umurunda değilmiş gibi hareket ediyordu. Işığa sevdalı aşık ama onurlu bir aşık gibiydi. Kendini teslim etmeden önce aşığından emin olmak isteyen bir kadın gibi nazlıydı. Sonra birden kendi etrafında hızla dönmeye başladı. Ne kadar hızlı döndüğünü kestiremiyordum. Lazer ışıklarının kesiştiği noktaya gelince dönüş hızını anlayabildim. Etrafında dönerken mavi lazer çizgilerini yukarı dağıtmaya başladı. 

Yukarı doğru yayılan mavi lazer çizgilerinden bir ışık konisi oluşmuştu. Koninin sivri ucu bilyeden başlıyor ve sonra yukarı doğru geniş bir açı ile büyüyordu. 

Bilye Kendi etrafında o kadar emin dönüyordu ki, en ufak yatay veya düşey titreşim olmadan, ekseninden milim sapmadan inanılmaz bir hızda dönüyordu. Etrafına yaydığı ışık cennetiyle, güzelliğinden emin bir gelin gibi yavaşça aşağıya hareket ediyordu. 

Yavaşça süzülürken üstünde bir taç gibi duran mavi ışık konisinin açısı da küçülüyordu. 

Aşağıya doğru, mavi ışığın göbeğine aktı, aktı, aktı...

Ve gözden kayboldu. Artık görünmüyordu. Mavi ışık konisi de, dümdüz dikey bir çizgiye dönüştü ve onunla birlikte birden yok oldu. 

Hala şaşkınlıkla bakıyorduk. Mavi bilye kaybolduktan iki saniye sonra elmasın çevresindeki ışık küresi de kayboldu. Büyük yüzükteki lazer çizgileri silindi ve elmas piramit tekrar göründü.

Hemen ileride duran bir ışıklı panoda SYSTEM SHUT DOWN yazısını gördüm. Tüm ışıklar yandı, vınlama sesi kesildi. 

Öylece duruyordum. Gözlerimi kıstım, dikkatlice baktım. Elmas piramidi saran titanyum bloğun çevresinde mavi bilyemi aradım. 

Yoktu. Tanrım yoktu. Şükürler olsun ki yoktu. Başından beri ben haklıydım. 

Neredeyse sersemlemiş bir halde dururken, kontrol odasında bir telaş başladı. İngilizler çıldırmıştı. 

"O mavi bilyeyi bulun, bulun onu, ne yaptınız Mr.Arı, bu ne sorumsuzluk" diye bağırıyordu Rektör. 

Ortasında büyük elmasın olduğu dev yüzüğün üstünde bir robot kol hızla hareket ederken gözlüğümü ve kaskımı çıkarttım. Büyülenmiş gibi hala önüne bakan Suna'nın elinden tuttum ve dışarı çıktık. 

--0--



Heatrow havaalanının bekleme salonunda Suna ile alüminyum bir bankta oturuyoruz. Time dergisinin "Where blue marble goes? (mavi bilye nereye gitti?")" başlıklı haberini keyifle okuyorum. Tanrım sigara içecek bir yer olsa keşke. Yazıyı hazırlayanın heyecanı her kelimeden hissediliyor. Yapılan kuantum işlemini ve Pythia'yı sıradan insanın anlayabileceği kadar basitleştirerek bir ufak köşede anlatıyordu.

Kameraların çektiği sekanslardan mavi bilyenin hareketlerini bir seri kare olarak göstermiş. Resimlere tekrar baktım. Bilyeyi atarken gösteren resmin hemen altında "Çılgın Türk yazar bilyeyi atıyor" cümlesini görünce sesli olarak güldüm. 

