“Bay Nieman, yarın akşamki yemeğe kaç kişi gelecek efendim. Ahçıbaşına ona göre yemek hazırlayacak” dedi uşak.
Elimdeki sigarayı söndürdüm ve İngiliz romanlarından fırlamış gibi duran uşağa baktım. “Balonunuz hazır, dünya turuna çıkacak mısınız?” diye sorsa da şaşırmazdım. Bu can sıkıcı elbiseyi giymesini ben istemiştim ama bu elbiseyle daha da sıkıcı gözüküyordu.
“Yarın akşamki yemek, evet” dedim.
“Evet efendim yarın akşamki yemek” diye tekrar etti uşak.
Yarın akşamki yemeğe aslında kimse gelmeyecek, sadece ben olacağım ama katılımcı sayısı hesaplarıma göre yaklaşık olarak 30 olacak. Tabi bu paradoksu uşağa ve ahçıbaşına kesinlikle açıklayamam, tıpkı evde bir ahçı olmasına rağmen neden ona ahçıbaşı denildiğinin açıklanaması gibi. Geleceklerin listesini kafamda gözden geçiriyormuş gibi bir süre düşündüm. Sanki zor bir matematiksel işlemden sonra mucizevi bir sayı bulmuş gibi kafamı kaldırdım.
“Otuz kişilik bir yemek olacak, hazırlıkları ona göre yapın” dedim.
“Bu durumda 48 kişilik Çin yemek takımını hazırlamam gerekli”
“Eh artık sen ne yapılacağını bilirsin, klasik bir akşam yemeği olacak. Ha, bu arada yemekten bir saat önce hepiniz izinlisiniz, evde kimseyi istemiyorum”
“Ama efendim servisi kim yapacak?”
“Bir yolunu buluruz sen merak etme”
“Emin misiniz?”
“Kesinlikle, kesinlikle...”
Kendisi dahil olmak üzere yemekte kimsenin olmaması uşağın hiç hoşuna gitmemişti. Yüzündeki belirgin memnuniyetsizlik ifadesinden bunu anlamak çok kolaydı. Aldığı İngiliz terbiyesi olmasa beni bir güzel azarlardı.
Sigorta şirketinin yaptığı hesaplar ve benim öngörülerime göre katılımcı sayısı en az beş en fazla da kırk kişi olacaktı. Biri çok kötümser diğeri ise çok iyimser bir rakamdı. Bu durumda 30 sayısını seçmek akıllıca olacaktı.
Kararımı kendime onaylatmak için kendi kendime “evet, otuz makul bir rakam” dedim ve sonra kitabıma döndüm.
Akşam her zamanki gibi sakin geçti. Kremalı domates çorbası, dana rosto ve meyve salatasından oluşma hafif bir yemek, ardından güzel bir fransız kanyağı ve havana purosu ziyafeti. Tembelliğimden olsa gerek, yarın akşamki yemeğe gelecek olan misafirlere davet mektuplarını yazmaya üşendim. Sekreterime bu işi yaptırtabilirdim ama tıpkı ahçıbaşına olduğu gibi ona da bu durumu açıklamam imkansızdı. Elimde kanyak bardağı ile gözlerimi bir noktaya dalıp gitmiştim. Bir sekreterimin olmadığını hatırladım. İş bana kalmıştı. Çalışma masasının başına geçip yalaka yöneticilerimden birinin armağan ettiği dolmakalemle yazmaya başladım.
Sayın İkinci Nieman,
17 Eylül 2016 tarihinde saat 20:01’de geleneksel Nieman yemeğine katılarak bizleri şereflendirmenizi rica ederiz.
Saygılarımla
İmza
Birinci Nieman
Not: Davetiye tek kişiliktir ve resmi kıyafet zorunluluğu yoktur. Hiç bir Nieman geleceği açıklamayacaktır.
Davet mektubunu yazdıktan sonra bir zarfın üstüne “Sayın İkinci Nieman, 17 Eylül 2016” yazıp kapadım. Daha sonra benzer davet mektuplarını üçüncü Nieman, dördüncü Nieman ve diğer Nieman’lar için yazdım ve zarfa koydum.
Üstünde “Sayın Otuzuncu Nieman” yazan son zarfı kapadığımda, bir sigarayı hak ettiğimi düşündüm. Hatta bergamutlu demli bir Seylan çayı ile birlikte bir Mehmet Emin Arı hikayesi okuyarak kendimi ödüllendirmeye karar verdim. Nede olsa epey bir iş çıkarmıştım.
Bütün davetiyeleri şifreli kasaya koydum ve kilitledim. Şifre tamburunu rastgele bir iki kere çevirdim. Artık benden başka kimse kasayı açamazdı. Nerden aklıma geldiyse, “Those were the days” şarkısını ıslıkla çalmaya başladım. Bu konuda yeteneksiz olduğumu kendim de kabul ediyorum. Sadece şarkı söylemede değil daha bir çok konuda yeteneksiz olmama rağmen nasıl olup da yüz milyar dolarlık bir servetin sahibi olduğum benim bile kendime açıklayamadığım bir şey. Aptal gazetecilere dediğim gibi, “çalışmak, çok çalışmak ve daha çok çalışmak.”
Başımı yastığa koyduğumda uykum yoktu. Kendimi mutlu ve huzurlu hissediyordum. Yarın akşam kelimenin tam anlamıyla kendimle baş başa kalabacaktım. Muzip bir çocuk gibi kıkırdadım ve gözlerimi kapadım.