Haberin geri kalanında mavi bilyeye ne olduğuna dair spekülatif uzman yorumları vardı. En basit açıklama, mavi bilyenin 0.2 Kelvin derecede 100 tesla manyetik alan altında eridiği ve helyum akışıyla birlikte dışarı atıldığıydı. Bu akla gelen ilk ve en basit çözümdü. 0.2 Kelvin sıcaklığı İngiliz fıkraları kadar soğuk olduğu için camdan oluşma bilyenin nasıl eridiği açıkta kalan bir soruydu. Bilyenin içindeki az miktardaki demirin, manyetik alanda inanılmaz bir hızda titreştiğini ve bu titreşimin hızla ısıya dönüşerek bilyeyi eritebileceği bir cevap olabilirdi. Muhtemelen bilyeyi kendi etrafında çılgınlar gibi döndüren de buydu. Yine de uzmanın dediği gibi "Bilyeyi incelememiz gerekir ama tonlarca helyum içinde on gramlık mavi bilyenin artıklarını bulmak neredeyse imkansız."

Daha heyecanlı ve hayal gücü geniş fizikçiler ise bilyenin 1/0 işleminin sonucu olduğunu ileri sürüyorlardı. Kopenhag okuluna neredeyse düşman olan bu anarşist fizikçi grubu (kendilerini böyle adlandırıyorlardı ya da dergi olayı abartmıştı), bölüm işlemi sonucu ortaya çıkan kuantum belirsizliğinin, bilyenin varlığı ile sonuca doğru yıkıldığını ve bilyenin bölüm işleminin sonucu olduğunu yani sonsuza eşit olduğunu iddia ediyorlardı. Bu sonsuzun ne olduğu ise belirsizdi. Sonsuz boyut olma ihtimali çok yüksekti. Bilyenin tüm atomları sonsuza dağılmış veya sonsuza eşitlenmişti. En basit deyimiyle matematiksel buhar olmuştu. 

Anti-madde teorisi ise pek ilginçti. Basit ama çekici bir mantığı vardı. Bir bölü sıfır sonsuza eşit olduğundan, bu sonucu sıfırlayacak değerin de eksi sonsuz olduğunu iddia ediyordu. Sonsuz artı eksi sonsuzun sıfır olduğu dalga denklemlerinin sıfıra yıkılmasıyla ortaya çıktığı aşikardı. O halde bir kuantum sistemi olarak bilye, ister istemez eksi sonsuz değerini varsaymıştı. Eksi değer ise bir madde için anti-madde demekti. Bundan çıkan sonuç ise, anti-maddeye dönüşen bilyenin hemen madde ile birleşip yok olmasından başka bir şey değildi. Bu da bilyenin nereye gittiğini açıklıyordu. Bilye bir yere gitmemişti, sadece yok olmuştu. Hem de hiç olmamışçasına. 

Her halükarda, başlangıçta basit bir kuantum bilgisayarı işlemi görünen ama birdenbire yeni bir kuantum gerçekliği olarak karşımıza çıkan deneyin (artık deney diyorlardı) aynı şartlar altında ve çok sıkı bir veri akışı ve gözlem ile tekrarlanması (kuantumda gözlem mi?) konusunda tüm uzmanlar hem fikirdi. Hatta deneyin birebir tekrarlanması için çılgın yazarın da tekrar deneyde yer almasını söyleyen Princeton'lu bir fizikçi bile vardı. "Kuantum fiziğinde gözlemcinin varlığı gözlenen sistemi değiştirdiğine göre gözlemcinin varlığı kaçınılmaz bir önem taşımaktadır. Gözlemci, yani bilyeyi atan kişi, deneyin nesnel bir girdisi değil öznel bir parçasıdır çünkü bilyeyi atan kişinin kuantum varoluşu bile deneyi etkileyebilir" diyerek oldukça cüretkar bir mistik zihinsel sıçrama yapıyordu. 

Bu açıklama bana pek bilimsel gelmese de, bir an için yeni kuantum deneylerinde bilye atmak için dünyayı dolaştığımı hayal ettim. "Biz hazırız Mr. Arı, hadi bilyeyi atın" diyorlar ve ben gösterişli bir şekilde bilyeyi atıyorum. Tanrım, bilimsel sorumluluklarımdan kaçamam ki!

Oxford üniversitesi en kısa zamanda deneyi tekrarlamak istiyordu ama çılgın yazarı bir daha görme konusunda hiç de istekli değildiler. Hatta bilgi işlem sırasında uyulması gereken prosedürlere göre davranmadığı için onu dava etmeyi düşünüyorlardı. 

Sonuçta olay, "bir deli kuyuya taş atmış kırk akıllı çıkaramamış" gibi gösterilmişti. 

Time dergisinin makalesi, fotonlardan sonra mavi bilyenin de bilim dünyasını epey bir meşgul edeceğinin kesin olduğunu söyleyip, yazının başlığı ile aynı olan şu çarpıcı cümle ile bitiyordu "Mavi bilye nereye gitti?" 

"Mavi bilye nereye gitti Emin?"

Dergiden başımı kaldırıp cevaplıyorum "bir başka paralel evrene, bir başka zamana" 

"Nasıl ama?"

"Benim teorime göre, Pythia bir bölü sıfır değerine gelince çıkış yazmacındaki qbitler de sonsuz değere doğru gitti. Onlar normal bir bilgisayardaki gibi çıkış yazmacının taşacağını sandılar ama öyle olmadı. 

Quantum polarizasyonundaki tüm berilyum atomları aynı anda tüm olası paralel evrenlere zıpladı. Bunun sonucunda tüm paralel evrenlerin hepsi üst üste bindi. Aynı anda tüm paralel evrenler aynı zamanda birleştiler ve uzun bir kapı zinciri oluşturdular. Bir başka deyişle, tüm zamanlar tek bir evrende birleşti yada tek bir evren tüm zamanlara yayıldı. Kuantum açısından ikisi de eşdeğerdir. Sonsuz sayıda evrenin, sonsuz sayıda kapısı."

"Kapı mı? Ne kapısı?"

"Evet, farklı yerlerdeki duran tüm paralel evrenlere geçiş kapıları. Hepsi de bir bölü sıfır işleminde üstü üste çakıştılar ve hepsi de birer, birer açıldı"

"Bilye peki?"

"Açılan kapılardan geçerek kayboldu"

"Nereye gitti?"

"Bilye cennetine. Tamam kızma. Her geçtiği paralel evrende kuantum dalga denklemini bir duruma yıktı"

"Şunu benim anlayacağım şekilde anlat lütfen"

"Yani bilye geçtiği her kapıyı ardından kapattı"

"Nereye gitti peki? Hala anlamadım."

"En son kapadığı kapının ardındaki paralel evrene ve zamana. Yani Phytia bir tür zaman makinesi gibi çalıştı. Bilyeyi başka bir zamana ve evrene fırlattı"

"Hangi evren, hangi zaman?"

"Orada bir yerde, sonsuz paralel evrenlerden birinde, herhangi bir zamanda"

"Bir şey anlamadım. Neyse en azından hiçbir kedinin canı yanmadı ya. Peki neden ama o mavi bilye? Sen onu çok severdin. Hani yedi yaşındayken kumsalda bulduğun bilye değil mi o? Kasanda sakladığın, anlatmıştın ya"

"Evet o bilye"

"Niye onu attın peki?" 

"Bilmem yanımda başka bir şey yoktu"

"Üfff anlayamıyorum seni inan! Niye gülümsüyorsun öyle? Bir ışık gösterisi için iki milyon doları sokağa attın ama ermiş gibi gülümsüyorsun"

"Bi tanem inan açıklayamam."

"Peki, peki, en azından mutlu olmana sevindim. Seni dava edecekler mi gerçekten?"

"Hadi canım, asıl ben onları dava ederim. Bilyemi geri vermediler, ukala İngilizler"

Suna kahkahalarla gülüyor. 

"Deli adam seni çok seviyorum"

Birden kahkahası kesiliyor. 

"Yoksa? Bir dakika, aman Tanrım buna inanamam!"

Gülümsüyorum. 

--0--

Siyah önlük ve beyaz yaka takan ilkokul öğrencileri elindeki mavi bilyeyi arkadaşlarına gösteren sarı saçlı çocuğun etrafında toplanmışlar, merakla daha önce görmedikleri kadar güzel mavi bilyeye bakıyorlardı. 

"Nerden aldın?"

"Almadım. Yazın kumsalda buldum. Gökten düştü, çok yukarıdan"

"Gökten bilye düşmez, uçaktan mı attılar?" dedi bir başka çocuk. 

"Hayır, gökten düştü, buluta bakıyordum, buluttan düştü"

Çocuklar kahkahalarla güldüler. 