Ertesi gün oldukça sakin ve bildik geçti. Otuz kişilik yemek hazırlamasına rağmen ahçıbaşı kahvaltımı atlamamıştı, hatta kendi yaptığı özel portakal reçeli bile vardı. 17 eylül 2015 tarihli günlük gazeteleri okudum. Bildiğimiz dünyanın bildiğimiz haberleri. İnsanoğlunun can sıkıcı iktidar savaşları ve tabi bitmeyen sonsuz budalalığı. Her sabah yaptığım gibi gazeteyi öfkeyle bir kenara atıp sabah yürüyüşüme çıktım.
Yemekle ilgili sorular sormak ve onay almak için ara sıra odama uğrayan uşak dışında sakin bir gündü. Dondurma çikolatalı mı olmalıymış yoksa fındıklı mı? İstakoz bu mevsimde iyi bir seçim değilmiş, onun yerine ahtapot daha iyi olurmuş vs. vs. Kendisine defalarca hatırlatmama rağmen, bu aptal uşak bir gurme olmadığımı hala öğrenememişti.
“Sevgili Marbone, ben bir gurme değilim, artık hiç bir işe yaramayan bir multimilyarderim. Şu Allahın belası yemeği sen ve ahçıbaşı bildiğiniz gibi yapın, bana da hiç bir şey sormayın” diye azarladım. Gazetelerin yazdığı gibi anti sosyal bir insan olduysam bunun tek nedeni kesinlikle bu aptal uşak ve onun 19. yüzyıl aristokrasine olan özentisidir.
Uşağı odamdan kovaladıktan sonra çalışma odama geçtim. Zaman makinesini çalıştırmama daha epey vakit vardı ama yine de son kontrolleri yapmalıydım. Bir sorun çıkmasını istemiyordum. Elimde bir kontrol listesi ile her bir sistemi tek tek kontrol ettim: fraktal zaman göstergesi, fraktal zaman bükücüsü, konumlandırma cihazı, uzay ve zaman eşleme devreleri, ionizasyon aygıtı, tersinir eş zamanlılık füzyon aygıtı ve tabi ki çift katlı molekül ayracı.
Güzel... Bütün sistemler bir saat gibi tıkır tıkır çalışıyor. Kabul etmek gerekir ki, zaman makinesi benim gibi bir multimiyarder için bile oldukça pahalı sayılacak bir oyuncak. Çekleri imzalarken elim biraz titremedi değil. Ama ne yapalım işte herkesin de kendine göre bir zevki var. Kimi havada gezer kimi de benim gibi zamanda. Oldukça belli olan bu farklılığım hoşuma gitmişti. Dünyada kaç kişinin zaman makinesi var ki? Özel yapım Rolls Royce’ dan bile çok değerli. Hem zaten görmemiş diktatörler böyle gösterişli arabalar alır. Muzipçe gülümsedim.
Makinanın hemen yanında duran ve bir duş kabinini andıran iyonizasyon aygıtına baktım. Etraftan çıkan bir sürü nozullardan sanki basınçlı su fışkıracak gibi duruyordu. İçeride bir süre durduktan sonra dışarı çıkıp kapağını kapadım.
Akşam yemeği için tüm hazırlıklar bitmişti. Giyinirken uşağım Marbone geldi. Yemek servise hazırmış. Kalması için bir şeyler söylememi bekler gibiydi. Aynaya bakıp kravatımı bağlarken, “teşekkür ederim, şimdi herkes gidebilir” dedim.
Savaşı kaybetmeye pek niyetli olmayan Marbone, “ama efendim” dedi ama sözünü tamamlamasına izin vermeden yüksek sesle, “herkes gidebilir dedim marbone” diye bağırdım.
Konukların gelmesine daha bir saat vardı. evde benden başka kimse yoktu. Marbone ve ahçıbaşı biraz üzgün ve kırık bir halde iyi akşamlar dileyip evden gitmişlerdi. Bir bardak skotch viski doldurup zaman makinesinin yanına gittim. Daha önce yüzlerce kez yaptığım gibi makineyi çalıştırdım. İnsanlığın bin yıllardır hayalini kurduğu zaman makinesinin sıradan bir ampulden daha fazla enerji harcamaması bence fazlasıyla ironik. Filimlerdeki zaman makineleri her zaman devasa boyutlarda olmuşlardır. En azından benim makinem onlarla karşılaştırıldığında oldukça alçak gönüllü boyutlarda. Ve bir saç kurutma makinesi gibi fişe takılıyor.
Zaman makinesi ara sıra duyulan pıt, pıt sesi dışında hiç bir ses çıkarmıyordu. Eski bilimkurgu filimlerindeki gibi yanıp sönen lambaları da yoktu. Bakan biri büyükçe bir klima sanabilirdi.
Elimde buzlu viski, zaman makinesinin karşısındaki bir koltuğa oturup kendimi beklemeye başladım. Saate baktım, ikinci Nieman’ın gelmesine 24 dakika vardı. Eğer ikinci Nieman gelmezse bundan şu sonuç çıkıyordu: bir sene içinde öleceğim. Her gelen Nieman yaşamımda fazladan bir yıl demekti. Tabi gelecekten gelen Nieman’lar için de durum öyleydi. Gelemeyen Niemanlar için elbette yapacak bir şey yoktu.
Devamı kitapda...
Mehmet Emin Arı