Kimse ona inanmıyordu. Gözleri yaşlandı. Yedi yaşının en büyük serveti olan mavi bilyeyi avucunda sıkıp sıraya girmek için koştu. 

İstiklal marşı okunmadan önce öğrencilerini sıraya sokmaya çalışan öğretmen çocuğun gözündeki yaşları fark etti. 

"Ne oldu Emin?"

O daha cevap vermeden çocuklardan biri "öğretmenim bir bilye bulmuş, gökten düştüğünü söylüyor" dedi. Sırada bir kahkaha tufanı başladı. 

Ağlamaya başladı, bu kadarı çok fazlaydı. Mavi gözlerinden şıpır, şıpır damlalar akmaya başladı. 

"Bakayım bir" dedi öğretmen. 

Çocuk tedirgin bir yavaşlıkla cebinden mavi bilyeyi çıkartıp aşık olduğu öğretmeninin eline koydu. 

Genç ve güzel öğretmen mavi bilyeye dikkatle baktı. 

"Ne güzel bir bilye? Gökten mi düştü?"

Gözlerini silen çocuk, "evet, öğretmenim, gökten düştü"

"Kimse sana inanmıyor değil mi?"

"Hiç kimse, Annem bile"

"Olsun, ben sana inanıyorum. Bilye gökten düştü. Kimse inanmasa bile sen kendine inan, hep sakla bunu" dedi. Sonra çocuğun gözyaşlarını eliyle silip, yumuşak bir el hareketiyle sarı saçlarını düzeltti. Bilyeyi onun minik eline koydu ve gülümsedi. Küçük oğlan çocuğu öğretmenine yine aşık olmuştu işte. Öğretmeni ona ne zaman gülümsese, o hep aşık oluyordu. Öğretmeni gülümsesin diye de çalışkan bir öğrenci olmuştu ya. 

"Hadi çocuklar, sıraya girin bakalım, istiklal marşı ve and okunacak"

Morali düzeldi. Küçük elleriyle bilyeyi sıkıca tekrar kavradı. Avuçlarının içindeki sertliğini hissetti. Bilye onun bu dokunuşuna cevap verdi. 

Bir an için, sanki elinde sıkıca tuttuğu mavi bilyeyi ona gönderen biri varmış gibi hissetti. Çok uzaklardan ona bakan ve onu çok seven biri. Bir hediye göndermişti. Bir çocuğun saflığı ile hemen inandı buna. Başını göğe kaldırıp bir buluta baktı ve "Teşekkür ederim" dedi içinden. Ve söz verdi kendi kendine, öğretmeninin dediği gibi "Hep saklayacaktı".

Siyah önlükler içindeki rengarenk çocuk kalabalığı coşkulu bir şarkı gibi "Türküm, doğruyum çalışkanım" diye bağırırken, sarı saçlı oğlan çocuğu bir daha asla yaşayamayacağı bir mavi içinde ve ancak bir çocuğun olabileceği kadar çok mutluydu.. 

SON 

yorumda bulunmak için tıklayın

Not:Teknik konularda sorularımı sabırla yanıtlayan Sn. Tanju Akdeniz'e teşekkürler



 

Bu öykünün yazılması sırasında tüketilenler ve yapılanlar

 

10 paket light sigara

sayısız demlik çay (bergamutlu ve iyi su ile yapılmış)

bir paket çitos

2 paket çan fıstıklı çikolata

Assembler dili hakkında bir arkadaşa danışmak için şehirlerarası telefon görüşmesi 10 dk.

İki elma

1 kilo üzüm

2 litre light cola

2 kere öykünün çıktısının alınması

Kuantum bilgisayarlar ile ilgili webde araştırma yapmak ve dokümanların çıktısının alınması

Kuantum bilgisinin tazelenmesi için kitap karıştırma

Sakinleşmek için dört kere papatya çayı

Bir kutu bira (yarısı içildi, gerisi döküldü)

Öykü tıkanınca bisikletle dört uzun tur

Paşabahçe’den bilye alınıp, markette tartılması

Atomları berilyum mu yapalım yoksa uranyum mu? diye çekirgeye danışma

 

Mehmet Emin Arı